Her taşın farklı bir lisana döndüğü; Şehirde Bir Gün

Sokakların dar, gönüllerin zengin olduğu, farklı din, kültür ve inançların harmanlandığı, her köşenin buram buram tarih koktuğu, nice destanlara konu olan, dostluğun ve kardeşliğin simgesi Mezopotamya’nın incisi, dokusu ve mimarisi ile insanları masal dünyasına sürükleyen kadim şehir…

Ekim ayının sonlarına doğru, kasım ayını selamlamadan ziyaret ediyoruz Mardin’i.

3 saatlik yolculuğumuzun ardından şehrin ilk girişinde Mardin kalesi selamlıyor bizi, yavaş yavaş şehrin içine doğru giriyoruz . Bu kadim şehri dar sokaklardan dinleye dinleye ilerliyoruz.

Her sokağın farklı bir lisanı farklı bir hikayesi büyülüyor bizi…

Taş işçiliğinin yansıdığı dar sokaklardan geçerek girdiğimiz, Akad, Babil, Artuklu ve Bizans’ın mirasına ev sahipliği yapmış olan Mardin müzesinde mazinin zenginliklerini keşfetmeye başlıyoruz. Geçmişten kalıntıların hoş geldiniz deyişi ile tarih yeniden canlanıyor adeta.

Asur, Roma, Pers, Bizans ve Selçuklu komutanlarını arıyoruz kitabelerde, tarihi bir de onlardan dinlercesine …

Müzedeki yapıtları inceledikten sonra yavaş yavaş müzeyi terk ediyoruz farklı atmosferlerde nefes almak için. Bir taraftan öğlen ezanı diğer taraftan çan sesi eşliğinde dar sokaklar anlatıyor, biz dinliyoruz.

Şimdilik onlara veda edip her taşın farklı bir lisana döndüğü, ihtişamın ve zarafetin adresi Ulu Camiyi görme vakti. Kapıdan girişte bizi önce bir avlu selamlıyor. Şadırvandan, farklı yolculuklara davet edercesine akan su sesinin davetine icabet edip yavaş yavaş caminin içerisine doğru ilerliyoruz. Mimarinin zirvesine çıkarılan yapıya dokuna dokuna namaz kılacağımız yere varıp namazımızı kılıyor, duamızı da etikten sonra avludan görünen minaresi ile hasbihal edip yeniden farklı dünyalara gitmek için

yönümüzü çıkış kapısına doğru çeviriyoruz.

Bu sefer sokaklar Zinciriye Medresesine çıkarıyor bizi, uzun uzadıya merdivenlerden çıkıyoruz fakat kapısını misafirlere kapatmış. Uzaktan da olsa görüyoruz, tarihini işitiyor kulağımız, ne güzelde bakıyor ulu camiye sevdalı sevdalı...

Tarihi ile insanı girdabına çeken şehrin sokaklarında yürümeye devam ederken her sokakta bir mazi fısıldıyor kulağımıza.

Oyulan her taş bir sanatın eseri, bir mimarın uykusuz gecesi, gözünün nuru... Yıllar geçse de değişmeyen sokaklar, değişen yüzler; fakat samimiyet ve hissiyatın değişmeyen yüzü...Usulca çarşıya doğru çeviriyoruz çehremizi. Hafiften esen sonbahar rüzgarının dokunuşu ile uzaktan gelen insan sesleriniz sabunun ve kahvenin muhteşem kokusunu takip ederek sonunda varıyoruz o nezih kalabalığın içine .Çarşının içerisinde ilerken kalabalığın içinde adeta kayboluyoruz...

Çarşının girişinden başlayıp sonuna kadar karşılıklı dükkanlar… Kahve ,sabun, zeytin... rengarenk masal dünyasına girmiş gibi girdiğimiz her dükkanda. Mardin esnafının sıcakkanlılığıyla harmanlanmış güler yüzlülüğü karşılıyor bizi. Şehre girdiğimizden itibaren Mardinlilerin güler yüzlülüğü ve misafirperverliği peşimizi bırakmıyor zaten. Hele ki yabancıysanız, farklı diyarlardan gelmişseniz, sizi memnun etmek için ellerinden geleni yaparlar. Neleri var neleri yok vermeye hazırlar, yeter ki memnun ayrılın bu şehirden.

Hatta insanları farklı topraklara yerleşmiş olsa da insanlıkları ve yardımseverliklerinden ödün vermezler bunu geldiğim şehirde nice Mardinli öğretti bana.

Çarşıda girmediğimiz dükkan, gezmediğimiz köşe, tanımadığımız esnaf kalmadıktan sonra

acıktığımızı fark edip Mardin mutfağını tatmak için yönümüzü, methini çokça duyduğumuz Sultan Sofrasına çeviriyoruz, Girişte mekanın sahibi Ahmet amca karşılıyor bizi. Yerlerimize oturttuktan sonra yanımıza gelip Mardin’den, yemeklerinden bahsediyor. Gönül dostu, samimi ve dopdolu bir insan. Yemekler gelmeden bilgisiyle kültürüyle doyuyoruz. Mardin’e özgü ‘haşu’yu deniyoruz, yolunuz düşerse tavsiye ederim.

Mardin mutfağı gastronomi ağı içerisinde yer alıyor. Bol yağlı ve baharatlı yemeklere sahip. En çok kullanılan baharatlar içerisinde mahlep, pul biber, yenibahar, zencefil, kişniş ve tarçın bulunmakta. Mardin et yemekleri ile ön plana çıkmakta, genel olarak ise kuzu eti kullanılmakta. Oldukça zengin bir kültüre sahip olan Mardin mutfağı geleneklerini devam ettirmekte. Doğum, ölüm ,düğün vb. özel günlerde yöresel tatlarını öne çıkarmakta. Çeşitli dinlerin, törenleri için hazırlanan yemekler yöre mutfağını oluşturan öğelerden bazıları. Aynı zamanda çeşitliliği benimsemiş bir mutfak olduğunun kanıtı; kaburga dolması, sembusek, Mardin usulü dolma, kiliçe, fikrire, acin, aluciye...

Yemekler hakkında bilgi verdiğimize ve yemeğimizi bitirdiğimize göre Ahmet amca ile vedalaşıp yeni maceralara atılmak için yollara koyuluyoruz tekrar. Bu sefer yönümüzü kiliseye çeviriyoruz.

Yine dar ve taşlı sokaklara merhaba deyip kol kola girdikten sonra koyu bir sohbetle kiliseye doğru yürüyoruz, taşlar konuşuyor biz dinliyoruz… meğer ne acılar ne sevinçler ne gözyaşlarına şahit olmuşlar; farklı kültürlerden farklı milletlerden insanlara eşlik etmişler gidecekleri yere kadar. Bizi de gideceğimiz yere bıraktıktan sonra yoldaşlarıyla devam ediyorlar yolculuklarına ..

Varıyoruz kilisenin kapısına, çok durmayacağız zaten, iki rekat namaz kılıp çıkacağız :) Şaka bir yana da kapıda pastör karşılıyor bizi. O konuşuyor biz dinliyoruz. Mardinde kilise çoktur, farklı din ve inançları basar bağrına çünkü... Müslümanı, Süryanisi, Hristiyanı fark etmez.

Mardin Protestan Kilisesi, Mor Yusuf Kilisesi, Kırklar Kilisesi...

Bu yolculuğun ardında, yine sokakların eşliğinde, bu seferki durağımız Latifiye Camii. İkindi geçmeden varıyoruz, önce namazı kılıp daha sonra bilgi hazinemize yenisini eklemek için rehber Fatih’in peşine takılıyoruz, o anlatıyor biz dinliyoruz. Yansıyan suyun manzarasına aşık olarak kapıdan çıkıyoruz.

Yine taş duvarlar ve dar sokaklar bu yolculuğumuzda bizi hiç yanız bırakmıyorlar. Bu sefer usulca batan güneşin ardından doğan kızıllık eşliğinde, seyir terasında buluyoruz kendimizi.

Kalabalığın ardından manzaranın büyülediği Mardini bütünüyle görebileceğimiz, bir yanımızın Daruzaferan’a diğer yanımızın Ulu Cami’ye baktığı Mardin manzarasına karşı dumanı üstünde tüten çayla beraber dalıyoruz hayallere…

Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmiyoruz bile, masalın içinden uyanınca gece karanlığı çökmüş. Büyüsüne kapılıyoruz zarafetin ve ihtişamın ana vatanının…

Taş evlerin pencerelerinden yansıyan ışıkların koyu sohbetine bizde katılmak istiyoruz ama veda vakti gelmiş artık bu şehirden. Seyir tepesinden uzaklaşıp son kez çarşının gece manzarasını kazımak için zihnimize yola koyuluyoruz, bir elimizde Süryani çöreği bir elimizde kahve çarşının içinden arabaya doğru gidiyorken bir hüzün kaplıyor benliğimizi. Defalarca gelsek de hep ayrılıklarımız dumanlı olur bu şehirden... Veda etmiyoruz o yüzden bilakis tekrar görüşürüz :)

Mardin şehri bana şunu anlattı; kim olursan ol, hangi inanca sahip olursan ol, dilin, dinin, rengin fark etmeksizin, bir ananın evladını bağrına basması gibi sarıp sarmalar seni, değişmeyen şevkati ile. İki ayrı dünyası, bu dünyanın farklı evlatları, Kızıktepesi, Midyat’ı, Nusaybin’i, Dargeçit’i…

Mardin’de gezilecek o kadar yer keşfedilecek o kadar mekan var ki bunu bir güne sığdıramazsınız fakat kısıtlı vaktimize rağmen lisanımız döndükçe anlatmak istedik. Sürçülisan ettiysek affola. Bir dahaki Mardin gezisinde görüşmek üzere.

Remziye Başak Tuna Akan

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle