# Yalçın Toker kimdir? Yalçın Toker kitapları ve sözleri

> Yazar,yayıncı Yalçın Toker hayatı araştırılıyor. Peki Yalçın Toker kimdir? Yalçın Toker aslen nerelidir? Yalçın Toker ne zaman, nerede doğdu? Yalçın Toker hayatta mı? İşte Yalçın Toker hayatı...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/biyografi/yalcin-toker-kimdir-yalcin-toker-kitaplari-ve-sozleri
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-07-11T00:00:03+03:00
- Güncelleme: 2022-07-11T00:00:03+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: BİYOGRAFİ
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/07/11/yalcin-toker-kimdir-yalcin-toker-kitaplari-ve-sozleri-266051.jpg

Yazar,yayıncı Yalçın Toker edebi kişiliği, hayat hikayesi ve eserleri merak ediliyor. Kitap severler arama motorlarında Yalçın Toker hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Yalçın Toker hayatını, kitaplarını, sözlerini ve alıntılarını sizler için hazırladık. İşte Yalçın Toker hayatı, eserleri, sözleri ve alıntıları...Doğum Tarihi: 
Doğum Yeri: 
Yalçın Toker kimdir?
Yalçın Toker'in kendi anlatımıyla hayatı

Ben Yalçın Toker'im.. Toker Yayınları'nın kurucusu ve sahibi.. 
Babıali mürekkebini ilk olarak 1954'te spor muhabiri olarak çalışmaya başladığım Yeni Sabah gazetesinde yalamıştım. Spor gazeteciliğim Yeni Sabah, Tercüman, Son Havadis gibi gazetelerde, muhabirlik, yazarlık, servis müdürlüğü düzeylerinde devam etti. Gazeteciliğe devam ettiğim sırada 1963'te Toker Matbaasını kurdum. Matbaamda günlük Türkiye Ticaret Postası gazetesini çıkardım. Sonra kitap da yayınlamağa başladım. Böylece Toker Yayınları ortaya çıktı.. Yayınevinin kuruluş tarihi 1966'dır. Yani Toker Matbaası şu anda 45, Yayınevi ise 42 yıllık bir maziye sahip bulunmaktadır. Burada Yayınevini kurduğum günlerin anılarından hatırımda kalanları, çala kalem yazacağım. Dilerim o günlere ait anlatacaklarımın arasından, basın tarihimizle ilgili çalışma yapanlar da kendileri için yararlı olacak malzeme bulabilirler.
İlk bastığımız kitap, 3 ciltlik Ehli Kıble Savaşları isimli eserdi.. Kitabı basmamın hikayesini anlatayım.. Türkiye Ticaret Postası isimli gazetemde çalışanlardan biri de rahmetli Yakup Özdemir’di. Kendisini bana o zamanki Tercüman Gazetesinin sahibi Kemal Ilıcak tavsiye etmiş ve göndermişti. Gazetede Yakup Bey’in, Ehli Kıble Savaşları isimli bir tefrikasını yayınlıyorduk. Bunu kitap halinde basmamı istedi. Ben de onun hatırını kıramadım, eserini üç cilt halinde bastım. Böylelikle gazetecilik ve matbaacılıktan sonra kitapçılık piyasasına da adım atmış oluyordum. Sonra bu üç kitabın ardından aynı yazarın daha önce Tercüman’da tefrika edilen Kazıklı Voyvoda isimli tarihi romanını yayınladım. 
Hem gazeteciğe devam ediyor, hem de kitap da yayınlıyordum. Bu yüzden Babıalideki gazeteci arkadaşlarımdan bir çoğu, yazdıkları kitapları yayınlamam için bana baş vurmaya başladılar. Huyumdur.. Kolay kolay hiç kimseye "hayır" diyemem. Ehli Kıble Savaşları, Kazıklı Voyvoda kitapları iyi satılmamış, ziyan etmiştim. Buna rağmen o tarihte Hürriyet'te çalışan Necmi Onur isimli arkadaşımız Hac röportajlarından hazırladığı Hac Rehberi isimli kitabını getirdi. Birinci hamur kağıda, büyük boy, renkli tabloları ile bu kitabı da bastım. O kitap da pek satılmadı. Zaten Türkiye Ticaret Postası isimli gazetemde, o tarihte Babıali'de hangi arkadaşımız işsiz kalmışsa, sigortası, basın kartı devam etsin diye bana geliyor, kadroya alıyordum. Onun içindir ki gazetecilikten de para kazanamıyordum. O tarihte bizden başka üç ticaret gazetesi daha vardı ve hepsi de resmi ilandan güzel para kazanıyorlardı. Çünkü Basın İlan Kurumu çalışan fikir ve beden işçilerinin maaş tutarları kadar ilan veriyordu. Onlar bordrolarında çalışıyor gösterdikleri kişiler adına ilan parası alıyorlar, bense aldığım ilan paralarının hepsini kadromdaki arkadaşım olan gazetecilere dağıtıyordum. Bastığım kitaplardan da yüzüm gülmediği için, matbaacılık faaliyetlerimden kazandığımı gazete ve kitap basma işlerinde harcıyordum. Beni sevenler, bu arada ağabeylerim falan "senin nene gerek gazete çıkarmak, kitap yayınlamak, ya spor yazarlığına devam et paşa paşa al maaşını mesleğinde ilerle, ya da hepsini bırak avukatlığını yap!" diye akıl veriyorlardı. Ama Babıali mürekkebini yaladıktan sonra ondan kurtulmak mümkün değildi ki.. 
Neyse ben, beni sevenlerin akıl vermelerinin devam ettiği kararsızlık günlerimde, sırtımdaki kitapçılık ve gazetecilik yüklerinin ağır mali sorumluluğunu taşıya taşıya tam 5 yılı geride bırakmayı başardım. Yıl 1968 oldu.. O tarihte matbaam, gazete ve yayınevim Nuruosmaniye Caddesindeki Hasırcıoğlu Hanının üç katında idi. Caddenin karşısında da Topbaşların çıkardıkları Sabah Gazetesi vardı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek de o sıra Sabah'ta yazıyordu. 1968 yılının Şubat ayında bir gün Necip Fazıl üstad gazeteye giderken bizim matbaaya uğramış. Kitapçılığa başladığım için beni tebrik etmek istiyormuş. Hemen aşağı indim kendisini merdivenlerde karşıladım. Bir sade kahve istedi, birkaç yudum alıp bıraktı. Fincanı tamamlamak adeti değilmiş. Konuya direk girdi. İstersem kendi kitaplarını basabileceğim teklifinde bulundu. Üstad'a bu teklifi bir gün düşüneceğimi söyledim ve "yarın cevap vereceğim" dedim. Babıalinin eskilerinden danıştığım bazı kitapçı ve gazeteciler "devlet kuşu kondu başına, kitapçılığa devam etmek istiyorsan bu fırsatı kaçırma!" derlerken, bazılar ise "Aman ha! O işe sakın girme!" öğüdünde bulunuyorlardı. 
Ertesi sabah Üstad Necip Fazıl bizim matbaaya yine geldi. Ben henüz kesin kararımı vermiş değildim ama, üstadın sıcak tavrı ve bana bakışları karşısında sanki büyülenmiş gibiydim. Hemen, "Tamam üstadım" cevabını verdim. Dedim ya kolay kolay kimseye hayır diyemem.. Üstad, hiç vakit kaybetmeden, üzerinde "Büyük Doğu-Siyasi ve Edebi Dergi" yazılı bir antetli kağıt çıkardı çantasından ve kendi el yazısı ile şu satırları yazdı: 
"Temlik Senedi... Yeni İstanbul Gazetesinde tefrika edilen Peygamber Halkası isimli eserimi (tahminen 13 forma) 5000 baskı adedi üzerinden birinci baskı neşir hakkı olarak Toker Yayınevi sahibi Yalçın Toker'e sattım ve bedelini nakten ve tamamen alıp işbu temlik senedini imzaladım. Satış bedeli üç bin liradır. 20.3.1968. Necip Fazıl Kısakürek. İmza"
Yani ne parayı, ne basılacak adedi, en önemlisi de hangi kitabı basacağımızı konuşmuş değildik. Hepsine üstad kendisi karar vermiş, kararını bu temlik senedine dökmüş ve imzalayıp bana paran var mı yok mu diye bile sormadan "Hadi bakalım Toker öde üç bini.. Üçünün de mor binlik olmasını tercih ederim.." demişti. 
Ben de gelişi sırasındaki aynı büyülenmiş halimle gidip muhasebeye imzaladığı kağıdı bırakıp, veznedarın hemen bitişikteki Türk Ticaret Bankasına gitmesini ve üç adet mor binlik alıp getirmesini söyledim. O sıralar bin liralık banknot kolay kolay bulunamazdı. Getirilen 3 adet mor bin liralığı ve üstada teslim ettim.
Peygamber Halkasını bastık.. İlk defa dört renkli ofset kapak içinde, Amerikan tutkal plastik ciltli bir Necip Fazıl kitabı çıktı piyasaya.. O zamana kadar Necip Fazıl'ın Halkadan Pırıltıları, O ki O Yüzden Varız'ı falan vardı piyasada.. Hepsi de renksiz karton kapaklar içinde, formaları ağız ve üstten traş bile edilmemiş halde kitaplardı onlar. Biz dört renkli, modern resimli bir kapakla kitabı hazırlamaya başlayınca, bazı arkadaşlar endişelerini ifade etmişlerdi. “Necip Fazıl’ın muhafazakar okuyucu nasıl karşılar, onlar böyle cicili bicili kapağı yadırgamaz mı?” falan diyorlardı. Ama biz bastık, 7,5 lira da fiat koyduk.. Kitap su gibi de sattı.. Yüzüm gerçekten gülmüştü. İlk defa bir kitabımız ilgi görüyordu. 
Peygamber Halkasını, 21. 5. 1968'de Vahdettin, 18.6. 1968'de Türkiye'nin Manzarası, 3.7.1968'de Çöle İnen Nur , 14. 8. 1968'de Binbir Çerçeve(4 cilt), 3.10.1968'de Son Devrin Din Mazlumları, 5.11.1968'de Tanrı Kulundan Dinlediklerim (2 cilt) kitapları için imzaladığımız sözleşmeler ve ödemeler izledi. Yani üstad sözleşmeleri hazırlıyor, bana sadece imzalamak kalıyordu. Yedi ay gibi kısa bir zaman içinde yedi kitap için ödeme yapmış, bunları yayınlama yükünün altına girmiştim. Yüzlerce formalık kitabın dizilmesi tashihlerinin yapılması, kağıdı, basımı, cildi kolay iş değildi elbette.. Tashihleri Üstadın talebelerinden Hüseyin Arı ve bizim Yayınevinin müdürü Kemalettin Keçeci büyük titizlik içinde yapıyorlardı. Bu arada üstadı çok seven, ona çok bağlı Üniversite talebeleri de matbaaya geliyor, Hüseyin Arı’ya kitapların tahsislerinde yardımcı oluyorlardı. Şu anda belki yanlış hatırlamış olabilirim ama, bu talebelerden biri de şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü.. Elbette “Siz miydiniz?” diye sorma kabalığında bulunacak değilim. Ama Hüseyin Arı’ya rastlarsam durumu ondan sorup öğrenmek isterim.
Neyse devam edeyim.. O tarihte bizim matbaa, gazete ve yayınevinin bulunduğu Hasırcıoğlu hanı satılığa çıkarılmıştı. Hanın sahibi Rıdvan Hasırcıoğlu beni çağırttı. Hanı satacağını alabilirsem bana çok ucuza vereceğini söyledi. Biraz param vardı, gerisini borçlanarak, banka kredisiyle falan tamamlayabilirdim. Birkaç deneyimli arkadaşa danışayım dedim.. Danışmaz olaydım.. Çoğu bana, “Parayı hana mı gömeceksin.. O parayla bir iki makine daha al, bir mücellithane kur.. O tesis sana bir değil birkaç han aldırır ilerde..” diyerek aklımı çeldiler. Ben o makinaları yıllar sonra işçilerin tazminatlarına karşılık bedava dağıttım. Hasırcıoğlu Hanı ise şimdi trilyonlar ediyor..
Bunları da geçeyim.. Boş yere hayıflanacak değilim. Parada gözüm yok ki.. Buna benzer daha ne enayiliklerim oldu anlatamam. 
Türkiye'nin Manzarası'nın fiatını 5 lira koymuştum. Ebadı da o güne kadar alışılmışın dışında idi. Baskısı, ofseti gibi yeniliklerinin yanı sıra bir de boyutu inkılap yapmıştı. Kitap peynir ekmek gibi satıyordu. Hiç unutmam Beyazıttaki Beyaz Sarayda dükkanı olan bir kitapçı arkadaş her gün gelir, iple baş etek bağlanmış 50 adetlik bir paket Türkiye’nin Manzarası alır götürür satar, ertesi günü bir paket daha almaya gelirdi.
Böylece Necip Fazıl’ın kitapları birer birer piyasaya çıkarıyor, kitap piyasasında biz de büyük sükse yapıyorduk. Gidişattan biz de memnunduk, üstad da.. Bu arada Necip Fazıl çeşitli Anadolu şehirlerine Konferanslara gidiyor, beni de mutlaka yanında götürüyordu. Konferasnslara ait üstadla ilgili pek çok anım var.. Belki ileride onları da anlatırım.

******

1968 yılında hepsi de Necip Fazıl rabıtalı bu başarılı faaliyetlerimizden söz ettim ama, 1967’deki gelişmeleri atlamış olduğumu hatırladım. Onun için şimdi önce biraz da onlara temas edeyim. Hilmi Kitabevi Türk kitapçılık tarihinin en önemli yapı taşlarından biriydi. 1967 de kapanmak üzereydi, ya da kapanmıştı. 
Kurucusu ve sahibi Hilmi Bey öldükten sonra varisleri Kitabevini ve eserlerini toptan satmak istemişler. Hilmi'nin en son çalışan elemanı olan Abdullah Tanrınınkulu bana bu durumu haber verdi. Karaköy'deki bir hanın üst katlarında mirasçıları temsil eden bir beye gidip görüştük. Kitabevinin ismini, sahip olduğu telif haklarını ve mevcut kitap depolarını bir sözleşme yaparak satın aldım ve parasını ödedim. Büyük çoğunluğu eski harflerle olmak üzere, 7 kamyon dolusu kitap ve kilişeleri Nuruosmaniye'deki bizim Matbaaya taşıdık. Eski harflerle basılmış olan eserler arasında Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanları, Ahmet Refik'in Tarihi Umumileri ve öteki pek çok değerli kitaplar vardı. Yeni harflerle basılmış olanların bazılarına yeni kapaklar basıp taktırarak satışa sunduk. O tarihlerde Milliyet Gazetesi'nde kelimesi 200 kuruşa Yayın İlanları köşesi vardı. Size bu satırları yazarken, unuttuklarımı hatırlamak için o ilanlardan birini dosyamda buldum. 
O ilanda şu ibare ve kitaplar var: TOKER YAYINLARI (Hilmi Kitabevi Külliyatının Sahibi): Hüseyin Rahmi Gürpınar serisi: Kadınlar Vaizi 250 kuruş, İki Hödüğün Seyahatı 250 kuruş, Mürebbiye 500 kuruş.. Ve yazarın öteki bütün kitapları.. Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su, Saray ve Ötesi eserleri ve diğerleri.. Abdülhak Şinasi'nin Boğaziçi Mehtapları ve diğer eserleri.. Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca Lügatı.. A. Cevat Emre'nin İki Neslin Tarihi..Ve daha pek çok Türk yazarı ve eserleri.. Batıdan Seçmeler bölümünde Emil Zola'nın Nana'sı, Tolstoy'un Katya'sı, Puşkin'in Kar Fırtınası, Shakespeare'in, Voltaire'in, Tagore'un Bülent Ecevit tarafından Türkçeye çevrilmiş kitapları.. Biliyor musunuz ki, çoğunun yayın hakkı bana ait olan bu kitaplar, günümüzde üzerinde ufak bazı değişiklikler yapılarak sağda solda aynen basılmaktadır. 
O eserlerin kıymetini ben o zaman bilememiştim. Bu sebeple yedi kamyon dolusu eski harflerle basılmış antika kitabı sahaflarda bir şahsa devrettim, kemdim Hilmi Kitabevi ismiyle yetindim. Sahaflardaki arkadaş yarım kamyon kadar eski harfli kitabı birkaç günde sattı ve tamamı için bana ödeyeceği parayı çıkardı. Geriye kalan 6 kamyon kitap da kendisine kar kaldı.. Gözüm yok, helal olsun diyorum.. İş bilenin kılıç kullananın.. Ne ise Hilmi Kitabevi konusunu burada noktalayayım da Toker Yayınevi konusunu anlatmaya devam edeyim.

O dönemin en çok satan gazetelerinden biri de mukaddesatçı çevrelere hitap eden Şevket Eygi'nin çıkardığı "Bugün" gazetesi idi. Bugün'de Necip Fazıl Kısakürek’in yanı sıra başka yazarlar da vardı. Tabii en çok ilgiyi de Şevket Eygi’nin yazıları çekiyordu. Bu arada ben de Necip Fazıl’ın tavsiyesi ve aracılığı ile Topbaşlar’la Sabah gazetesini satın almak üzere mutabık kalmıştı. Fakat son dakikada bir gevezeliğim yüzünden gazeteyi Şevket Bey aldı. O olay tabii Toker Yayınları’nın tarihçesinin konusu değil. Onun için buraya almayacağım.. Hazırlamaya başladığım“Gazetecilik ve Kitapçılık Anılarım” isimli kitabımda anlatmayı düşünüyorum. 
Toker Yayınları’nın tarihçesine ışık tutacak yazılardan birini Necip Fazıl Kısakürek Bugün’de yazmıştı. Üstad, yazısının en başına Toker’i aldığı makalesinde dönemin yayınevlerini şöyle anlatmıştı:

“YAYINEVLERİMİZ..
Hemen her sohbet ve konferansımda başlıca tavsiyem; mutlaka basınımızı, yayınevlerimizi kurmamız ve güzel sanatlar arsasını manevi süngü hücumlarıyla zaptetmemiz lazım! Kurtuluş aksiyonumuzun en tesirli şubelerinden biri budur!
Artık saadetle görüyoruz ki, ortada Bugün gibi, satışı yüzbine yaklaşan, nar-ı Beyza(beyaz ateş) şiddetinde bir gazetemiz bulunduktan başka, sesi kısık ve dili kekeme olsa da onun ardından gelen bir gazete daha, ayrıca hamleli dergiler ve hepsinin üstünde 20’ye yakın yayınevimiz var.
Davanın gerçek yolu ve kalplerde nakşı mutlaka kitaplık hacme muhtaç olduğuna göre yayınevi kıymetini başa almalıyız. 
Toker, Bedir, Fatih, Sebil, Yağmur, Nur, Rahmet, Sönmez, Cağaloğlu, İrfan, Işık, Bahar, Sinan, Hilal, Serdengeçti, Toprak yayınlarını, davamıza hararet ve samimiyetle bağlı, hiç biri büyük çapta olmasa da, ortanca ve küçük boyda, fakat son derece vaatkar teşebbüsler olarak tesbit etmek isteriz.
Aralarında bilhassa Toker yayınevini, önceki hafif temayüllerine rağmen bizimle temasa geçtikten sonra kendisine yakıştırdığı Milliyetçi ve Mukaddesatçı neşriyatın önderi vasıflarından ötürü tebrik etmek borcumuzdur…”
Necip Fazıl Üstadın verdiği hızla kitap dünyasında büyük mesafeler katetmiştik. Her gün yayın adedimiz çoğalıyordu. Bu arada Üstadın kitaplarının trajları 3 binden başlamış, 5, 6 binlere çıkmıştı. Ayrıca üstad kitaplarının telif hakkı sözleşmelerini bizzat kendisi kaleme aldığınsa “şu kader adet birinci baskı veya ikinci baskı” gibi ibareler kullanırken, son zamanlarda bazı kitaplarının bütün baskı haklarını, noter senedi ile “gayrikabili rücu” şerhleri de koyarak, bana vermeye başlamıştı. Kendisine, “Üstadım bunu yapmamalısınız, bu eserler çocuklarınıza bırakacağınız mirasınızdır..” şeklinde uyarıda bulunduğum zaman şöyle demişti: “Benim 70 tane eserim var, bunlardan 7 tanesini sana bıraksam ne çıkar.. Sen de benim bir evladımsın..” 
Ve böyle dedikten sonra da, 13 Ağustos 1969 tarihinde İstanbul 8. Noterliğinde imzaladığımız 23662 no.lu mukavele ile 7 eserinin bütün baskı haklarını bana satmıştı. Halen dosyamda bulunan bu mukavelede aynen şu sözler yer alıyordu:
“Aşağıya imza edenlerden ben Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Çöle İnen Nur, Peygamber Halkası, Türkiye’nin Manzarası, Son Devrin Din Mazlumları, Vahidettin, Ulu Hakan Abdülhamid Han isimli cem’an yedi eserimin topyekün ve bilcümle telif, neşir haklarını gayrikabili rücu olarak Toker Yayınları sahibi Yalçın Toker’e 10 bin lira bedel karşılığında devri temlik ettim ve bedeli temliki kendisinden nakten ve tamamen ahzu kabz ettim..” 
Ama ben bu noter senedinden doğan hakları, sonraki baskılarda kullanmak niyetinde değildim ve asla kullanmadım. Zaten hukuk sistemimize göre vazgeçilmez haklardan olan telif haklarının tamamen satılması mümkün değildi. Kullanmamamın gerçek sebebi ise, bu hukuki durum değil, o kitapların üstadın çocuklarının hakkı olduğu inancımdandı. İstesem sözleşmenin yasal mahzurunu ortadan kaldırmak üzere, o yedi eserin 100’er bin baskısı ibaresini koydururdum. Dediğim gibi zaten istemiyordum. Şimdi üstadın bütün kitaplarını çocukları basıyorlar. Ben de sevinerek izliyorum. Ve içimden şöyle diyorum: “Necip Fazıl o yedi kitabın bütün haklarını, sen de benim evladımsın diyerek vermişti. O halde Necip Fazıl’ın çocukları Mehmet, Ömer, Osman da benim kardeşlerim oluyorlar.. Yani ben gerçek ağabeyleri sayılıyorum. O halde, kitaplar üzerinde bir hakkım varsa ben de o hakkımı kardeşlerime helali hoş ederek bırakıyorum..” Büyük Doğu yayınlarının ilelebet başarıyla devam etmesi en büyük dileğimdir. Zaten benim parada pulda gözüm yok.. 
Ahmet Kabaklı Hoca da, her sözleşmemizin altına konulan “bundan sonraki üç baskı Toker yayınlarına aittir şerhini koyar ve imzalardı..” Şimdi Kabaklı hocanın kitapları benden izin alınmadan Türk Edebiyatı Vakfı’nda basılıyor. İzin isteseler vermeyecek miydim, elbette verecektim. Parada gözüm olsa benden izin almadan basmalarına engel olmaz mıydım.. Orada basılan “Selanikte Bir İsmail” isimli kitabın ise daha başka bir özelliği var ki, onu burada anlatmak istemiyorum.

Neyse mevzua devam edeyim.. O dönemin Bugün yazarlarından Prof. Ali Genceli'nin İslam Alemi, Kadın Sahabiler, İslam Tarihi eserleri ile, Şahap Tan'ın Yahudileri Tanıyalım isimli kitaplarını da bastım. Aynı zamanda gazeteci olduğum için seçtiğim müellifler de doğal olarak çoğunlukla gazeteci yazarlar oluyordu.. 
Bu arada dönemin diğer büyük gazetesi olan Tercüman'la da sıcak yakınlığımız vardı. Sahibi Kemal Ilıcak’ı, Gece Postası’ndaki iktisat muhabirliği döneminden beri tanırdım.. Tercüman yazarlarından Ahmet Kabaklı hoca ile yaptığımız bir görüşmede, iyi bir yayınevinin her türden kitap basması gerektiği konusunda ondan telkinler almıştım. O zamana kadar Yakup Özdemir, Necip Fazıl, Ali Genceli gibi yazarların eserlerini basarak daha ziyade dinsel ağırlıklı bir yayınevi görüntüsü vermiştik. 
Kabaklı Hoca bana, okullara hitap edecek türde kitaplar da basmamı önerdi. "Örneğin Türk Klasiklerini, Türk yazarlarının eserlerini, hayatlarını, eserlerinden örnekleri yayınlayabilirsin" dedi. "100 Büyük Edip ve Şair" dizimiz böyle başladı. Kabaklı Hoca bu dizinin ilk üç kitabı olan Mehmet Akif, Yunus Emre ve Mevlana'yı hazırladı. Özellikle ilk kitap olan Mehmet Akif 5 lira olan fiatı ile çok ilgi gördü ve hızla satıldı. Bu yüzden diziye hız verdik.
O zaman Devlet Matbaası Müdürü olan yazar Necati Sepetçioğlu devreye girdi. Önce onun Menevşeler Ölmemeli isimli hikaye kitabını bastım. Diziye dahil olan Dede Korkut ve Türk Destanları'nı kendisi hazırladı. Diziye girecek kitapların sıralamasının yapılmasında ve yazacak yazarların belirlemesinde yardımcı oldu. Fuzuli'yi Doç. Necmettin Hacıeminoğlu'na, Süleyman Çelebi'yi Ahmet Kahraman'a verdi. Halk Edebiyatı alanındaki Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu, Aşık Veysel, Aşık Hasan v.b. gibi kitapların hazırlanmasını gazeteci arkadaşım rahmetli Tahir Kutsi Makal üzerine aldı.. O dönemde öğretmen olan Sakin Öner, Şemsettin Kutlu, Erdoğan Coşkun gibi eğitimciler, Doçent İnci Enginün, asistan Abdullah Uçman (şimdi her ikisi de profesör), Emin Sezer gibi Üniversite öğretim üyeleri, Atilla Özkırımlı, Ahmet Özdemir, Hasan Tuncay gibi gazeteci ve yazarlar hazırladıkları kitaplarla Türk Klasikleri dizimizin birden bire sayıca çoğalmasını sağladılar. 
Daha sonra, bu diziyi hazırlamak üzere, Vahap Kabahasanoğlu, Osman Nuri Ekiz, Müslim Ergül, Atilla Yayım, Zekeriya Nikbay gibi Eğitim Enstitüsü öğretmenlerinden oluşan bir komite kurduk kitapları birlikte hazırlayıp peş peşe bastık. Bu dizimizdeki kitapların büyük çoğunluğu Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, öğretmen ve öğrencilere tavsiye edildi. 
Bugün 68 numaraya gelmiş olan dizi, Marmara Üniversitesi hocaları Okan Baba, Yusuf Yıldırım, Erzurum Üniversitesi hocası Numan Külekçi, Ege Üniversitesi hocası Hasan Köksal gibi alanlarının uzmanı olan bilim adamlarının hazırladıkları kitaplarla önemli bir eğitim hizmeti görmekte ve dizi hala da devam etmektedir.
Yukarıda arkadaşım Tahir Kutsi’den söz ederken, “rahmetli” dedim.. Sadece o mu?.. Buraya kadar isimlerinden söz ettiğim Toker’in müelliflerinden çoğu bügün aramızda değil.. Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kabaklı, Necati Sepetçioğlu, Necmettin Hacıeminoğlu, Ali Genceli, Hasan Tuncay, Şemsettin Kutlu, Erdoğan Coşkun.. İsimleri şu anda aklıma gelen, gelmeyen kim varsa hepsinin mekanı cennet olsun..Evet şu anda aklıma geldi.. Türkiye’de Komünist Hareketleri ve Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri kitaplarımızın yazarı İlhan Darendelioğlu, komünistlerce şehit edildi.. Yine Hukuk Fakültesi’nden hocam Prof. İsmet Giritli o da rahmetli oldu. Petrol ve Politika (Kara Altın Kavgası), Faşizm Tehlikesi mi Komünizm Tehlikesi mi, Solculuk Milliyetçilik Türkiye isimli kitaplarını basmıştım.. Telif hakları bende olan bu çok değerli eserlerin mevcutları kalmadı gibi bir şey.. Ömrüm vefa ederse inşallah yeni baskılarını yapacağım. 
Başka eserimizden söz edeyim.. Öğrencilere yardımcı olmak üzere, unutulmaya yüz tutmuş Türk yazarlarından Aka Gündüz, Mahmut Yesari gibi, yaşadıkları dönemin en önemli romancıları olan üstadların romanlarını da yayınladık. Ziya Gökalp'in başta Türkçülüğün Esasları olmak üzere 15 kitabını, aylarca göz nuru dökerek kendim bugünün Türkçesiyle sadeleştirdim ve yayınladım. Ardından, Ömer Seyfettin ve Yusuf Akçura'nın Türkçülükle ilgili eserlerini okurlarımıza kazandırdım.
100 Büyük Edip Şair dizimizin başlamasında yardımı olan Ahmet Kabaklı ile işbirliğimiz tarihi ve ideolojik kitaplarla devam etti. Tercüman Gazetesindeki fıkra ve makalelerinden oluşturduğumuz Müslüman Türkiye, Kültür Emperyalizmi, Bizim Alkibiades, Mabet ve Millet gibi kitaplar büyük ilgi gördü. Bunun üzerine o dönemde Tercüman'da fıkraları ile büyük okuyucu kitlesine hitap eden Rauf Tamer'in fıkralarından da Solun Namusu, Düzen Kavgası, Düzene Çeki Düzen, Yarınlar Kimin, Pazar Kahvesi gibi kitaplar hazırlayıp bastık.. Solun Namusu bir yıl içinde 10 baskı yaptı.. 
Günaydın'ın Genel Yayın Müdürü olan Rahmi Turan'ın Kara Murat’ı ve Biz Bu Ülkeyi Sokakta Bulmadık isimli eseri.. Sonra benim Milliyetçiliğin Yasal Kaynakları, En Üsttekiler Türkler, Yeşil Ordu falan gibi eserlerim dizilerimizde yer aldı. Bu arada Türkiye'de Din ve Vicdan Hürriyeti isimli eserim Türkiye Milli Kültür Vakfından birincilik ödülü aldı.
*****
Diğer bazı yayınlarınıza gelince.. Çocukların eğitimi ve yetiştirilmesinde yararlı olacak kitaplardan eşim Serpil Toker'in Çocuk Bakımı, Pedegog Nuran Şener'in Çocuk Eğitim Rehberi, Çocuk Eğlenceleri, Çocuk Elişleri, Çocuk Kahramanları, benim Okumayı Söktüren ve Sevdiren Çocuk Masalları kitabım övünerek okuyucuya sunduğumuz eserler oldu. 
Tarihi eserler alanında Rıza Nur'un 14 ciltlik Türk Tarihi ve Milli Kıyam’ı, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu'nun Sultan Abdülhamit ve Komitacılar'ı, Rahim Balcıoğlu'nun Fevzi Çakmak'ı, Lamartine Osmanlı Tarihi önemli eserlerimizdendir.
Batıdan seçmeler dizimizdeki Kavgam, Faşizm, Dokuz Gizli Dosya, Kızıl Karıncalar, Rusların Asya Siyaseti gibi fikri eserlerimiz de büyük ilgi gördü. 17 Baskı yapan Kavgam’ı, Alman hükümetiyle aramızda çıkan bir ihtilaf dolayısıyla şimdi yayından kaldırdık.
“Tam metin Dünya Klasikleri” dizimizde Rüzgar Gibi Geçti, Werther ve İnsancıkları yayınladık. Yukarıda da anlattığım gibi batı klasiklerini ilk olarak tam metin halinde Hilmi Kitabevi yayınlamıştı ve bu yayınevinin sahip olduğu haklar da şimdi bana aittir. Kısmet olursa yavaş yavaş tam metin klasiklere devam edeceğim. 
Bu arada Casson'un Başarı Kitapları'na da büyük önem veriyorum. Bu dizide 8 kitap yayınlamış durumdayız.
Benim son çalışmalarım arasında GÖZCÜ gazetesinde yayınlanan tarihi makalelerimden derlediğim Coğrafyada Tarih İzleri, Osmanlı Padişahları, Malta Sürgünlerinden Portreler, 150’liklerden Portreler, İttihatçı ve Nazi Çılgınlıkları gibi kitaplarım var.. 
Atatürk’ün NUTUK’unu günümüz Türkçesiyle sadeleştirdim. Atatürkü Seviyorum, Okumayı Öğreniyorum dizisinde ilk okul 1 ve 2. sınıf öğrencileri için el yazılı 12 kitap hazırladım. Orta öğretimler için yayınladığımız Atatürk setinde de 8 kitabım var. 
NUTUK sadeleştirmem hakkında, değerli gazeteci yazar arkadaşım Rahmi Turan Hürriyet Gazetesindeki 14 Ocak 2008 tarihli makalesinde uzun uzun bilgi verdi. O makaleden birkaç satır nakletmek istiyorum:
“NUTUK’ta Atatürk’ün kullandığı dil, söylendiği günlerde kolay anlaşılmaktaydı. Fakat bugünkü kuşak tarafından rahatlıkla okunup anlaşılması bir hayli zordur. 
Bu nedenle Türk çocuklarının kolaylıkla okuyup anlayabilecekleri bir dille sadeleştirilmesi gerekmekteydi. 
İşte bunu gazeteci arkadaşımız Yalçın Toker başardı. Gazeteciliğin yanı sıra yıllar önce Toker Yayınları’nı kuran Yalçın Toker bu kitabevi ile Türk kültürüne sayısız hizmet verdi. Şimdi elimde, onun tarihsel bir görevi yerine getirerek sadeleştirdiği NUTUK var. Bir defa daha okudum. Atatürk’ün amaçladığı anlamlara bağlı kalarak, uydurukçaya kaçmadan, herkesin anlayabileceği kelimeleri kullanarak değerli bir kitap meydana getirmiş. Yalçın Toker’in, günümüz Türkçesiyle sadeleştirdiği ve kitapta adı geçen bütün isimleri bir dizin halinde verdiği bu büyük eseri okumalarını her Türk’e tavsiye ederim.. Rahmi Turan” 
Ben de arkadaşım Rahmi Turan’a bu sözleri için teşekkür ederim.. 
Ben şu sıralar, Milli Mücadelede İç İsyanları baskıya hazırlamak ve Gazetecilik ve Kitapçılık Anılarım’ı yazmakla meşgulüm.
Neyse.. Şimdilik burada keseyim.. İlk fırsatta Toker Dergisi ve Meşale Dergisi gibi faaliyetlerimizi ve o dergilerde emeği geçenleri de anlatacağım. Y.T.
--reklam--
Yalçın Toker Kitapları - Eserleri
Atatürk'ün Kürt Politikası
Atatürk ve Milli Şiirleri
Atatürk'ün Açık ve Gizli Celse Meclis Konuşmaları
Yaralı Yürek
Kendi Anlatımı ile Atatürk'ü Hayatı
Atatürk Savaşlarda
Atatürk İstanbul'da
Atatürk ve Bayram Şiirleri
Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1
Atatürk'e Diktatör Diyenin...
Atatürk Muhaliflerinden Portreler 3
Atatürk Muhaliflerinden Portreler 2
Atatürk'ün Açık ve Gizli Celse Meclis Konuşmaları
Atatürk'ün Açık ve Gizli Celse Meclis Konuşmaları
Atatürk'ün Açık ve Gizli Celse Meclis Konuşmaları
Yaşar Kemal
Siz Ona Padişah Derseniz
--reklam--
Yalçın Toker Alıntıları - Sözleri
Ömer Lütfi Bey’in bu konuda uzayıp giden sözlerini buraya almak aslında yararsız ve gerek­sizdir. Pekii, buna rağmen, niçin buraya ayrıntılı biçimde koydun? diye soruluyorsa o zaman ceva­bım şöyle olur:
“O yokluklar ve acılar döneminin şartlarına ışık tutmak, günümüzde makam arabaları, maro­ken koltuklar, sekreterler, telefonlarla donatılmış milletvekillerine, Milli Mücadele günlerinde tram­vay pasosu peşinde koşan, lüks lojmanlarda değil 50 liraya kiraladığı tek odada oturarak bu Cum­huriyeti kurup kendilerine emanet etmiş olan bü­yüklerini hatırlayıp biraz düşünmelerine yardımcı olmak için..” (Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1)
Mustafa Kemal Paşa kısaca şöyle ce­vap verdi:
“Bizim İstanbul’da görüşme yapacağımız bir makam, bir Hükümet yoktur. İstanbul’daki Hükü­met de bütün,kutsal yerlerimizle birlikte İngiliz iş­gali altındadır. İstanbul’la anlaşabilmemiz için, ön­celikle düşmanı İstanbul’dan atmak gerekmektedir. Bu yüzden şu an için anlaşacak, anlaşmaya­cak bir şey yoktur. ” (Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1)
Kürtçede kullanılan kelimelerin büyük çoğunluğu Türkçe kökenlidir. (Atatürk'ün Kürt Politikası)
(*) Diyap Ağa (Diyap Yıldırım): Millî Mücadelede vatanın düşmandan kurtarılması ve milletin birliği için, mensup ol­duğu Ferhatuşağı aşireti ile birlikte millicilere katılan Diyap Ağa, 1852 yılında Çemişgezek'in Gözlüçayır Köyünde doğdu.
Sivas kongresini dağıtma göreviyle İstanbul’dan gönderilen Elazığ Valisi Ali Galip’e karşı çıkarak Mustafa Kemal Paşa’ya destek verdi. Birinci Büyük Millet Meclisi’ne Dersim (Tunceli) milletvekili olarak katıldı. Kitabın önsözünde de temas ettiği­miz üzere, Sakarya Meydan Muharebesi sırasında Yunan or­dusunun Ankara yakınlarına kadar gelmesi üzerine Meclisin Kayseri'ye taşınması sözkonusu olunca Diyap Ağa, “buraya savaşmaya mı yoksa kaçmaya mı geldik?" diyerek milletvekil­lerinin önüne geçmişti. (Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1)
Mehmet Şükrü (Koç, Afyon): “Efendim: yalnız gerçeklerden söz edeceğim için sözlerim pek acı olacaktır. Bu yüzden değerli üyelerin beni bağışla­malarını rica edeceğim. Bir ödenek ve yolluk mese­lesi için üç celse yaptık. Vatan ve milletin durumuy­la ilgili konuları böyle ses çıkarmadan dinleyip konuşabilmiş miydik? Üzgünüm ki onu görüşemedik.
Bunu görüştük.
Her iş bir bedel karşılığındadır, maaşlar da ve­rilen hizmetin karşılığıdır. Aldığımız karşılıklar bü­yüktür. Bize verilen ödenekle insan geçinebilir. Bu­nun azlığından, çokluğundan söz etmeyelim. Az çok ne ise yorganımıza göre ayağımızı uzatarak işi­mizi yapalım. Kendi ödenek ve maaşlarımızla uğra­şırken temsil ettiğimiz insanların hakkımızda ne düşündüklerini öğrenmeliyiz. Onlar daima bizlere sitem ediyorlar. Bu yüzden biz bir sene için bu öde­neği kabul edelim ve bununla yetinelim. İşlerimize bakalım, çalışalım.” (Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1)
Umutsuz İnsan, Korkunç İnsandır... (Yaşar Kemal)
“Savaşı biliyorum evladım. Yalnız insanlar değil, atlar, cümle mahlukat, kurt kuş, börtü böcek, kelebekler, arılar, ağaçlar, otlar, hava, su, su da kırıma uğruyor.” (Yaşar Kemal)
İkinci İnönü Savaşı günlerinde Yunan’lılarla işbirliği yapan Kürtler, Koçgiri isyanını başlattılar.. “Biz doğudan! Siz batıdan Ankara’ya yürüyelim!..” diyerek saldırdılar. İsyanı bastırabilmek için Yunan cephelerinde kanını ve canını vermekte olan kuvvetlerimizin zayıf düşmesi pahasına, bazı birliklerimizi Doğu’daki Kürt çetelerinin üzerine kaydırmak zorunda kaldık.. Bu isyanda Türk’e karşı Yunan’la işbirliği içine giren hâinler, daha sonra da Taşnak-Hoybun ortaklığında Ermenilerle ittifak kurdular. (Atatürk'ün Kürt Politikası)
Kara sevdalıları ayıran iflah olmaz! (Yaşar Kemal)
Bolşevikler Azerbaycan'a girer girmez üç, beş, on gün duruyorlar, adaletli davrandıklarını göster­mek istiyorlar, ama sonra Gence'de Ermenileri kış­kırtıyorlar. Onlar Bolşeviklerden bir kaç adam öldürüyor. Derken bir karışıklık, Nuri Paşa da Bolşevik­ler aleyhine bir eğilim gösteriyor. Her şey karmaka­rışık oluyor. Karabağ ve o yöresinde, on gün sonra da Bakü'de insanlar kesiliyor. Sonra 135 milyon al­rını da bankalardan alıp götürüyorlar. Niçin götü­rüyorsunuz? diye soruyorlar.
Diyorlar ki; Ruslar savaşırken siz para kazanı­yordunuz, bunlar Ruslarındır. Pencere perdesine varıncaya kadar söküp götürüyorlar. Orada İslam büyüklerinin ve benzerlerinin bütün malları da elle­rinden alınıyor... Özetle beyler, sonra oradaki bütün Ermeniden yine memur sıfatıyla alıyorlar, ne kadar memurluk varsa Ermenilere teslim ediyorlar.
Kongre sırasında Ruslar yapılan hatayı resmen Kongrede söylemişler. O Kongreye bir çok İslamcılar da gitmişti. Bizden elli altmış kişi gitmişti İslam dünyasının her tarafından da gelenler vardı. Onlar;
“Bizim son ümidimiz sîzsiniz, siz de eğer Ko­münist olursanız sizden bize hayır yoktur. Çünkü yarım milyon Türk kesilmiştir, yarım milyon da Türkistan'da kesilmiştir. Millî şar­kılar söyleyen Türkistan halkı isimleri belirle­nerek öldürülmüştür”, diyorlar.
Bugün yalnız Taşkent'te esir Türklerin açtıkları 54 okulun öğretmenleri sürgün edilmiş. Bizim Türk subayları kovulmuş, yerlerine Komünist öğretmen­ler getirilmiştir. Fakat bendeniz diyorum ki, bu meslek mensupları arasında Komünist yoktur.
Bizim Komünistler itiraf etmelidirler ki, geçen yıl Komünist değildiler. Ruslar tarafından aşılan­ mışlardır. Bu sekiz aylık bir Komünistliktir. Onun için onların inancını övemem.
Sonra efendiler; ben arkadaşlarımı onlardan ayrı tutar ve kendilerine saygı duyarım. Ben fikir üzerine konuşuyorum. Bugün bizi sarmış olan akım Rusların söylemleridir. Rus Ordusu sandığımız gibi değildir. Bunlarda savaş yeteneği yoktur. Azerbay­can cephesine gönderdikleri Ordunun da savaş ye­teneği yoktu. Ermenilerle savaşamadılar. Birtakım serseri ve savaş yeteneği zayf kişilerdi. Ermenis­tan’a Ruslar zor kullanarak giremedi. Elçilerini uzun süre Ermeniler kabul etmediler ve savaş yete­neğinden yoksun Denikin (Bolşeviklerle savaşan Rus Generali) ordusunu da mağlup edemediler. (Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1)
(*) Atatürk'ün Kurdurduğu Komünist Partisi: Rusya ile ilişkilerin yoğunlaşması üzerine gizli komünist faaliyetler de çok artmıştı. Bu arada Ankara’da Arif Oruç, Emekli Binbaşı Hacıoğlu Salih, Şerif Manatov’un kurucusu oldukları gizli Komünist Partisi kurulmuştu. Bir önlem olmak üzere Atatürk de yakın arkadaşları Tevfik Rüştü (Araş), Mahmut Esat (Bozkurt), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Kılıç Ali, Hakkı Behiç (Bayiç), İhsan (Eryavuz), Refik (Koraltan) gibi kişilere bir Komünist Partisi kurdurdu.
Bunun sebebini 31 Ekim 1920 tarihli telgrafında Ali Fu­at Paşa’ya şöyle anlatmıştı:
“Komünistliğin yalnız ülkemizde değil henüz Rusya'da bi­le uygulanmasına ilişkin açık görüşler ortaya çıkmış değildir.
İçimizden ve dışardan bir çok kişinin, çeşitli amaçlarla, bu akı­mı ülkemize getirdikleri görülmektedir. Bunlara karşı önlem alınamadığı takdirde, milletimizin muhtaç olduğu birlik ve hu­zurun bozulacağı görülmektedir. Bunun için en akılcı önlem olarak, aklı başında arkadaşlardan, Hükümetin bilgisi içinde bir Türkiye Komünist Partisi kurulması düşünüldü. Böylece ül­kedeki bu fikre yönelik bütün hareketleri kontrol ederek yarar­lı hâle dönüştürme olanağı bulunacaktır." (Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1)
İnsanIarIa oynamamaIı!

Bir yerIeri var,
bir ince yerIeri,
işte oraya değmemeIi…

Yaşar Kemal (Yaşar Kemal)
Müzakereler, Dr. Rıza Nur'un her zamanki alaycı ve mizah dolu söylediği şu sözlerle sonuç­landı: “Efendim kadınlar yalnız başına Kayseri’ye gideceklerse, kadınların halini bilirsiniz.. Acele edip kargaşa çıkaracaklar. Dedikoduculukları da cabası.. Gittikleri yerde de kargaşa çıkaracaklar, göçler olacak. Onun için herkes aileleriyle birlikte gitmeli­dir.”
Sonunda Meclis’in Kayseri’ye taşınmasının bir süre ertelenmesine karar verildi. (Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1)
Bozkır’da Zeynelabidin isimli irticacı, Konya’da vali Artin Cemal’in kışkırttığı Delibaş ve eşkiyaları, Bayburtta Şeyh Eşref, Sivas’ta Şeyh Recep, Düzce’de, Zile’de yobazlar isyan bayrakları açmışlar.. Postacı Nazım, Yozgatlı Çapanoğulları, Anzavur ve Kuvva-yı İnzibatiye isimli Halife Ordusu, Çerkez Ethem bu bozgunculuk hareketlerinin elebaşları olarak genç Türk Devleti’nin karşısına dikilmişler, hâinlikleriyle tarihe geçmişlerdir. (Atatürk'ün Kürt Politikası)
Ömer Lütfi Yasan (Amasya) özetle Kuva-yı Milliye konusundaki ba­kış açısını dile getiren şu konuşmayı yaptı:
“Efendim bilindiği üzere düşmanlarımız Müta­rekeden sonra bizi silahsız bir şekilde avlamak is­tediler. Biz sanıyorduk ki, Wilson prensipleri varlı­ğımızı ve bağımsızlığımızı koruyacak. Onun için Mütarekeyi kabul etmiştik. Fakat kabul ettiğimiz ağır şartlardan çok ileri gittiler. Üzerimize basarak, elimizi kolumuzu bağlayarak, silahlarımızı, toplarımızın kamasını, tüfeklerimizin düzeneğini aldılar.
Firar eden askerlerimizi izlememizi bile engelledi­ler. Böylece elimizdeki Bölüklerimiz, Kolordularımız birer iskelete dönüştü. Sonra Yunanlıların İzmir’i iş­gali gerçekleşti. İzmire çıkan Yunanlılar yerli Hristiyanlarla birlikte halkın hürriyetine, malına, canına en sonunda da ırzına saldırdılar. Eli kolu bağlan­mış, Ordusu yok edilmiş olan bu millet, bu ahlâk­sızca saldırılar karşısında eline silahını alıp ayağa kalktı. İşte Kuvva-yı Milliyenin oluşumu böyle baş­lamıştır. Tabii ki böyle on adam, yüz adam savun­maya çıkınca içlerinden kim daha cesur, kim daha iyi ise o başbuğ olur. İşte Kuvva-yı Milliye böyle ör­gütlenerek düşmana karşı çıktı. Bu örgütlenmeyi beslemek ve korumak için her yerde bu inancı taşı­yanlar iş başına getirildi Durum bu şekilde gelişti.
Sonunda bu inancı taşıyan kişiler Meclisi Mebusan’ın içine kadar el uzattılar. İstanbul’da Mec­lis’in devam etme olanağı kalmadı ve buraya kaçtı­lar. Millet de Yüce Heyetimizi seçti, gönderdi. Şimdi çok şükür Hükümet şeklini aldık. Meclisimiz var, Hükümetimiz var, Ordumuz var. Uğraşıldı ve bu al­tı ay içinde, eksikleri olmakla birlikte yoktan bir Or­du meydana getirildi. Düzenli Devletlerde vatan savunması kuşkusuz Ordunun görevidir.
Ordu ile Kuvva-yı Milliye arasındaki fark şudur: Kuvva-yı Milliye denilen topluluk inancı sağ­lam olan insanlardan oluşan cesur bir örgüttür.
Kuşkuları olanlar ve korkaklar oraya girmezler. Or­du ise, uzun süre talim ve eğitimden geçerek çok sı­kı düzen içine girmiş olan binlerce, yüzbinlerce kişi­ den oluşan bir örgüttür. İşi kolay değildir, orası can pazarıdır. İnsan ölüme seve seve gider derseniz, doğru değildir, gitmez. Fakat onu ölüme gönderen vatan sevgisi, arkadaş bağlılığı, yaşıtlarından utanmak gibi etkili bir çok duygular vardır. Yüzbin­lerce kişiden olan bir Orduyu bir birlik haline getir­mek, onları uzun süre tâlim ve terbiye etmek için iyi bir subay kadrosu, iyi ast rütbeli subayların varlığı gereklidir. Bu kadroyu sürekli arttıracağız. Hepimi­zin bu konudaki görüşümüz budur. (Atatürk Muhaliflerinden Portreler 1)
Ziya Gökalp, Kürt aşiretlerinin kökenleri, tarihleri, yaşadıkları coğrafyalar, dil ve kültürleri hakkında geniş araştırmalar yapmıştır. Bu araştırmaları sonunda elde ettiği bilimsel sonuçları Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler isimli kitabında toplamıştır... (Atatürk'ün Kürt Politikası)
"Hayat umutsuzluktan umut yaratmaktır." (Yaşar Kemal)
Sen iyi bir adamsın, o yüzden seni çok öldürmüşler (Yaşar Kemal)
Atatürk soğukkanlı ve tedbirli davranıyor, o günün yokluklar, zorluklar ortamında bölünüp, küçülmeyi değil, birleşip bütünleşerek daha da kuvvetlenmeyi istiyor, düşmana karşı daha güçlü çıkmanın plânlarını yapıyordu. (Atatürk'ün Kürt Politikası)
İşler altüst olabilirdi... O halde karar tehlikeyi göze alıp yola devam etmek. (Atatürk'ün Kürt Politikası)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/biyografi/yalcin-toker-kimdir-yalcin-toker-kitaplari-ve-sozleri)