Gözünüz Termometre’de olsun

Hepimizi sarıp sarmalayan değişim rüzgarı; önüne neyi aldıysa alıp süpürüyor. Dilimizi, tarzımızı, alışkanlıklarımızı ve hatta değerlerimiz bile bundan nasipleniyor. Adını artık dijital globalleşme koydukları bu meret toplumumuzu derinden etkilemiş/değiştirmiş/yozlaştırmış durumda.

KÖŞE YAZISI
PAYLAŞ:

Yolda bir büyüğün sırtındaki çuvalı gördüğünde koşarak evine kadar taşıyan nesil; 20 yıl gibi kısa bir sürede toplu ulaşım araçlarında bile yaşlısına yer vermeyen bir şekle evrildi.

Yapay ve sanal bir topluma dönüşmekten şikayet eden herkes, eskiye dair birşey arıyor halinden memnun bir şekilde.

İlk hayat bilgisi dersini sokaklarda öğrenen nesil; artık sosyal medyanın öğretileri ile büyüyor.

O güzelim mahalle kültürü, yerini sanal alem değerlerine bıraktı.

Bunu nasıl mı başardılar.

Hani meşhur kurbağa sendrom deneyinde olduğu gibi.

Deneyde sıcak su dolu bir kaba bir kurbağayı koyduklarında hemen zıplayarak kaçar kurtulur.  Mantıklı olan da bu. Çünkü kurbağa canı yandığı için can havli ile kendini kurtarma peşinde.

Bir de aynı kurbağayı aynı kapta ama soğuk suya koymuşlar.  Su soğuk ve hoşuna gittiği için içerisinde öylece kalır. Suyun sıcaklığını yavaşça artırıldığında kurbağa, vücut ısısı da arttığı için bunu fark edemez. Kurbağa, sıcaklığı hissettiği zaman ise artık çok geç kalmıştır.

Bu deneyde olduğu gibi yavaş yavaş enjekte ettiler kendi değerlerini.

Suyun ısındığını bir türlü fark edemedik.

Yeri geldi ideolojileri ile, yeri geldi sanatçıları, medyaları ile şimdiler de ise sosyal medya araçları ile suyumuzu kaynattılar.

İçinde bulunduğu değişimi algılayamayan kurbağa gibi toplum olarak farkında olmadan sinsice bir dönüşüme tabi tutulduk. Yaşantımızı, kırmızıçizgilerimizi, kültürümüzü, algılarımızı yavaş yavaş değiştirdiler. Bir yerden sonra dayatılanlar alışkanlık haline geldi bizde. Bunun için de suyun ısındığını haşlanmaya doğru gittiğimizi anlayamadık.

Mesela son süreçte hiç dikkat ettiniz mi?

Sosyal medyanın da etkisi ile toplumlarda artık kendine özgü farklı düşünenlerin sayısı tamamen azaldı. Tek tipe dönüştürüldük.  Kendimizi zihnen veya sosyal olarak yenileyemez hale geldik.

Birileri storylerde, durumlarda, hikayelerde önümüze ne koyduysa, onu görüyor, alıyor, okuyor ve zihnimize bilinçaltımıza yerleştiriyoruz. İşte bundan sebep milletin arasında hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük, densizlik artarken, aynı zamanda toplumun yaratıcılık, yenilenme, ilerleme olanakları da körelmiş oldu.

Bu yüzden de her zaman içinde bulunduğumuz durumun sıcaklığın ölçmek için arada bir termometrelerimizi kontrol etmek gerekiyor.  Haşlanarak ölmemek için bir bakıp, suyumuz ne kadar ısınmış, bunu görmemiz gerekiyor.

Sıcaklıktan patlamak üzere olmasına rağmen günümüz sanal dünyasının bataklığında halinden memnun olan toplumun termometresine bir şey yapamıyor olsak da kendi termometremizden gözümüzü ayırmayalım.

Termometrelerimizi kendimiz kontrol edelim

Kendimizi moda tabirle düzenli olarak checkup’dan geçirelim. Kendimize temel değer noktaları belirleyelim. Her zaman zinde tutacak referans göstergeleri belirleyelim.

En son uzakta olan bir akrabamızı/dost/sevenimizi ne zaman aradık? En son kendimiz için hangi iyiliğe imza attık? En son hangi kitabı ne kadar sürede okuduk?  En son kimseden habersiz kimi sevindirdik? … yine kendi eksiğimizi göz önünde bulundurarak soruları uzatılabiliriz. Bu sorulara cevabımız nedir ve ne olmalı, ne kadar olmalı?  Bunun gibi kriterleri belirleyebiliriz.

Sonra da değerlerimiz buharlaşıp gitmeden bunları periyodik olarak sıkça kontrol etmemiz gerekiyor. Buna da meteorolojinin bu aralar uyardığı hava sıcaklığı artışları da üzerine gelmeden hemen başlayalım diyorum…

“Estonya feribotu sendromu.”

Yazımı bir başka sendrom örneği ile bitirerek özellikle çocuklu aileleri uyarmak istiyorum.

Baş’takilerin kurtarıcı edaları ile değer yargılardan dem vurmalarına, ahlak dersi vermelerine, çocuklarınızı en iyi eğitim sistemi ile eğitiyoruz söylemlerine kanmayın lütfen. Çocuklarınız elinizden kayıyor! Başkalarının değerleri ile büyüyor haberiniz yok.   

Tıpkı 27 yıl önce Baltık Denizi’nde batan Estonya feribotunda yaşananlar gibi. Estonya’nın başkenti Tallinn’den İsveç’in başkenti Stockholm’e giden 989 yolculu feribot, kıyıya yakın bir mesafede su almaya başlar. Yan yatan feribot ağır ağır su almaya devam eder ve bir saat içinde batar. Denizcilik tarihinin en büyük facialarından birisi olan kazadan sadece 137 kişi kurtulur, 852 yolcu boğularak yaşamını yitirir.

Ölenlerin büyük çoğunluğu çok iyi yüzme biliyordur. Kafaları karıştıran sorun da buradadır. Çoğunluk çok iyi yüzücüyken, feribot da kıyıya bu kadar yakınken nasıl oluyordu da bu facia önlenememiştir? Neden insanların çoğunluğu kurtulmak için bir çaba içine girmemiştir?

Uzun incelemeler sonucunda ortaya şöyle bir tablo çıkar: Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başlar. Ancak bine yakın yolcudan sadece 137’si su almaya başlar başlamaz hemen feribotu terk eder. Geri kalan 852 yolcu ise gemi kaptanının “panik yapmayın dünyanın en güçlü feribotundasınız” sözlerine kanarak su boşaltma işlemini izler. Sular yükselip gemi ağır ağır batmasına rağmen yolcular gemiyi terk etmez. Feribotun su aldığını ve yan yatmaya başladığını görmelerine rağmen son saniyeye kadar batışı izler. Bu da bir başka sendrom olarak literetüre geçer; “Estonya feribotu sendromu.”

 

Nezir Güneş

Mardin Gazeteci ve Yazarlar Derneği Kurucu Başkanı Mardin Life Dergisi ve Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Şırnak AA-TRT Muhabiri 2000-2002 Şırnak İHA Muhabiri 2002-2004 Mardin İHA Temsilcisi 2004-2

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle