'Barışın Dili: Türkiye Barışını Arıyor'un raporu açıklandı

 'Barışın Dili: Türkiye Barışını Arıyor'un raporu açıklandı
17 Haziran 2014 Salı Saat 18:06 1

Prof Dr. Doğu Ergil'in öncülüğünde organize edilen ve çözüm süreciyle ilgili bütün konuların konuşulduğu 'Barışın Dili: Türkiye Barışını Arıyor' başlıklık çalıştayın sonuç raporu basınla paylaşıldı.

Mardin Artuklu Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen ve Sosyolog Prof. Dr. Doğu Ergil'in yönetiminde gerçekleştirilen 'Barışın Dili: Türkiye Barışını Arıyor' toplantısının sonuç raporu basınla paylaşıldı.

İşte o rapor...
Bir yılı aşkın bir süredir ülkemizin en uzun soluklu sorunu nedeniyle kan dökülmüyor. Adına “Kürt Sorunu” denilen ama aslında eşit yurttaşlık ve çoğulculuk esasına dayanan demokratik bir yönetim meselesi olan anlaşmazlığın şiddet-dışı yöntemlerle çözülmesi kararı topluma yeni fırsatlar sundu.
Savaştan anlaşmaya giden süreçte bir arada yaşamak ve kültürel, etnik ve siyasi farklılıkların bağdaştırılması hem hükümet hem de toplum için önemli bir sorumluluk içeriyor. Bu nedenle sorunun, sorunlular tarafından ortak bir tanıma kavuşturulması ve çözüm sürecinde ortaklığın sağlanması için demokratik diyalogun başlaması gerekiyordu.
Çözüm konusunda karşılıklı irade belirtiminden sonra toplumun ortak aklını harekete geçirmek ve sorumluluk üstlenmesi kaçınılmaz olmuştu. Sonuçta barışı yaşayacak da, koruyacak olan da toplumdu.
Mayıs ve Haziran 2013 tarihleri arasında hükümetin girişimiyle oluşturulan Akil İnsanlar heyetlerinin yaptığı çalışmalar, toplumun beklenti, kaygı, umut ve korkularını açığa çıkararak yolu açtı. Bundan sonra yapılması gereken toplumun kendi iradesiyle, hükümetin izleyeceği rotayı belirlemesiydi.
Bu mantıktan hareketle , “Demokrasi ve Çözüm için Sivil İnisiyatif” çatısı altında toplanan “akillerden” bir grup gönüllü, “Değişen Türkiye Toplantıları” düzenleme kararı aldı. Ülkenin değişik yörelerinde kanı ve toplum önderlerini bir araya getirerek barış sürecine ilişkin önerilerini derlemeye başladı. 4 Haziran 2014 tarihli Mardin girişimi, Adana toplantısını izleyen ikinci il toplantısıdır.
Türkiye’nin en kozmopolit merkezlerinden olan ve bu kültürel çoğulluğu barış içinde sürdüren Mardin’de “Türkiye Barışını Arıyor” adlı altında Reyhani Kasrı’nda ilin farklı etnik, dinsel ve siyasal gruplarını temsil eden kişileri bir araya getirdi. Bu heyetin “beyin fırtınası” yöntemiyle ürettiği fikir ve öneriler şunlardır:

GENEL ÖNERİLER
-Kürt sorununa yönelik devletin başlatmış olduğu girişim takdire şayandır. Ancak bu girişimin sadece “Kürt sorunu” olarak algılanması, özellikle PKK’nın sonlandırılması olarak anlaşılması meseleyi hafife almak ve hedefi kaçırmak anlamına gelmektedir. Başka dinsel ve etnik kümeler kadar mütedeyyinler de farklı derecelerde de mağdur olmuşlar ve dışlanmışlardır. Bu algı bölgede kuvvetlidir. Bölgeden başlamak üzere tüm ülkede var olan dini cemaat ve etnik gruplar, barış veya çözüm sürecine dâhil edilmelidir.
- Devletin Kürtlere yönelik “inkâr ve imha” politikasından şikâyet eden PKK’nin maalesef aynı politikayı kendisini desteklemeyenlere uygulamaktadır. Bu tavır son bulmalıdır.
-Devletin/ hükümetin yanlış uygulamaları yüzünden maruz kaldıkları acılar ve kayıplar nedeniyle Kürtlerden resmen özür dilenmelidir.
-Demokratikleşme ve çözüm süreci konusunda cesaretli adımlar atılmıştır. Ancak işleyiş şeffaf değildir. Bu aşamadan sonra müzakerelerin yönetimi uzman bir gözlemci heyete bırakılmalı; sürecin her aşaması, kamuoyunun bilgisine sunulmalıdır.
-Genel olarak siyasette, özel olarak çözüm sürecinde kullanılan dile özen gösterilmelidir. İtham edici, düşmanlaştırıcı ve nefret içeren ifadeler sürece zarar vermektedir. Barış önce dilde başlamalıdır. Bütün kesimleri kucaklayan barışın dili yerine, herkesi bir ölçüde ötekileştiren nefretin dilinden sakınılması elzemdir.
-Çözüm sürecinde her şey konuşulmalı, tabular olmamalıdır. Kürtlerin gerek federatif, gerekse konfederatif yapı konusundaki önerileri kapalı kapılar ardında değil, açıkça dile getirilmelidir. Zaten Kürtler gerçekten ayrılmak isteselerdi bunu gerçekleştirebilecek mücadeleye girmekten sakınmazlardı. O nedenle bu kuşkucu ve özgür müzakere ortamını sınırlandıran duruştan uzak durulmalıdır.
-Ortadoğu coğrafyasında bütün halkların/ulusların birbirine zulmettiği; zalimin mazlum, mazlumun da zalim haline geldiği görülmüştür. Artık, rekabet, düşmanlık ve kendi çıkarı ve varlığı için diğerini yok etmek alışkanlığından vaz geçilmelidir. “Yaşat ki yaşa; yücelt ki yücel” anlayışı ile işbirliği ve ortaklık kültürünün yaygınlaştırılması gerekir. Ortaklık kültürünün yerleşmesi için yaşamın her alanında; ekonomide, sosyal yaşamda aklı ve kolektif ruhu harekete geçirmek için işbirliği yolları aranmalı ve bulunmalıdır. Çatışmanın kimseye yararı yoktur.
-“Kürt sorununun” çözümü için önce gerçekler halka anlatılmalıdır. ‘Doğu’da olan biteni ‘Batı’daki vatandaş bilmemektedir. O nedenle Batı, çözüm için atılacak adımlara psikolojik olarak hazırlanmalıdır. Söz konusu hamle, her şeyden önce geniş çaplı bir halkla ilişkiler kampanyası gerektirmedir. Toplumun direnen kesimlerinin kaygı ve korkuları giderilmelidir. Başka bir deyişle, bir kesimin kazancı, diğer kesimin kaybı olarak algılanmamalıdır. “Çözüm” ile toplumun bütün kesimlerinin kazanacağı, özlenen barışın ancak ulusal ortaklık ile kurulacağı anlatılmalıdır.
-Çözüm sürecinin hukuki alt-yapısını oluşturacak olan demokratik, çoğulcu ve toplum üzerinde devlet vesayetini sonlandıracak olan bir anayasadır. Tanımlandığı gibi bir anayasa, toplumsal barışın da belgesi olacaktır. Bu sürenin uzaması, barış/çözüm sürecini geciktirmekle kalmamakta, devam eden vesayet kurumları ve hukuku, yeni bir vasinin durumdan vazife çıkarmasına fırsat sunmaktadır.
Yeni anayasa, toplumsal çeşitliliği olağan bir tarihsel olgu olarak görmeli; var olan tüm etnik, dinsel, kültürel kimlikleri hukuksal güvenceye kavuşturmalı, yasa önünde eşitlemelidir. Bu yapıldığı takdirde dışlandığını iddia eden kimlik grupları, hakları için aşırı yöntemlere başvurmayacaklar ve siyaseti hukuk sınırları dışında zorlamayacaklardır.
Toplumsal barışın belgesi olması gereken şimdiki anayasa bunu gerçekleştiremiyorsa -ki gerçekleştiremiyor- yenilenirken, milleti oluşturan bütün paydaşların katılımı sağlanmalıdır. Yeni anayasada Misak-ı Milli anlayışı, misak-ı insani vurgusuyla yurttaşlar- arası bir uzlaşma belgesine dönüştürülmelidir. Bunun yapılmaması veya geciktirilmesi beklenen istikrarın sağlanmasını zorlaştıracaktır.
-Güvenlik anlayışı değişmeli ve sadece zorla sağlanan güvenlik uygulamaları yerini adalet, eğitim, istihdam, sağlık ve yeterli asgari gelir gibi insani güvenlik önlemlerine bırakmalıdır. Biz genellikle 4 Haziran 1989 yılında Çin’in Pekin kentinde ayaklanan gençlerin gösteri yaptıkları Tiananmen Meydanı’nda tankın önüne çıkıp ona yolunu değiştiren eylemciyi yücelttik. Oysa eylemi bastırmak emrini alan ama o dev savaş makinasını durdurup, eylemci genci ezmeyen/vurmayan askerin yüce gönüllüğünü ve insan sevgisini kutlamadık. İşte yapılması gereken budur. Gerek ordu mensupları, gerekse “isyancı” olarak nitelenen yerel silahlı milisler, insan sevgisine, yurttaş saygısına dayanan bir güvenlik anlayışıyla hareket etmelidirler.
-Acilen “güven arttırıcı önlemlere” ihtiyaç vardır. Bu önlemler siyasete alan açacaktır.

GÜVEN ARTIRICI ÖNLEMLER
+Son dönemlerdeki gerginliğin kaynağı olan karakol ve kalekol inşası, var olanları güçlendirilmesi, bölge halkı tarafından kuşku ile karşılanmaktadır. “Barış sürecinde neden savaş araçlarına yatırım yapılıyor” diye sormaktadırlar. Bunların yapımının bir an önce durdurulması talep edilmektedir. Yapılmaları gerçekten elzemse, hükümet halka bunu anlaşılabilir biçimde anlatmalıdır.
+Pek çok sıradan ve siyasal eylemin terör suçu veya terör örgütü üyeliği ile ithamına yol açan Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması gereklidir. Özel yetkili mahkemeler kaldırılmasına karşın bazı mahkemelerin bu yasayı, hatta iyi bir yasayı bile, kötü uyguladıklarında insanları suçlu konumuna düşürdükleri görülmektedir.
+KCK’den tutuklu olanlarının tümünün serbest bırakılması; dağda ve yurtdışında sürgün olanların somut delillere dayanan suçları yoksa, kovuşturmaya gerek kalmadan dönebilmesi sağlanmalıdır.
+Genç yaşta karşılaştıkları haksızlıklar ve baskılar nedeniyle insanların, özellikle çocukların dağa çıkmasına yol açan nedenler ortadan kaldırılmalıdır.
+Tillo’dan başka eski yer adlarında aslına dönüş olmamıştır. Bölge yerleşim yerlerinin eski adlarına kavuşması, Kürt ve yerel halklar için ‘normale dönüş’ olarak algılanacak ve kültürel bir ambargo altında oldukları duygusundan kurtulacaklardır.
+Belediye hizmetlerinde ve resmi muamelelerde yerel diller engelsiz kullanılabilmelidir. Bunun için belediye ve merkezi otoritenin yerel birimleri, ihtiyaç duyanlar için çok-dilli hizmet verebilecek imkân ve personelle desteklenmelidir.
+Havaalanı ve diğer kamu alanlarına bölgeye hizmeti geçen kişilerin adları verilmeli; Kürt halkını mağdur edenlerin isimleri kamu alanından çıkarılmalıdır.
+ Hasta tutuklu ve mahkûmlar serbest bırakılmalı, sadece kendilerinin değil ailelerin mağduriyeti de sonlandırılmalıdır.
+Faili meçhuller için ‘hakikat komisyonları’ kurulmalı ve işlenen ağır suçlar karşılıklı olarak itiraf edilmelidir. Bu, normalleşme içim önemli bir adımdır.

ÇÖZÜM SÜRECİ SİYASETİ
Çözüm süreci, dayatmacı bir zihniyetle yürütülmemelidir. Bu sadece bir hükümet tasarrufu olarak görülmemeli, toplumun tüm kesimleri sürece paydaş olarak katılmalıdır. İnsanların/toplulukların bir hazım kapasitesi vardır; kendi dışında kotarılan çözümlere direnç gösterirler. Dindarlar bile din konusunda kendilerine emr-i vaki yapılmasını istemezler. O nedenle tüm uygulamalar, onları yaşayacak ve yaşatacak olan insanlarla müzakere ederek yapılmalıdır. Aksi halde ‘süreç’ ters tepebilir.
TRT 6 ve Artuklu Üniversitesi’ne bağlı Yaşayan Diller birimi Kürt dili ve kültürünün tanınması konusunda ileri adımlardır. Ancak, Artuklu Üniversitesi, anadilde eğitim için gereken işgücünü yetiştirmiş, 1000 yüksek lisans eğitimli Kürdolog eğitmiş olmasına rağmen, bunların istihdamı için adım atılmamıştır.
Yine aynı üniversite, ilkokullarda her sınıf için Kürtçe kitaplar hazırlamış ve eğitimin başlayacağı güne hazırlık yapmıştır. Ancak “başla” talimatı bir türlü gelmemiştir. Yetişmiş elemanlar kendilerinin aldatıldığını, Kürt siyasiler de oyalandıklarını düşünmektedirler.
Kürtlerin eşitlik arayışının, Türkiye demokrasisine ve diğer tüm kültür gruplarının hak talebi arayışına yol gösterdiği kanısı yaygındır. Ancak demokratikleşme ve hukuk devletinin inşası artık silahların gölgesinde olmamalıdır. Silahlı siyaset dönemi artık sona ermeli ve silahlı güçlerin siyaset üzerinde etkisi kalmamalıdır.
Kürtlerin eşit yurttaşlar olarak hukuki statüleri güvence altına alınması için atılacak en somut adım Türkiye’de etnik, dinsel, kültürel çeşitliliği yansıtacak bir nüfus sayımının tez elden yapılmasıdır. Sayılmayan bir nüfus kesimi yok demektir. Siyaseten yok sayılan bir topluluğun hukuken varlığı ve hakları da sorunludur.
Yıllar süren silahlı isyana rağmen Kürtler, Türkiye’nin bütünlüğü içinde kendilerine bir yer aradıklarını kanıtlamışlardır. Bu nedenle çeşitli siyasal sistem tartışmaları kuşku ile karşılanmamalı, kriminalize edilmemelidir ki hangi eğilimlerin ne oranda desteklendiği görülebilsin. Bu bağlamda eyalet sistemi, özerklik, federalizm, konfederalizm, vali ve rektör atamalarında adayların bölgeden olması açıkça tartışılabilmelidir.
‘Kutsal devlet’ anlayışından vaz geçilerek var olan katı merkeziyetçi yapının yerine daha katılımcı, çoğulcu bir yapının benimsenmesi, adem-i merkeziyetçi bir idari sistemin hayata geçirilmesi daha fazla geciktirilmemelidir.
Siyasal partiler yasası ve eşitsizlik üreten yüksek baraj sistemiyle birlikte uygulanan nispi seçim sistemi yerine adayları seçmenlerin belirlediği, seçilenlerin seçmenlere sorumlu olduğu bir seçim sistemi, barış süreciyle daha uyumludur. Toplumun bütün kesimleriyle tartışılarak bu doğrultudaki değişikliklerin bir an önce gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.
PKK, Hizbullah ve Hizmet Hareketi’nin ne birbirleriyle ne de devletle çatışması yarar sağlar. Bu nedenle her grup kendi pozisyonlarını demokrasi ve çoğulculuk açısında yeniden tanımlamalıdır. Devlet/hükümet, taraf tutmadan bu grupları uzlaştırmaya çalışmalıdır.
Diyanet, barış sürecinde önemli bir rol oynayabilecekken şu ana kadar üzerine düşeni yapmadığı kanısı hâkimdir. Kürtçe hutbe ve vaaz verilmemektedir çünkü bu konuda yasal düzenleme eksikliği vardır. Diğer yandan, tekçilik zihniyeti, mezheplere de yansımıştır. Kürtlerin % 90’ının Şafii olmasına karşın bu grup Diyanet’te ağırlığı oranında temsil edilmemektedir. Diyanetin kaynaklarında İmam-ı Şafii için yapılan değerlendirmeler nesnel değildir.
Mıhallemi olarak anılan yerli Araplar, demokratikleşme ve çözüm sürecine destek vermektedirler. Ancak, demokratikleşme ve çözüm sürecine bütün etnik ve dinsel kimlik grupları etkin olarak katılmazlarsa çoğulculuğun tehlikeye düşeceğinden endişe etmektedirler. Etnisiteye göre parlamenter temsilin gözetilmesi durumunda, şimdiki gibi, sayısı az etnik ve dinsel grupların hiç bir zaman parlamentoda temsil edilmeleri beklenmemelidir. Demokratik temsil adına bu gruplara pozitif ayırımcılık yapılarak parlamentoda kota verilebilir.

TEMEL HAKLAR
Haklar ve özgürlükler devletin yurttaşlara bir lütfu değildir. İnsan ve yurttaş olmaktan kaynaklanan geri alınamaz hak ve özgürlük anlayışı, bireyi devlet veya siyasi otorite karşısında koruyacaktır. Ancak bu durum anayasanın birey/yurttaş esas alınarak yapılması ile gerçekleştirilebilir. O nedenle toplumun yeni bir anayasa için siyasi otoriteyi yüreklendirmesi ve zorlaması gerekmektedir.

Ergenekon sürecinde soruşturmalar ve kovuşturmalar “Fırat’ın ötesine” geçmedi. Geçmeli ve bu yörede işlenen suçlar ve yapılan sistematik haksızlıklar tespit edilerek giderilmeli.
Anadilinin yargılama sürecine dâhil edilmemesi, ciddi sorunlara ve hak ihlallerine yol açmıştır. Bu haksızlığın giderilmesi ve anadilde savunma hakkı şarta bağlanmadan gerçekleşmelidir.
Adalet yavaş ve yeterince etkili değildir. Çözüm sürecinin düş kırıklığı yaratmaması için hukuksal alt-yapısının sağlam tutulması gerekir. Tartışmanın dar siyasi tanım ve çıkarlardan uzaklaştırılıp, paydaşlar boyutunda bir haklar, özgürlükler ve sorumluluklar meselesi olarak ele alınması sağlanmalıdır. Toplum homojen öznelerden oluşmuyor. Paydaşların tümünü gözetmek gerekiyor.
Yıllarca okullarda dinin insanlığı geri bıraktığını, yobazlaştırdığını ve bir dinin diğerlerinden üstün olduğunu konu alan eğitimler verildi. Oysa eğitim, farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması savunan, farklı kültür ve inanç kümelerinin ötekileştirmesini önleyen bir nitelik taşımalıdır. Bu sağlanamadığı takdirde her iktidarı ele geçiren siyasal güç, eğitim-öğretim sistemini kendi görüşleri doğrultusunda taassup ve ırkçılığın aracı yapabilir.
Cumhuriyet döneminde güneydoğu Anadolu’da etnik, dinsel ve kültürel mirasın sonraki kuşaklara aktarılması, kırsal alana çekilen medreseler aracılığıyla gerçekleşti. Bu kurumların günün icaplarına göre donatılarak açık biçimde faaliyet göstermesi düşünülmelidir.
.
ANADİL SORUNU
Anadilde eğitim, Kürt kimliğinin tanınması, normalleşme ve toplumsal barış için çok önemli bir adımdır. Anaokulundan üniversiteye kadar anadilde eğitime geçilmesi artık geciktirilmemelidir. Ancak bu sadece resmi (devlet) girişimlerle olmamalıdır. Devlet, Kürt sanatçı ve yazarlar tarafından üretilen kültür/sanat ürünlerini teşvik etmeli, yaygınlaştırılması konusunda sürdürülebilir bir politika oluşturmalıdır. Bu politika, anadil eğitiminden çok, anadilde eğitime vurgu yapan bir anlayışa dayanmalıdır.
Başka yöresel dillerin (ör. Arapça, Süryanice) öğretilmesi için Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Bölümü ile işbirliği içinde projeler geliştirilebilir, kitapları hazırlanabilir. Bunun için yeterli uzmanlık ve kapasite vardır.
Kürt dili ve diğer yaşayan yöresel diller ile ilgili akademik çalışmalar anayasal güvence altına alınmalıdır.
Açılan Kürt dili enstitülerinin yüksek lisans çalışmalarına partizanca müdahalelerde bulunulmakta, seçmeli ders olan Kürtçenin öğretilebilmesi için kitaplar hazırlandığı halde bunlar kullanılmamaktadır. Artuklu Üniversitesi, resmi onay sonucu 1000 Kürdolog yetiştirmesine karşın bunlardan hiçbiri istihdam edilmemiştir. Bu konu artık ciddiye alınmalı ve toplumda yükselen beklentiler düş kırıklığına yol açmamalıdır.
Milyonlarca insanın beklediği anadilde eğitim konusunun dil derneği, dil vakfı ve 3-5 enstitü ile yürütülemeyeceği, sadece Artuklu Üniversitesi’nin bu işlerin üstesinden gelemeyeceği açıktır. Eğer toplum iradesi bu konuda kararlı ise hükümet anadilde eğitim işini daha kurumsal ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmalıdır.
Hükümet, Türkiye’nin farklı illerinden ve farklı diller konuşan öğrencilerin birbirlerini karşılıklı olarak ziyaret etmeleri için projeler gerçekleştirmeli; farklı dil ve etnik gruplar arasında erken yaşlarda empati (duygudaşlık) kurulması resmi bir politikaya dönüştürülmelidir.
KADIN SORUNU
Kadın sorununun bir eşit vatandaşlık konusu olduğu; barışın aynı zamanda bir kadın meselesi olduğu anlaşılmalıdır. Toplumsal barışın sağlanamadığı durumda kadın birden fazla mağduriyet yaşamaktadır. Şöyle ki; 1- etnik bir grubun üyesi olmasıyla; 2- çocuğunun veya eşinin süren çatışmada yer almasıyla; 3-toplumsal-siyasal şiddetin aile içine yansımasıyla kadın, siyasal mücadelelerin en belirgin kurbanı olmaktadır. Kendisinden beklenen fedakârlık, dayanılması zor bir yüktür. Geleneksel toplumlarda kültürel olarak erkeğe oranla düşük olan statüsü, bu durumun yasalara yansımış olması ve kadının kamusal alana dâhil olmasının önüne çıkarılan engeller, süregelen yapısal eşitsizliğin nedenleridir.
Diğer yandan kadın bedeninin geleneksel kültürde erkeğe zimmetlenmiş olması, onu sadece ayırımcılığa değil, şiddete de maruz bırakmaktadır. O nedenle toplumsal barış, kadın sorununu (eşitsizliğini) çözmeden başarıya ulaşamaz. Barışını arayan bir ülke barış ve uzlaşma konusuna daha geniş açıdan bakmalı ve eşitlik denklemine kadını da dâhil etmelidir. Pratikte bunun yolu pozitif ayırımcılık, kadınlara kamu ve sivil toplum kuruluşlarında kota, cinsiyete ve çocuklara duyarlı şeffaf bir milli bütçedir.

KÖYE DÖNÜŞ VE KIRSAL ALANIN DÜZENLENMESİ
Köye dönüş projeleri yapılmalıdır. Köy boşaltmalar, bölge halkı tarafından bir tehcir olayı olarak algılanmış, güvenlik ve saygınlık duyguları incinmiştir. Geri dönüşün yerel otoriterin keyfine bırakılmadan sağlam ve objektif esaslara göre düzenlenmesi elzemdir.
Köylerinden ayrılmak zorunda kalanların yerine yerleşenlerin el koydukları mal-mülk sorunu acilen çözülmelidir.
Koruculuk yeniden gözden geçirilmeli ve bu uygulama sonlandırılırken korucular sosyal güvence sağlanarak başka çalışma alanlarına yönlendirilmeli, yaşlananlar emekli edilmelidir.
Göçerlerin, Yörüklerin nüfus kayıt işlemleri tamamlanmalı, çocuklarının okul sorunları çözülmelidir.
Göçerlerin, bölgedeki güvenlik sorunları nedeniyle bozulmuş olan kışlak ve yaylak sorunları çözüme kavuşturulmalıdır.
Köylerde kooperatifçilik teşvik edilmeli ve yerel koşullara uygun yeni ekonomik faaliyetlerin aile-içi ve aileler-arası işbirliği esasında geliştirilmesine çalışılmalıdır. Bu konuda devlete çok iş düşmektedir.
Bölgede yatırımcılar için yeterli teşvik yoktur. Maden, tarım ve hayvancılık sektörleri destek beklemektedir. Bölge insanları arasında işbirliği alışkanlığı çok zayıftır. Ortak yatırımlar teşvik edilmeli ve yeni yatırımların bölge içinden olmasına özen gösterilmelidir.
Bölgeler arası gelişmişlik farklılıklarını dengelemek amacıyla yürütülen destek ve teşvik uygulaması, büyük yatırımcının gelmesini engelliyor. Tarım, maden ve hayvancılık sektörlerindeki teşviklerin bir kez daha gözden geçirilmesi ve yörenin koşullarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi daha verimli bir ekonomik hayat için gereklidir.
Turizm sektörünün gelişmesi elzemdir. Bu konuda bölgeyi kapsayan bir master plan yapılmalıdır. Bunun yanında her il, toplum temsilcilerinin, turizm acentelerinin katılımıyla il çapında kendi turizm planını gerçekleştirmelidir. Bu planlar, eski eserlerin ve ören yerlerinin onarımı, tanzimi ve tanıtım belgelerinin hazırlanması yanında turizm elemanlarının eğitilmesini de kapsamalıdır.
Turizm, birbirini tanımayan insanların bir araya gelip tanışmasına ve birbirlerine yönelik önyargıların kırılmasına katkıda bulunacağı gibi bırakacağı gelirle bölgenin yaşam standardını yükseltecek ve hoşnutluk duygusunu artıracaktır.
Sınırdaki illerde serbest ticarete izin verilmesi ve ülke ekonomisine en çok katkıyı sağlayacak biçimde düzenlenmesi elzemdir. Bu yapılırken, sınırın öteki yakasındaki topluluklarla anlaşmayı kolaylaştırmak için Kürtçenin bir ekonomi diline dönüştürülmesi gözetilmelidir.
“Enformel” yani “kayıt dışı” ekonominin kayıt altına alınması, hem illegal alanı daraltacak, hem vergilendirmeyi ve çalışanların haklarını yasal düzene kavuşturacaktır. Bu durum sosyal eşitsizliğin giderilmesine ve demokratikleşmeye de olumlu katkı yapacaktır. Bu konuda yapılması gereken şeylerden biri de örgütlenme özgürlüğünü ve hak arama sürecini engelleyen, dolayısıyla ciddi haksızlıklara neden olan taşeronluğun kaldırılmasıdır.
Çocuk işçiliği ciddi bir sorundur. Sokak çocukları sorunuyla birlikte her iki konuda etkili çözümler geliştirilmelidir. Bu konuda merkezi otorite, yerel yönetimler ile yakinen çalışmalıdır.

AKİL ADAMLAR: ÇÖZÜM-BARIŞ SÜRECİNİN GÖZETİMİ
Uzun süren ve karmaşık uzlaşmazlıkların -hele işin içine şiddet de karışmışsa- çözüme kavuşturulması zordur. Sorunun ortak bir tanımına varmak, uzlaşmazlığın nedenlerine inmek, anlaşmanın şartlarını oluşturmak, görüşme sürecinin aksamamasını sağlamak ve her aşamada kazanımları güvenceye almak için güvenilir “üçüncü tarafların” devrede olması önemlidir. Ülkemizde bu konuda “Akil İnsanlar” uygulaması ile iyi bir başlangıç yapılmıştır. Bu heyetler, toplumun güvenini sağlamıştır. Öyle ki başta çözüm için %50 düzeyinde olan toplumsal destek, onların iki aylık çalışması sonrasında %70’e çıkmıştır. Bu nedenle AKİL İNSANLARIN kalıcı bir sivil toplum kuruluşuna dönüştürülmesi ve barış sürecinde gözetmen veya kolaylaştırıcı olarak görev almaları akıllı bir girişim olacaktır.
Onların duyacakları ihtiyaca göre yurtdışından getirilecek uzmanların bilgi ve tecrübelerinden yararlanılması süreci kısaltabilir ve daha isabetle yönetilmesini sağlayabilir. Çünkü çözümün silahsızlanma, eylemlilik halinin sonlanması ve milislerin topluma entegrasyonu gibi uzun süren ve zorlu aşamaları olacaktır. Bu aşamaların gözetilmesi ve iyi yönetilmesi elzemdir. Akil insanlar heyeti kurumlaşarak bu işlevleri yerine getirebilir.

YEREL YÖNETİMLER
Yerel yönetimlerin hali perişandır. Merkezi yönetim tarafından kendilerine tahsis edilen miktar personel maaşlarına bile yetmemektedir. Gelir kaynaklarına ulaşmaları sınırlıdır. Beklenenin aksine merkezin vesayeti azalacağına artmıştır.
Bu durum, hem verimli bir yönetim olgusuyla hem de demokrasinin tabana yayılması beklentisiyle çelişmektedir. Demokrasi, aşağıdan yukarı örgütlenen ve işleyen bir siyasal düzendir. Yerel toplulukların kendilerini yönetme tecrübesi ve becerisi arttıkça ulusal çapta demokratik olgunluğun düzeyi de artacaktır. Ama hükümetler bu konuda tereddütlü, hatta kuşkucu; yetki ve güçlerini paylaşmakta kıskanç davranmışlardır.
Türkiye’de barış ve demokrasinin artık siyasetin ve yönetimin yerelleşmesi ile mümkün olduğu anlaşılmalıdır. Bu doğrultuda belediyeler mali açıdan güçlendirilmelidir. Oysa birçok yeni büyükşehrin (Mardin örneğinde olduğu gibi) gayrimenkulleri büyükşehir belediyesinden alınarak farklı kamu kuruluşlarına dağıtılmıştır. Bu koşullar altında belediyelerin sıradan işlerini yerine getirmek için bile kaynak bulmaları zordur. O nedenle belediyelerin acilen taze mali kaynak ihtiyacı karşılanmalıdır. Bu kaynaklara kendilerinin doğrudan ulaşması sağlanmalıdır.
Kimi (kalabalık ve sanayileşmiş) büyükşehirlerin zengin gelir kaynakları vardır. Ama çoğunun yoktur. Belediyelerin kaynak ihtiyacını karşılamakta yeni esaslar geliştirilmelidir. Sadece nüfusa endeksli bir tahsisat anlayışından vaz geçilmelidir. Eğer genel bütçeden ayrılan payın %50’si nüfus oranına göre belirlenecekse, % 50’si de yoksulluk, altyapı ihtiyacı vb. parametrelere göre belirlenmelidir. Ama en önemlisi, belediyelerin ihtiyaç duydukları maddi kaynakları yerinden sağlayacakları (vergiler, harçlar, hizmet bedelleri gibi) yetki ve imkânlara kavuşturulmalarıdır.

Yerel yönetimlerin özerk olması artık bir ulusal yönetim felsefesi olmalıdır. Dünyanın en demokratik ve müreffeh ülkelerinde yerel yönetimler özerktir. Bu, halkın siyasete doğrudan katılmasına ve kendi sorunlarından çoğunu kendi başlarına çözme becerisine kavuşmalarına zemin hazırlamaktadır. Yetkin yurttaş, gelişmiş demokrasinin yapı taşıdır. Ama ülkemizde güçlü merkezi yönetim, zayıf ve tabi yerel yönetim anlayışından bir türlü vaz geçilememektedir. Bu da ülkemizin demokratikleşmesini geciktirmekte, kaynaklarının verimsiz ve daha çok güvenlik için harcanmasına neden olmakta, devletle toplum arasında güvenin kurulmasını geciktirmektedir.
Söz konusu durumu pekiştiren konulardan biri de atananların yetkilerinin fazlalığıdır. Vesayetçi anlayışın yansıması olan bu durum valilik, kaymakamlık ve il özel idarelerinin baskın yetkilerle yerel yönetimleri kuşatması sonucunu doğurmaktadır. Bu makam ve kurumların yetkilerinin bir kısmını bulundukları illerin yerel yönetimlerine devretmesi demokrasimizin gelişmesi ve yerelleşmesi açısından gereklidir. Ayrıca valilerin atamayla değil, seçilerek görevlendirilmesi zamanı gelmiştir.
ÖZETLE, barış çatışmasızlık hali değildir. Farklılıkların bağdaştırılması (yönetilmesi), uzlaşmazlıkların çatışmaya dönüşmeden işbirliğine dönüştürülmesi ve güvenliğin sert önlemlerle değil, insani yaklaşımlarla sağlanması, kalıcı toplumsal barışın temel şartlarıdır. Bunun için bir arada yaşamanın günümüzdeki şartları yeniden müzakereye açılmalı ve varılan anlaşma yani bir anayasa ile kayıt altına alınmalıdır. Yeni anayasa, misak-ı milli gibi toprak güvenliğine ve bütünlüğüne olduğu kadar yurttaşların birliğine, dirliğine ve ortak kıvancına önem veren bir misak-ı insani ruhuyla inşa edilmelidir. Türkiye’nin aradığı ve özlediği barışçı düzen, tüm yurttaşları ferden ve topluluklar olarak içine alan, eşitleyen ve sorumluluk sahibi kılan bir yaklaşımla kurulabilir.
Mardin toplantısı, bu tespitlerle özlenen amaca ulaşmanın yolunu göstermiştir. Bize milletçe düşen görev, bu sağduyu çağrısını ciddiye almak ve gereğini yerine getirmektir. Gelecek, ancak biz kurarsak bizim olur. Yoksa hep başkasının yazdığı senaryonun figüranı oluruz.


YORUMLAR :::

  1. TANJU ALPAK
    19 Haziran 2014 Perşembe Saat 19:59 CEVAPLA
    Artuklu Rektörü kampusün yolunu yapsında görelim

Yorum Yaz GİRİŞ YAP

POLİTİKA HABERLERİ :::

YORUMLANANLAR :::

Safitürk, mezarı başında anıldı

Derik ilçesindeki terör saldırısında görevi başınd [...]

1 gün önce...

Akıllara durgunluk veren olay! 7 kadınla birden evlendi

İstanbul'da 41 yaşındaki Ömer S., imam nikahlı ola [...]

1 gün önce...

Safitürk için Derik'te anma töreni

Mardin'in Derik ilçesindeki terör saldırısında gör [...]

1 gün önce...

Bomba yüklü 3 araç patladı: 3 ölü, 5 yaralı

Suriye'nin Kamışlı kentinde bomba yüklü 3 aracın i [...]

1 gün önce...

Minik Vefanur’un organları 4 çocuğa umut oldu

Mardin'de geçirdiği kalp krizi sonucu beyin ölümü [...]

1 gün önce...

MARDİNLİFE TV CANLI YAYIN


YAZARLAR :::

Bütün Yazarlar
Murat Süleyman Erdem
Murat Süleyman Erdem

Misak-ı Milli

2
Mehmet Kızılkaya
Mehmet Kızılkaya

Biz Hep Birlikte Türkiye’yiz

3
Gürsel Ekmen Miroğlu
Gürsel Ekmen Miroğlu

Yargı Reformu Stratejisi

7