# Kadî Abdülcebbâr kimdir? Kadî Abdülcebbâr kitapları ve sözleri

> Kadılar Kadısı (Kadıyu'l kudat) Kadî Abdülcebbâr hayatı araştırılıyor. Peki Kadî Abdülcebbâr kimdir? Kadî Abdülcebbâr aslen nerelidir? Kadî Abdülcebbâr ne zaman, nerede doğdu? Kadî Abdülcebbâr hayatta mı? İşte Kadî Abdülcebbâr hayatı... Kadî Abdülcebbâr yaşıyor mu? Kadî Abdülcebbâr ne zaman, nerede öldü?

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/biyografi/kadi-abdulcebbar-kimdir-kadi-abdulcebbar-kitaplari-ve-sozleri
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-12-26T10:00:13+03:00
- Güncelleme: 2022-12-26T10:00:13+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: BİYOGRAFİ
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/12/26/kadi-abdulcebbar-kimdir-kadi-abdulcebbar-kitaplari-ve-sozleri-365446.jpg

Kadılar Kadısı (Kadıyu'l kudat) Kadî Abdülcebbâr edebi kişiliği, hayat hikayesi ve eserleri merak ediliyor. Kitap severler arama motorlarında Kadî Abdülcebbâr hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Kadî Abdülcebbâr hayatını, kitaplarını, sözlerini ve alıntılarını sizler için hazırladık. İşte Kadî Abdülcebbâr hayatı, eserleri, sözleri ve alıntıları...Doğum Tarihi: 936
Doğum Yeri: Horasan
Ölüm Tarihi: 1024
Ölüm Yeri: Rey
Kadî Abdülcebbâr kimdir?
Mutezile'nin Kadılar Kadısı (Kadıyu'l kudat) olarak adlandırdığı Kadı Abdulcabbar 936 senesinde Horasan'ın el-Esedabadi beldesinde doğmuştur. Meşhur Buveyhi veziri Sahib b. Abbad zamanında Rey şehrinde kadılık görevinde bulunmuştur. 1024 yılında Rey'de ölmüştür.
--reklam--
Kadî Abdülcebbâr Kitapları - Eserleri
Dinin Temel İlkeleri
Tesbitü Delailü'n-Nübüvve
Mutezile'de Hukuk Felsefesi
Şerhu'l Usûl'il Hamse
Mu'tezile'de Din Usûlü
--reklam--
Kadî Abdülcebbâr Alıntıları - Sözleri
Zikrettiğimiz gibi yalnız ve fakirdi. Buna rağmen o, nübüvvet iddia ettikten sonra Mekke'de on beş yıl kaldı ve dinine devam etti. (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
[23] Resûlullah (s.a.), âfâk (ufuklar) ile “İslâm’ın oralara galip geleceğini ve davetinin oralara ulaşacağını” murad ediyor. Çünkü Resûlullah (s.a.), bunu henüz Mekke’de nübüvvet iddiasında bulunduğu zaman va‘detmişti. Müşrikler ise, “ Muhammed, âfâk’a (ufuklara) galip gelmeyi mi arzu ediyor? O, Mekke’ye, hatta Mekke’nin bir evine bile galip gelemeyecektir.” Resûlullah, fî enfüsiküm (nefislerinizde) ifadesiyle, “red ve yalanlamadan sonra onlardan müslüman olan kimseleri ve yalanlamaya devam edip şirki üzere ölen kimseleri” murad ediyor. Bunun açıklaması sana ileride yapılacaktır. [24] Allah’ın şu âyeti de bu mânadadır: İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size yakında azâba dair alametlerimi göstereceğim. Şimdi siz acele etmeyin (Enbiyâ, 21/37). Resûlullah (s.a.), dininin muzaffer olacağını ve ashâbının galip gelip düşmanlarını öldüreceklerini söylediği zaman, müşrikler bunu uzak bir ihtimâl görerek imkânsız buldular. Bunun asla gerçekleşmeyeceğine dair yemin ettiler. İşte bunun cevabı olarak, “İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size yakında azâba dair alâmetlerimi göstereceğim. Şimdi siz acele etmeyin.” (Enbiyâ, 21/37) diyor. [25] Allah’ın şu âyeti de bu mânadadır: Şimdi şunlar (yani Kureyş), bunları inkâr ederse, (bilsinler ki) biz, bunları inkâr etmeyecek bir toplumu, onlara vekil bırakmışızdır (En‘âm, 6/89). Âyetteki hâulâi [şunlar] kelimesinden maksat, Resûlullah’ın (s.a.) düşmanlarından Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ukbe b. Ebî Mu‘ayt, el-Velîd b. el-Muğîre, el-Âs b. Vâil ve benzerleridir. Böylece Allah, Nebî’sini teselli etmiş ve ona kendisine itaat edecek ve tâbi olacak bir topluluğu müjdelemiştir. Gerçekten de muhâcirler ve ensâr, Allah’ın va‘dettiği gibi onun emrine girmiştir. [26] Allah (c.c.), ona va‘dinin gerçekleştiğini ve sözünün yerine getirildiğini hatırlatarak şöyle buyurmuştur: Eğer sana hile yapmak isterlerse muhakkak ki Allah sana yeter. Seni yardımıyla ve müminlerle güçlendirecek olan O’ dur. Müminlerin kalplerini birbirine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa, sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini böylesine ısındıramazdın. Lâkin Allah kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki O, azîzdir, hakîmdir (Enfâl, 8/62-63) Çünkü muhâcirler ve ensârın onun etrafında toplanması, onun nübüvvetine inanmaları ve daha önce zikrettiğimiz bu şartlarda ve davetini açıkladığı bu durumda ona ihlâsla itaat etmeleri, yeryüzünde bulunanların tümünün ittifakıyla olacak ve tamamlanacak bir şey değildir. Bu, ancak Allah’ın tedbiri ve yaratması sayesinde olmuştur. İşte bu, onun harikulâde âyetlerinden/mûcizelerinden biridir. (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
“İnsan ve cinlerden çoğunu cehennem için yarattık.” (7/179). Âyetin zâhirinden, Allah Teâlâ'nın cin ve insanlardan çoğunu cehennem ateşinde cezalandırmak için yarattığı anlaşılıyor. Halbuki ifadenin maksadı asla bu olmayıp, söz konusu ifade ile sadece onlardan cezaya müstahak olanlar kastedilmektedir. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
[8] Resûlullah’ın va‘dettiği ve söylediği her şey gerçekleşmiştir. Onun tek başına iken söylediği, “Şüphesiz ben, kalabalıklara ve askerî birliğe sahip olacağım.” sözü, söylediği ve haber verdiği şekilde olmuştur. Zira Resûlullah, onları davet ettiği zaman onun sözünü inkâr ettiler, görmezden geldiler ve ona redd ve yalanlama ile karşılık verdiler. Sonra insanlar, grup grup ona icâbet etmeye devam ettiler. Sonunda askerî birlik oldular. Onun doğruluğuna ve nübüvvetine inandılar; sonunda itaatkâr bir orduya ve müttefik bir gruba dönüştüler. Ona itaat ederek mallarını infâk ediyorlar ve kanlarını akıtıyorlardı. Hatta bu insanlar, onun rızâsına nail olmak ve emirlerini yerine getirmek için babalarından kaçıyorlar, oğullarını öldürüyorlar ve vatanlarını terk ediyorlardı. Onlara göre amellerin en doğrusu, onun razı olduğu amellerdi. Zira onun onların önlerine sereceği bir dünyalığı, onlara vereceği malları yoktu ve onlara söz geçirecek bir riyâseti de bulunmuyordu. Bilakis o, yetim, fakir, yalnız, yoksul ve başkasına muhtaç bir kimse idi. (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
Birisi sana kulların fiillerinin Allah'ın kazâ ve kaderiyle olup olmadığını sorduğu zaman, senin ona şu şekilde cevap vermen gerekir: Eğer kazâ ve kader ile yaratmayı kastettiysen, Allah bundan korusun. Kulların kusur ve gayretlerine bağlı oldukları halde, kulların fiilleri nasıl Allah tarafından yaratılmış oluyor? Çünkü dilerlerse onları yaparlar ve dilemezlerse de terk ederler. Ayrıca onlar şayet Allah tarafından yaratılmış iseler, kulların bunlar dolayısıyla medih, zem, sevap ve ikâba müstehak olmaları söz konusu olamaz. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
Nimet, “iyilik yapmayı amaçlayan bir fâilden, başkasına ulaşan her türlü meşrû menfaat” şeklinde tanımlanabilir. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
İman; cevâz, sıhhat, tevehhüm, ıtlâk, tahliye, meşîet ve gayr-i memnu' oluşla gerçekleşmez. O, sadece kudretle gerçekleştirilir. Kâfire ise bu kudret verilmemiştir. Durum öyle iken, onun mükellef tutulması teklîf-i mâla yutâk (güç yetirilemeyen şeylerin insana teklif edilmesi) olur. Ve böyle bir teklif, âcizin mükellef tutulması düzeyine iner. Her akıllı kişi, bu durumda olan bir kişinin mükellef tutulmasının kabih olduğunu bilir. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
Allah'ın bütün canlılara verdiği ilk nimet, hayat nimetinden yararlandırmak üzere olan "canlı" olarak yaratmasıdır. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
[27] Allah’ın şu âyeti de bunun gibidir: Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki hidâyete eresiniz (Âl-i İmrân, 3/103). [28] Onlar, akıllı insanlardı ve bunu biliyorlardı. Bir kavmin reisi, kendisinin kavmine yalan söylediğini ve onların da reisin yalan söylediğini bildiği halde onlara, “Siz birbirinize karşı azgınlık eden düşmanlar idiniz. Sonra birbirinizle samimi dostlar olan kardeşler oldunuz. Allah, benim sayemde sizi hidâyete erdirdi ve sizi bir araya getirdi” demesi aklen imkânsızdır. Bu, nübüvvet iddia etmeyen bir reis hakkında mümkün değilse, doğruluk ve nübüvvet iddia eden bir kimse hakkında acaba nasıl mümkün olur? Bu sözleri, Peygamber’in (s.a.) düşmanı olan yahudiler, hıristiyanlar, Kureyş ve diğer Araplar işitmişlerdi. Onun doğruluğu onları susturmuş ve davetini tamamlaması ve yerine getirmesi akıllarını hayrete düşürmüştü. Çünkü onlar, daha önce ifade edilen zor şartlarda onun ona karşı bir olmuşlardı. Bu durum, mülke talip olanların ve dünyayı isteyenlerin bir olmalarından farklıdır. (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
Nitekim mesela Allah bir kuluna, hal ve gidişiyle o güne kadar kazandığı sevaplar sayesinde onun cennetlik olmayı hak edeceğini; ömrünü uzattığı takdirde ise onun irtidât edip küfre gireceğini ve ahiret kazançlarının tümünü kaybedeceğini kendisine bildirse, kul böyle bir durumda ölüm ile uzun süre yaşamak arasında muhayyer bırakılacak olsa, o uzun süre yaşamayı değil, ölümü tercih edecektir. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
“Biz, daha zâhid olanları taklid ediyoruz. Onları taklid etmek, başkalarını taklid etmeye göre bir ayrıcalıktır.” diyenlere: “Zühd ve inzivâ, hak yolda olmanın yegâne alâmeti değildir. Nitekim, bir kısım Hristiyan ruhbanlarını zühd konusunda en ileri noktada bulmanız mümkündür.” diye cevap veririz. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
[3] Bu konuya Kur’ân’da olan âyetlerle ve onu işiten kimse için Kur’ân derecesinde kesinlik ifade eden haberleriyle başlayalım. Resûlullah’ın (s.a.) haberlerini işiten herkes onun Mekke’de ortaya çıktığını, yahudileri, hıristiyanları, Rûmları, Farslıları, Mecûsîleri, Hindlileri, kendi kavmi olan Kureyş’i ve Arapları tekfîr ettiğini ve onlardan teberrî ettiğini kesin olarak bilir. Resûlullah (s.a.), onların ilâhlarını ayıpladı, seleflerini tekfîr etti, dinlerinin dalâlette olduğunu söyledi ve birliklerini dağıttı. Onlara şöyle dedi: “Allah, beni resûl olarak gönderdi ve âlemlerden beni seçti. Beni, benim davetimin ulaştığı öncekilere ve sonrakilere karşı hüccet kıldı. Beni, nebîlerin hâtemi ve resûllerin sonuncusu yaptı. Şüphesiz benim dinim bütün dinlere galip gelecektir. Şüphesiz benim ve bana tâbi olanların davası yücelecek ve galip, muzaffer ve mâlik olanlar onlar olacaktır.” [4] Resûlullah, bunu söylerken fakir, tek başına ve ücretle çalışan bir aile reisi idi. Bu davet sebebiyle onları kızdırmış ve öfkelendirmişti. Tek başına olmasına rağmen onlara zillet elbisesi giydirmişti. Onları öyle kızdırmıştı ki onu azarladıktan ve ayıpladıktan sonra ona yasak ve engel koydular. Onu uyardıktan sonra kökünü kazımak ve yok etmekle tehdit ettiler. Fakat o, işinde onlara üstünlük sağladı ve şöyle dedi: “Beni resûl olarak gönderdiği zaman Rabbime, “Eğer ben bunu Kureyş’e söylersem, benim başımı koparırlar.” dedim. Rabbim de bana, “Onlara söyle ve teblîğ et! Bu, onları kızdıracak, sana karşı her türlü kötülüğü yapacaklar, sana düşmanlık yolunda hizipler kuracaklar ve tehditler savuracaklar ve seninle savaşmak için asker toplayacaklar. Ben, seni onlara karşı koruyacağım. Senin için onlardan ve başkalarından ordular göndereceğim. Akıbet senin olacaktır.” Rabbim, bunu ve bundan daha şiddetlisini söyledi.” (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
[9] Resûlullah, onlara kendisinden önceki peygamberlerin durumlarına benzer bir durumda gelmişti. Mûsâ (a.s.), İsrailoğullarından olan kavmine gelmişti. Onlar, peygamberlerin çocuklarıydı. Rubûbiyyete inanmışlardı ve ona giden yolu biliyorlardı. Nübüvvete inanmışlardı ve Mûsâ’dan önceki Âdem, Nûh, İbrâhîm, İshâk, Ya‘kûb ve Esbât [ İbrâhîm, İsmâîl, İshâk ve Ya‘kûb’un soyundan gelenler] gibi peygamberleri biliyorlardı. Onlar, Allah’a ibâdet etmeye alışkın idiler ve me‘âda [ölüm sonrası hayata] inanıyorlar ve bunu biliyorlardı. Mûsâ, onlara Kıptî ve Firavun zorbalarının ellerinde zillet, esâret ve perişanlık içinde oldukları bir zamanda geldi. Kıptîler ve Firavunlar, onların erkeklerini öldürüyorlar ve kadınlarını sağ bırakıyorlardı. Onların değerli sanatlar yapmalarına ve meslekler icra etmelerine mani oluyorlardı. Sadece süt sağmak, odun kesmek gibi zor ve meşakkatli işlerde çalıştırılıyorlardı. Mûsâ, onlara inandıkları rubûbiyyet ve nübüvveti getirdi. Onları zilletten izzete, bedbahtlıktan refah ve huzura, fakirlikten zenginliğe çıkardı. [10] Mûsâ’dan sonra gelen peygamberler de, Mûsâ’nın getirdiği şeyi getirdiler. Sonunda peygamberlik görevi, Mesîh Îsâ b. Meryem’e (a.s.) ulaştı. Îsâ (a.s.), İsrailoğullarına Mûsâ’nın sünnetlerini ve Tevrât’ın şeriatini getirdi. [11] Îsâ (a.s.) ve kendisinden önceki peygamberler hazır, alışılmış ve bilinen bir iş üzere geldiler. Muhammed (s.a.) ise, rubûbiyyeti bilmeyen, putlara tapan, ba‘s ve me‘âdı [âhireti] şiddetli bir şekilde inkâr eden, nübüvvet, tahâret, namaz, oruç ve zekât bilmeyen, son derece gururlu, kibirli, gaddar, katı yürekli, şefkatsiz, acıma hissi taşımayan, geçimini gaspçılıktan sağlayan, kan döken, utançtan kutulmak için zürriyetlerini öldüren bir kavme nebî olarak geldi. (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
[53] Düşmanları, onu Medine’de iken de öldürmeye azmettiler. Medine’deki düşmanları Araplar, yahudiler ve hıristiyanlar kalabalık idiler ve Medine’ye yerleşmişlerdi. Medine’nin etrafına yaptıkları kaleler ve sûrlarla şehri taç gibi kuşatmışlardı. Medineliler, ona ihanet ettiler. Kureyş, bu hususta onlara elçiler gönderdi ve defalarca entrika çevirdi. Âmir b. et-Tufeyl, en sıkıntılı zamanlarında tek başına yapacağı kötülüğü yaptı. Allah, onları çeşitli engelleme yollarıyla ondan engelliyordu. Nitekim Allah Ebû Cehil, Ukbe b. Ebî Mu‘ayt ve Mekke’deki diğer müşrikleri ondan engellemiştir. Bu kitaplarda zikredilmektedir. Çok defa yemeğine zehir konularak ona tuzak kuruldu. Fakat Allah onu bundan korudu. [54] Onlar, hayatı boyunca Resûlullah’la atıştılar. Halbuki o, onlarla beraber yaşıyordu. O, Mekke’de olduğu gibi Medine’de de eski elbiseler giymiş, yalnız, çoğu zaman dermansız ve zayıf bir hâldeydi. Ancak seferlerinde ve savaşlarında bir topluluk içinde bulunuyordu. Resûlullah’ın evleri ile hanımlarının odaları, hurma liflerindendi. Akıl ve tahsil ehli, zorba krallara demir kapılar ardındaki kalelerinde ve saraylarında suikast yapıldığını bilmektedir. Bu krallar, mallarını nimetlerde kendilerine ortak olanlardan köleleriyle koruyorlardı. Şîreveyh’in Kisrâ Perviz’e ve ondan önce bu şekilde davranan Fars krallarının yaptıkları gibi. el-Muntasır tarafından el-Mütevekkil’e ve ardından oğluna yapılan suikastlar gibi. Bu suikastlar, el-Kâhîr billâh adındaki Muhmammed b. el-Mu‘tadıd’a, el-Muttakî’ye ve el-Müstekfî’ye kadar devam etmiştir. Hicrî üç yüz elli küsur yılında el- Ahsâ’da Zekîre el-İsfahânî’ye, ordusu ve yardımcıları tarafından muhkem sarayındaki evinin ortasında suikast yapıldı. Hem de çevrede, odasında ve yanında nöbet tutan bekçilerin ve silahlı korumaların sayısı iki binden fazlaydı. Bu hâlde iken, onların arasında sadece o [Zekîre] öldürülmüş ve kellesi koparılmıştı. [55] Bu krallar içinde Resûlullah’ın (s.a.) insanları öfkelendirdiği gibi onları öfkelendiren ve onu davet ettiği şeye davet eden, düşmanına düşmanlığını hatırlatan, düşmanını uyandıran ve kendisini öldürmeye sevk eden, düşmanının karşısına bizzat çıkan biri yoktu. Hiçbiri Resûlullah’ın (s.a.) yaptığını yapmak istemiyordu. Resûlullah (s.a.), zikrettiğimiz gibi tek başına ve fakir bir hâlde iken onlara gelmiş ve bu düşmanlığı ateşlemişti. Sonra onlara şöyle demişti: “Siz, beni öldüremeyeceksiniz. Bilakis ben sizi öldüreceğim, esîr alacağım ve kalelerinizi alacağım.” Aynen söylediği gibi oldu. (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
Meselenin akılla bilinen yönü şudur: Şüphesiz sevap günahtan çok olduğu zaman, günahlar silinir. Şayet sevap daha az olacak olursa, bu defa sevaplar boşa gider. Bu durum dünya hayatında yaşanan şu örneğe benzer: İçimizden biri, yolun ortasında birisini durdurup ona yüklü miktarda mal mülk bağışlasa, ikrâmda bulunarak onu himâyesi altına alsa, sonra da meselâ onun kaleminin ucunu kırsa, söz konusu nimetler yanında o kişinin yaptığı bu küçük kötülük yok farzedilir. Ancak söz gelimi o, aynı kişiye bir dinar vererek kendisine iyilikte bulunsa, sonra da onun çocuğunu öldürse, işlediği bu kötülük karşısında, yaptığı bu küçük bağışın sözü bile edilmez. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
[19] Birisi şöyle diyebilir: “Arkadaşınızın akıllı olduğunu kim kabul etti ki siz, muhâcirler ve ensârın akıllarını reddeden kimsenin, Resûlullah’ın (s.a.) aklını reddeden kimse gibi olduğunu söylüyorsunuz?” [20] Ona şöyle cevap verilir: “Onun düşmanları bunu reddetmiyorlardı. Çünkü onlar, “O, fakir, yalnız, işçi ve başkasının yardımına muhtaç olduğu hâlde, muhâcirler ve ensârı bir araya getirmesi, zikrettiğimiz şartlar altında daha önce anlatılan şeylere davette bulunması, ancak tam bir akıl, büyük bir zekâ, ince tedbir, güzel bir şekilde tahammül ve sabır, işlerin âkıbetini bilme ve geniş sezgi sayesinde oldu” diyorlardı. Bunlar, düşmanlarının onun hakkındaki sözleridir. Dostları ise onun hakkında, “Bu, akıllı bir kimsenin aklı ile ulaşacağı bir şey değildir. Resûlullah, insanların en akıllısı, ilim ve zekâ bakımından en genişleri, mal bakımından en zenginleri olsaydı bile, bu şartlarda bu başarı ancak akılların sahibi ve kalpleri evirip çeviren Allah’ın (a.c.) tedbiri ve O’nun vahyi sayesinde olur.” diyorlardı (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
Haricîler, kebîre işleyenin (mürtekib-i kebîre) kâfir olduğunu iddia ettiler. Mürcie ise, kebîre sahibinin (sahibü'l-kebîre) mümin olduğunu savundu. Hasan el-Basrî ise, bu durumdaki bir kişinin mümin veya kâfir olmayıp “münafık” olarak adlandırılması gerektiğini söyledi. Onun talebelerinden olan Amr b. Ubeyd de başlangıçta hocasının bu görüşünü paylaşıyordu. Ders arkadaşı Vâsıl b. Atâ ise, büyük günah işleyenin “ne mümin, ne kâfir ne de münafık olduğunu, ona sadece “fâsık” denilebileceğini ileri sürmekteydi. Vâsıl'ın ashabından olan Ebû Hâşim Abdullah b. Muhammed b. El-Hanefiyye de bu görüşü Vâsıl'dan almıştır. Bu konuda Vâsıl b. Atâ ile Amr b. Ubeyd arasında bir münâzara cereyân etmiştir. Amr, Vâsıl'ın görüşlerini benimseyerek hocası Hasan el-Basrî'nin ders halkasını terk etti ve onun tarafına geçti. Bu sebeple kendisini “Mu'tezilî” (terk eden, uzaklaşan) diye adlandırdılar. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)
Allah’ın salâtı ve selâmı, Muhammed, onun âli ve arkadaşları üzerine olsun.
[1731] Allah’a hamd olsun (kitap) sona erdi. (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
Allah Resûlü (s.a.) vefat edince Arap [kabileleri] dinden döndü, Mekke halkı bir sarsıntı geçirdi ve onlar da dinden dönmek istediler. Bundan dolayı Allah Resûlü’nün (s.a.) Mekke valisi Attâb b. Useyd (r.a.) gizlenmek zorunda kaldı. Bunun üzerine içlerinden hatip bir kimse olan Süheyl b. Amr (r.a.) ayağa kalkıp onları bundan nehyetti. Onlar da, “ Muhammed öldü. İnsanlar da onun dininden döndüler.” deyince, Süheyl (r.a.) kendilerine şunları söyledi: “ Muhammed öldüyse Allah ölmüş değildir. Hepiniz bilirsiniz ki benim karadaki ticaret kervanlarım ile denizdeki yelkenlerim sizinkilerden daha fazladır. Size, tayin edilen valiyi yerinde bırakınız.
Bu iş tamamlanmasa da, ben size onları hemen iade etmeyi garanti ediyorum. Ben bu dinin, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar uzanacağını biliyorum. Onlar, “Peki, sen bunu nerden biliyorsun?” deyince Süheyl (r.a.) şöyle cevap verdi: “Ben, tek başına bir adam gördüm. Ne malı ne de bir gücü vardı. O, bu Beyt’in ( Kâbe’nin) gölgesinde ayağa kalkıp dedi ki: “Ben Allah’ın elçisiyim. Gelecekte herkese galip olacağım.” Biz de güler, alay eder, taşlar ve cahil sayardık. Ancak onun durumu gelişmeye ve yükselmeye devam etti. Sonunda hepimiz isteyerek ve istemeyerek ona itaat ettik. Allah’a kasem ederim ki onun yanında Allah’ın yardımı olmasaydı, Kureyş’ten herhangi bir gencin elinde bir ekmek parçası gibi ezilip kalırdı. İşte bu adam da, - Ebu Sufyan’a işaret ediyordu- bu durumla ilgili olarak benim bildiğimin aynısını bilir. Ancak Abdulmuttalib oğullarının hasedi kalbini mühürlemiştir.” (Tesbitü Delailü'n-Nübüvve)
Nitekim biri, ölmesi için bir çocuğu kar altında bıraksa, bizim ona kızmamız, imâte sebebiyle değil, çocuğun kar altına bırakılması veya koyulması sebebiyledir. Aynı şekilde biri çocuğu, Allah'ın yakması için yanan bir tandıra atsa, biz çocuğun atıldığı o tandırda Allah tarafından yaratılan “yakma” dolayısıyla değil; onu ateşe yaklaştıran veya tandıra atanı, yanma sonucunu doğuracak fiili yapması sebebiyle zemmederiz. (Şerhu'l Usûl'il Hamse)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/biyografi/kadi-abdulcebbar-kimdir-kadi-abdulcebbar-kitaplari-ve-sozleri)