# Niyazi Berkes kimdir? Niyazi Berkes kitapları ve sözleri

> Kıbrıslı Akademisyen, Toplumbilimci, Niyazi Berkes hayatı araştırılıyor. Peki Niyazi Berkes kimdir? Niyazi Berkes aslen nerelidir? Niyazi Berkes ne zaman, nerede doğdu? Niyazi Berkes hayatta mı? İşte Niyazi Berkes hayatı...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/biyografi/niyazi-berkes-kimdir-niyazi-berkes-kitaplari-ve-sozleri
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-09-09T07:00:02+03:00
- Güncelleme: 2022-09-09T07:00:02+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: BİYOGRAFİ
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/09/09/niyazi-berkes-kimdir-niyazi-berkes-kitaplari-ve-sozleri-308092.jpg

Kıbrıslı Akademisyen, Toplumbilimci, Niyazi Berkes edebi kişiliği, hayat hikayesi ve eserleri merak ediliyor. Kitap severler arama motorlarında Niyazi Berkes hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Niyazi Berkes hayatını, kitaplarını, sözlerini ve alıntılarını sizler için hazırladık. İşte Niyazi Berkes hayatı, eserleri, sözleri ve alıntıları...Doğum Tarihi: 1908
Doğum Yeri: Lefkoşa
Niyazi Berkes kimdir?
1908'de Kıbrıs'ta doğdu. 1927'de İstanbul Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde felsefe ve sosyoloji öğrenimi gördü. Bu sırada aynı fakültenin Tarih bölümünden de sertifika alan Berkes, bir süre Ankara'da Türk Ocağı Kütüphanesi'nde ve Türk Eğitim Derneği'nin kurduğu deneme lisesinde öğretmenlik ve müdürlük yaptı. 1934'te üniversitenin yeniden yapılanması sırasında Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Bölümü'nde sosyoloji asistanı oldu. Bir yıl sonra ABD'ye giderek Chicago Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde çalıştı. 1939'da Türkiye'ye döndükten sonra Ankara'da Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi'ndeki sosyoloji doçenti olarak göreve başlayan Berkes, 1945'e kadar burada çalıştı. Aynı yıl tasfiye hareketi sonucunda kürsüsü kaldırıldı. Bunun üzerine gelişen olaylar sonucunda 1952'de yurtdışına gitti. Kanada'da McGill Üniversitesi İslâm Araştırmaları Enstitüsü'nde önce misafir profesör olarak görev yapan Berkes, 1956'da aslî profesör oldu. 1958-1959 arasında bu görevinin yanısıra Hindistan'da Aligarh Üniversitesi'nde de ders verdi, Pakistan, Endonezya ve Japonya'yı ziyaret etti. Emekli olduktan sonra İngiltere'ye yerleşen Niyazi Berkes, çalışmalarını burada sürdürdü. 18 Aralık 1988'de İngiltere'de Hythe'da öldü.
--reklam--
Niyazi Berkes Kitapları - Eserleri
Türkiye'de Çağdaşlaşma
Türk Düşününde Batı Sorunu
Atatürk Ve Devrimler
Unutulan Yıllar
Teokrasi ve Laiklik
Türkiye İktisat Tarihi
Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler
İki Yüz Yıldır Neden Bocalıyoruz
Felsefe ve Toplumbilim Yazıları
200 Yıldır Neden Bocalıyoruz
Asya Mektupları
Türkiye'de Çağdaşlaşma
Batıcılık Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler 1
Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler 2
İslamlık, Ulusçuluk, Sosyalizm
Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler
100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi 1. Cilt
Patrikhane ve Ekümeniklik
--reklam--
Niyazi Berkes Alıntıları - Sözleri
Okumuşların Avrupa'ya gitmesinden hükümet son
derecede kuşkulanır, onlara pasaport vermezdi. Buna rağmen şu veya bu yollardan birçok aydın memleket dışına çıkabilmişti.Çeşitli yayın organlarında ve toplantılarda yavaş
yavaş üç grup belirmeye başladı. Bunların birinin başında bulunan Ahmet Rıza, Fransa'da ziraat tahsil etmiş, dönüşünde Tarım Bakanlığı'nda görev alarak bu
bakanlığın hiçbir iş yapmadığını görmüş köylünün bilgisizlik yüzünden verimsiz olduğuna hükmederek ve
köylünün ancak okulla kalkınacağına inandığından
Eğitim Bakanlığı'na geçmiş, orada da bir iş olmadığı­nı görünce, Avrupa'ya gitmişti. Önce Abdülhamid'i
devirmek, anayasayı yürürlüğe koymak, sonra da köylüyü okutmak lazımdı. (İki Yüz Yıldır Neden Bocalıyoruz)
Katolik nüfusu ile Protestan nüfusu arasında şaşıran Rum kilisesi Osmanlı Devleti'nin eteklerinde yapışıyor zaman zaman bu dinlere karşı ortodoksluğun himayesini sağlayan kararlar koparıyordu. (Patrikhane ve Ekümeniklik)
XVIII. yüzyıla doğru ve bu yüzyılda bunların dört tanesi özellikle çok önemliydi: silahtarlar, mirahorlar, bostancıbaşılar, kapıcıbaşılar. Çok mütevazı unvanlar değil mi? Birincileri padişahların silahlarına bakan, ikincileri padişahın ahırlarını temizleyen, üçüncüleri bahçe ve bostanlarına bakan, dördüncüleri de kapı bekçileri sanacağımız gelir. Halbuki gerçekte bunlar çok güçlü, çok azametli, çok zengin ve çok korkulacak adamlardır. Özellikle bu dört tanesi sarayı, yalnız halkı değil boy boy vezirleri bile titretecek güçte bir yer haline getiren adamlar olmuşlardır. (Türkiye İktisat Tarihi)
Bu kadar elverişli şartlar içinde Türkiye'nin, ekonomik kalkınma, toplumsal değişme, çağdaş uygarlı­ğa uyma işlerini başaramamış olmasını izah için, bu kuvvetlerin ötesinde sebep aramamıza lüzum yoktur. İlk yüz yıllık bocalama hikayesindeki gözlemlerimiz; yersiz bir bedbinliğin değil, Türk toplumunun taşıdı­ğı büyük imkanların dar kafalı çıkarcıların elinde öldürülmüş olması karşısında Türk aydınının aciz kalı­şının verdiği acının eseridir. (200 Yıldır Neden Bocalıyoruz)
Bugün yapılan incelemelerden öğreniyoruz ki gerçek neden insanı güldürecek nitelikte.
Başkomutan eski Onbaşı Hitler yönetiyordu bu büyük savaşı!
Her şey onun keyfine göre.
Kendini dünyanın en büyük stratejisti sayan onbaşı Adolf'un askerlikte öğrendiği şey, Birinci Dünya Savaşı'nda onbaşı rütbesinde olan bir askerin öğrenebileceği şeydi. (Unutulan Yıllar)
Çin imparatoru olan Kubilay Han 1281 yılında Japonya'yı zaptetmek için muazzam bir armada hazırlamış. Bunun hikâyesini Kyoto'yu ziyaretim esnasında öğrendim. Kubilay Han 1275-1279 arasında Japonlardan haraç istiyor. Reddedilince, efsaneye göre 4000 (tarihçilere göre ancak 350) gemi ve gene efsaneye göre 150000 (tarihçilere göre 100000) askerlere hazırladığı donanma yelken açıyor. Kıyılara kadar geliniyor, hatta bir iki yerde çıkarma da yapılıyor. Bütün Japonya korku içinde. Fakat Kami (Tanrı) onlara acıyor. Görülmedik bir tayfun gönderiyor. Kubilay Han'ın donanması paramparça oluyor. Japonların ünlü "Kamikaze" sözcüğü o zamandan kalma. "Tanrısal Fırtına" demek. Son Pasifik savaşında düşman üstüne dalma hücumu yaparak ölümü göze alan pilotlara verilen ad buradan gelme. (Asya Mektupları)
Naziliğe yataklık eden diğer bir çevre, Turancı emekli generaller ile onların etkisi altında bulunan, eski Enver Paşa Turancılığı kafasından kurtulamamış olan kimi subaylardı. Zeki Velidi, Türkiye'ye Atatürk'ün ölümünden sonraki gelişinde Turancı paşaların kendi etrafında toplaştıklarını Hatıralar'ında iddia eder. Bunların en tanımınışı değilse bile fabrikatörlüğü dolayısiyle en zengini olduğunu tahmin edebileceğimiz Nuri Paşa, Küçük Yalı'da Çamlık gazinosunda onun şerefine ziyafet vermiş (s. 603). Toplantıya Enver Paşa'nın üvey kardeşi olan Nuri Paşa'dan başka amcası Halil Paşa, Hüseyin Hüsnü Erkilet, Cafer Tayyar, Mürsel Paşalarla Türkistan'da gördüğü başka subaylar da çağrılıymış. "Bu toplantı sırasında bahçeye adam sokulmadı" dediğine göre, ancak kendi aralarında konuşulabilecek şeylerin konuşulduğu anlaşılıyor. Bu adların çoğuna daha sonraları von Papen-Saracoğlu dolayısıyla rastlayacağımız için bir tahmin yapabiliriz: ya Nazi makamları ile görüşülecek "Turan Devleti" sorunu, ya da Nazi yanlısı bir iktidar değişikliği konusu konuşulmuş olabilir yoksa, Turan ülküsü serüvenlerine uzaktan yakından karışmış olan bu kişiler yalnız çapkınlık serüvenlerini mi konuşmuşlardı?
Bu generallerin en önemlilerinin Milli Şef'ten çok Mustafa Kemal düşmanı olan kişiler oluşu ilginçtir. Özellikle iki tanesi: İkisi de Nazi Doğu cephesi açıldıktan sonra gazetelerde savaş durumunu anlatan yazılar yazan; sık sık Alman generallerine ders veren Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet ile Ali İhsan Sabis ikisi de Almanca
Türhische Post gazetesinde maaşlı görevli. Birincisinin adı daha
önemli. İleride Nazi belgelerinde dışardaki eylemler üzerine bilgi edineceğiz. İçerdeki çalışmaları ise en çok Çınaraltı adlı dergide çıkan açık faşizm propagandası niteliğindeki yazılarında görülür.

Bu derginin kendisi basın çevresinin en tanınmış ırkçı-turancı
dergisiydi. Derginin başında görünüşte böyle şeylerle ilgisi olmayan iki Babıali ozanı bulunuyordu. Bunların birincisi olan Orhan Seyfi Orhun'un, sonraları Milli Şef'in partisine alındığını, Meclis'te onun başta gelen şakşakçısı olduğunu da göreceğiz. Bu dönemde bunlar bu Çınaraltı dergisinin arkasını örten paravan rolündeydiler. (Not: bu kitapta çok kez CHP yerine "Milli Şef'in partisi" deyimini bilerek kullanıyorum; onu şeften önce ve şeften sonraki partiden ayırmak, onların üyelerini eleştirilerime karıştırmadığımı göstermek için). (Unutulan Yıllar)
Protestanlar, Türklerin gittikleri yerlerde dinlere özgürlük verdiklerini görerek bir devletin tuttuğu tek bir resmi dinle bütün halkı zorla sokması siyasetini kötülüyorlar din ve devlet ayrımı rejimini istiyorlardı. (Patrikhane ve Ekümeniklik)
Eskiden kalmış Türk aydınlarının Milli Kurtuluş Savaşı'ndan bir şey öğrenmemiş olması insanı hayretler içerisinde bırakacak ölçüde olmuştur. (Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler 2)
Büyük adam önderliğinin asıl anlamı da budur. Atatürk devrimleri dediğimiz devrimlerin hemen hiçbirini Atatürk icat etmemiştir. Hepsi ondan önce düşünülmüştür. Ama bu düşünülmelerin hiç sonu gelmezdi. Düşünüleni bir vuruşta eyleme çevirmektir önderlik sırrı! Hele o, ortalığı kaplayan gericilerin en kutsal saydığı, en dokunulmaz, en tabu saydığı kadınlık sorunu üzerine "gordiyon" kılıcını indirirse. Bugün böyle bir önderin yokluğunun hasreti içindeyiz. (Teokrasi ve Laiklik)
Merkantilist devletlerin siyaseti yalnız dış ticareti teşkilatlandırmakla kalmiyordu. Önemli olan şey, elde edilen servetlerin, İspanya ve Osmanlılarda yapıldığı gibi heba edilmemesi, ekonomik verimliliği olacak işlere yatırılmasıdır. Bu gelişmelerin belki en önemlisi yeni bir tüccar tipinin ortaya çıkmasıdır. Yeni ticaret o zamana kadar âdet olan ticaret loncalarıyla başarılamazdı. Sermayeleri bir araya getiren ortak hisseli şirketler bundan doğdu. Yeni ticari girişimlerin büyük sermayeye ihtiyacı vardı. (Türkiye İktisat Tarihi)
Merkantilizm: üllkenin refahini, sahip olduğu altın ve gümüş gibi değerli madenlere bağlayan, ülkedeki değerli maden yataklarının işletilmesine önem veren ve ihracı artırıp ithalatı azaltmaya çalışan iktisat öğretisi. (Patrikhane ve Ekümeniklik)
Bu "cahil ve dejenere ulusa yardım değil, savaş lâyıktır." (Türkiye'de Çağdaşlaşma)
Abdülhamit rejiminin efsaneye ve yalana dayanan ideolojisi göz önündeki gerçeklerin rağmına, kahramanca bir inatçılıkla otuz üç yıl sürdü; Türk toplumu Batı uygarlığının şahmerdanı altında sıkıştırıla sıkıştırıla teneke gibi kupkuru, ipince bir hale getirildi. Türk toplumunu bu hale getirdikten başka düşün hayatını da kuruttu; üstelik Batıcılığı da, Osmanlıcılığı da, İslamcılığı da adamakıllı dejenere ederek üçünün de iflasını meydana çıkardı. Üçünün de Türk toplumunun kalkınmasına yetersizliğini, ona hiçbir faydası olmadığını ispat etti. (Batıcılık Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler 1)
Hazine sıkıntısını gidermek için en son çare olarak başvurulan bu yoldan, sikkelerden çalınan değerlerle hazineye gelir sağlanıyorsa da bu, gerçekte halkın geçim sıkıntısını artıran, toplum ekonomisini daha da baltalayan bir tutumdu. (Türkiye'de Çağdaşlaşma)
bugün çoğumuza göre Batılılaşmış olmak
Batının tüketim ekonomisinin kapışıcısı olmak, hatta çöplenicisi
olmaktır. Bundan farklı ve buna üstün bir görüşün
Tanzimat'ta ortaya çıkmış olmasının nedeni, sanıma göre
bir yandan Avrupa uygarlığının henüz bugünkü kadar, kişinin
(özellikle kadın kişilerin) başını döndürecek, ağzının
suyunu akıtacak çeşitte ve bollukta tüketim eşyası uygarlığı
haline gelmemiş olması; öte yandan da, onu görenlerin
çoğunda henüz bu eşyaya karşı iştahların kabarmamış
olmasıdır. Gelen tüketim eşyası da (1830 yıllarında bile
makarnadan ayakkabıya kadar çok şey gelmeye başladı)
henüz daha bizde el ile de olsa yapılabilecek şeylerdi.
Gerçi tüketim eşyasının hayatta, özellikle dış görünüşlerde
etkileri belli olacak hale gelmişti. Ahmet Vefik Paşa
gibi aklı az çok ekonomiye yatık birinin yerli malı kullanma
gayretleri bir antikalık şeklinde kaldı. Daha o zamandan,
Batı etkisi altında kalmış halklar arasında en çok
Türkler dış görünüşte en çok değişmeye başladılar; özellikle
kılık-kıyafet, sakal-bıyık "devrimleri" dönem dönem
tekrarlanmıştır. Halbuki, Japon, Rus, Hint toplumlarına
etki, bu derecede olmadı veya buna fırsat vermediler.
Bugün çatal bile ne Hint toplumuna, ne de Japon toplumuna
iyice girip yerleşememiştir. (Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler)
Vaktiyle, Lausanne konferansında çetin didişmelerden sonra anlaşmaya varıldığında, avuca giren kuşu kaçırmış olmanın hıncıyla İngiliz delegasyonunun başı Lord Curzon şöyle demiş: " Davayı kazandınız, size istediklerinizi hemen hepsini bahşettik. Fakat unutmayınız ki bir gün gene bizim yardımımıza muhtaç olacaksınız. Bir gün mali güçlükler sizi çaresizlik içine koyunca, bütçenizi denkleştirmenin mümkün olmadığını görünce, hatta memurlarınızın maaşlarını veremez hale gelince gene bize gelecek ve Paris'ten Londra'dan yardım isteyeceksiniz. İşte o zaman, şimdi elde etmekle iftihar ettiğiniz hakların çoğunu birer birer tekrar elinizden alacağız. " (200 Yıldır Neden Bocalıyoruz)
Aklını oynatmamış bir kişinin bu denli kesinlikle konuşmasına bakınca, "eee, elinde herhalde belgeler olmalı? değil mi?" dersiniz doğal olarak. (Unutulan Yıllar)
Adil olmayan bir eylem, bir toplumun bütün kişileri tarafından desteklense ve yürütülse bile, yine de adalet değildir; o yine bir istibdat olur. Namık Kemal iradenin çoğunluk tarafından uygulanmasını bile istibdat saydığı halde, hakların uygulanmasının hükümdara devredilmesini istibdat saymıyordu. (Türkiye'de Çağdaşlaşma)
Batılılaşma
işini toplumda hiçbir değiştirme yapmadan çarşıya gidip
eve öte beri alır gibi Avrupa'dan medeniyet malı almak,
en komiğinden Hamdullah Suphi gibi Suriye hacıağaları
tarzında nargile ve ibriklerle çevrili sedirlerde Türk harsı
oyunu oynamak, en ağırından da, Türk toplumunu Alman
veya Amerikan medeniyetinin petrol kumpanyalarına ve
sermaye konsorsiyumlarına ihale etmek demektir. (Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/biyografi/niyazi-berkes-kimdir-niyazi-berkes-kitaplari-ve-sozleri)