# Bulutları Delen Kartal - Sezai Coşkun Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Bulutları Delen Kartal kimin eseri? Bulutları Delen Kartal kitabının yazarı kimdir? Bulutları Delen Kartal konusu ve anafikri nedir? Bulutları Delen Kartal kitabı ne anlatıyor? Bulutları Delen Kartal PDF indirme linki var mı?  Bulutları Delen Kartal kitabının yazarı Sezai Coşkun kimdir? İşte Bulutları Delen Kartal kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/bulutlari-delen-kartal-sezai-coskun-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2023-06-30T04:00:12+03:00
- Güncelleme: 2023-06-30T04:00:12+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2023/06/30/sezai-coskun-kimdir-sezai-coskun-kitaplari-ve-sozleri-435158.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Mustafa Armağan 
 Yazar: Sezai Coşkun 
 Yayın Evi: Timaş Yayınları 
 İSBN: 9786051143675 
 Sayfa Sayısı: 320 
--reklam--
Bulutları Delen Kartal Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Cemil Meriç'in Dünyası kitabının ardından Meriç'e dair yine iddialı bir başucu kitabı... Çağımızın sancılı ve tutkulu düşünürlerinden Cemil Meriç'in külliyatı bugün için olduğu kadar gelecek için de gerçek bir kültür hazinesi niteliğinde. Yazdıklarını bile 'konuşarak' kaleme aldıran bu büyük usta, yakın tarihimizin tavan arasına itilmiş söyleşileriyle bu defa elinizdeki kitapta gerçekten 'konuşuyor'. Teyp bantlarında, gazete ve dergilerin sararmış sayfalarında unutulan konuşmaları, ders notları okuyucusuyla nihayet buluşuyor. 

"Antakya Lisesi'nden bir adam çıkıyor ve yalnız Avrupa kültürü üzerinde değil, Hind kültürü üzerinde de, sadece Batı klasikleri üzerinde değil, kendi klasiklerimiz üzerinde de hakkaniyetle durarak önümüze cömert kapılarını açıyor kültür ve düşünce dünyasının. Balzac ile İbn Haldun kol kola onda. İhvan-ı Safa, adeta risalelerini yeniden yazıyorlar onun kalemiyle. Ali Şeriati ve Bediüzzaman Said Nursi de, Victor Hugo ve Proudhon da, Marx ve Weber de, Tevfik Fikret ve Mehmed Akif de beraber, dostça geziniyorlar onun binbir çiçekle müzeyyen bahçesinde.
Böyle bir bahçeye ne zamandır hasret olan Türk okuru, yalnız bahçedeki çiçeklerden değil, bahçıvanın bilgili, bilge ve kararlı sesinden ve duruşundan da etkilenmiştir besbelli. Gerektiğinde muhatabının başına öfke dağları yığan, gerektiğinde Ganj kıyılarında hikmet fıçılarını delen bu adam, sıra haksızlıklara uğramış bir tarihe, bir medeniyete, yeryüzündeki en büyük medeniyet dediği “Osmanlı”ya geldiğinde adeta kanatlanıyordu. 
Üslubunun şimşeğinden yayılan kıvılcımlar atom parçaları gibi sayfaların arasına dağılıyor, sloganikmiş gibi görünen hikmet ve arzu yüklü cümlelerde soluğu alıyor ve yazılarını içenlerin kanına karışıyordu birkaç dakikada. Sonra damarlardan patlama sesleri duyuluyordu içten içe. İşte bu, halis muhlis Cemil Meriç üslubunun ta kendisiydi."
Mustafa Armağan
Bulutları Delen Kartal Alıntıları - Sözleri
Osmanlı'nın şerefi, büyüklüğü, haysiyeti ve zaferi İslam'ın eseridir.

Cemil MERİÇ
Cemil Meriç, yıkılan ve yok olmaya mahkum edilen bir medeniyetin küllerinden neş'et eden diriliştir.
İslâm öncesi dönem, belli bir zaman çerçevesine sığmayan bir destanlar çagı... Asırları kucaklayan bu döneme, Danilevsky ve Spengler'e uyarak kültür çağı da diyebiliriz. Kavim, kanından ve coğrafyasından gelen bütün vasıflarıyla kendisidir. Bir ciçeklenme, bir gelişme, bir dal budak salma, bir gururlanma devresi..
Çeşitli inançlar, çeşitli medeniyetlerle karşılaşan, iradesi çileler, zafer ve bozgunlarla bilenen bu genç ve yiğit soy, kemalini İslâm'da bulur. Yatağına sığmayan o coşkun seli, ulu bir ırmağa kalbeder İslâm. Gittikçe genişleyen, derinleşen, suladığı topraklarda medeniyetin altın meyvalarını oluşturan bir ırmağa...
Spengler'e sadık kalırsak İslâmiyet'e kadar uzanan çag, kültür çağıdır. Kalıplaşmayan, seyyal bir arayış, bir tomurcuklanış çağı.
Selçuklular devrini kültürle medeniyet arasında bir geçis merhalesi sayabiliriz.
Osmanlı'da kültür çağının bütün vaidleri gerçekleşmiş, tomurcuklar meyve olmuşlar. Artık karşımızda destan sabahları tahayyül eden, gözünü daldan budaktan sakınmaz delikanlılar değil, kan ve ateş imtihanından yüz akıyla çıkmış ve yüz akıyla çıkacak bir olgun insanlar topluluğu var, tarihe yön verecek bir toplum. Medreseleri, tekkeleri, asker ocaklar, esnaf teşkilatıyla girift ve yekpare... Tek kitap, tek düşünce, tek gönül, tek bayrak… Vahye dayanan bir medeniyet... Vahye, yani ezeli ve mutlak hakikate... Osmanlı’nın insanlığa en büyük armağanı, insanlığın ezeli rüyasını, yani insanı gerçekleştirmiş olmasıdır. İzm'lerin sezdiği, aradığı fakat bir türlü bulamadığı gerçek insanı.
Bu insan feragattir, sevgidir, anlayıştır, hamledir. Batı tefekkürü için insan tarihi, maymunun Tanrılaşmak için harcadığı cehidler tarihidir. Osmanlı insanı hiçbir zaman böyle bir vehim peşinde koşmadı. Kulların en şereflisi, yani eşref-i mahlûkat olmak ve nefsaniyetinden sıyrılarak, kâinat nizamı içinde yerini almak yetti ona.
Batı’nın bâtıllarıyla afyonlanan nesiller, bu büyük hakikate gözlerini kapamış. Türk'ün mimarı olduğu emsalsiz hamle ve eser medeniyetini, Avrupa'nın geveze ve dişi medeniyetiyle mukayeseye kalmışlardır. Bir kere daha hatırlatalım. Türk medeniyeti bir amel ve iman medeniyetidir.
"İslâm, bir nasslar bütünü değil, insanın olgunlaştıkça bir kere daha başvurup anlamağa çalışacağı bir esas hakikatler bütünüdür. Yani bir nevi anayasadır. Donmuş, bitmiş, son sözünü söylemiş bir kitap değildir Kur'an; seyyaldir, insanla beraber büyür, insanla beraber gelişir. Bütün büyüklüğü burada. Yani geometrik bir kitap değildir. Yaşayan, gelişen bir kitaptır. Kur'an'daki işaretler medeniyetler doğurmuştur. Yüzyıllardır birçok millete, bilhassa Osmanlı'ya kılavuz olmuştur. Kur'an biz geliştikçe gelişir, biz büyüdükçe büyür. Yani biz onda neyi ararsak, bir parça onu buluruz. Haddizatında bir medeniyet rehberi olarak ele alınmalıdır. Bin sene evvel ondan anladıklarımız arasında farklar vardır. Biz olgunlaştıkça, irfanımız arttıkça Kur'an da bize ona göre konuşur." Cemil Meriç
Günümüzün en büyük davalarından biri kültür emperyalizmi. Mesela yanlış konmuş. Kültür beşeri bir değerdir. İstismar hedefi güden telkin ve propagandaların adı ideolojidir, kültür değil. Kültür deyince, azıcık batılılaşmış bir münevverin aklına -meselâ Şerif Mardin'in- Beethoven, Bach, Leonardo da Vinci, Shakespeare gelir. Ne kadar lüks, ne kadar ince bir silahtır bu. Beethoven'i tanıyacaksınız ve emperyalizme kurban olacaksınız! Kim kurban olacak adam? Beethoven'i 40 milyonda kaç kişi tanıyabilir, kaç kişi zevk alır Bach'tan?

Emperyalizmin bu kadar transandantal silahlara ihtiyacı yoktur. Atom bombasıyla serçe avı! Bu manevi taarruzun önüne geçilemez, ancak tesadüfi hisarlar kurulabilir. Bunlardan birinci dildir. Dil, yani tefekkür. Dil, yani iman. Dil, yani bizi biz yapan bütün değerler. Sonra mensubu olduğumuz medeniyetin tefekkür abideleri. Tefekkürde gümrük olamaz. Bir tesiri başka bir tesirle önleyebiliriz. Pencerelerimizi bir düşünceye açalım, ama vakur, dimdik. Bütün milli ve insani değerlerimizin idrakiyle mağrur. Bu yabancı misafirlere layık oldukları şekilde ve misafir olduklarını bilerek istikbal etmek şartıyla.
Hatalar hakaretle düzeltilmez. Fedakarlık büyüğe düşer, büyüğe ve haklıya

Cemil MERİÇ
Tarihten kopan, mazisi olmayan, kendi kendine ihanet eden, mukaddesleri olmayan bir kalabalık insan vasfına layık değildir. Önce homo sapiens, yani düşünen insan… Düşünen insanın ilk vasfı homo moralis, ahlaki değerleri olan insan olmaktır. Homo faber (alet yapan insan), insanın en az insan olan türü. Bir insan cemiyeti değil, bir toz yığını haline geldik. Birbirini tahripten başka kaygısı olmayan bu şuursuz yığının belli değerler etrafında toplanması, hayatiyetinin biricik şartıdır. Bu değerler sun’i olarak imal edilemez. Tarihten alınır. Dilimizi kaybettik. Hürmet edilecek tek makam, tek kişi, tek mukaddes bırakmadık. Sanayileşmeden önce insanlaşmak zorundayız; insanlaşmak, yani birbirimizi sevmek. Düşünce hiçbir milletin inhisarında değildir. Cemil Meriç
insan mukaddesi olandır . Cemil Meriç
Efendim, son olarak şunu soracağım: Türk-İslam dünyasında fikri üretim asırlardan beri durmuş. Büyüyen, devleşen ve her gün bizi biraz daha tüketen, yutan problemlere ileri, yapıcı çözümler gelmemiş. Çözülmesi gereken temel problem bu sanıyorum. Bu konuda hareket noktamız ne olmalı, nasıl bir yol takip edilmeli sizce?

Yıllardan beri bu konular etrafında düşünenn bir insan olarak vardığım neticeleri şöyle hülasa edebilirim:

1- Batılılaşmak, Avrupalılaşmak, çağdaşlaşmak gibi maskaralıklarla alakamızı kesmeliyiz. Önce kelimelerden başlamalıyız işe. Biz ne geri kalmış, ne geri bırakılmış toplumuz. Dünya milletlerini ileri-geri diye zümreye bölmek hâmakatlerin en büyüğüdür. Bir kere bunu kabul edince Avrupa’nın mutlak vesayetine talip olmak mecburidir. Bugünkü toplumlar ikiye ayrılmıştır: sanayileşmiş, sanayileşememiş. Sanayileşmek insan saadetine ne getirmiştir ve getirebilir? Bu ayrı bir münakaşa konusu. Fakat yegâne ilmi tasnif sanayileşmiş-sanayileşmemiş tasnifi.

Çağdaşlaşmak ise kaypak, karanlık, murdar bir mefhum: ölçüsü yok, hudutları belli değil. Sanayileşmenin iyi tarafı hiçbir değer hükmü belirtmemesidir. Sanayileşmenin şimdiye kadar malum olan iki modeli vardır. Kapitalizmin, başka bir tabirle liberal dünyanın takip ettiği yol ve sosyalizmlerin temsil ettiği yol.

2- Sanayileşmek istiyorsak bu iki yoldan birini seçmek zorundayız. Yalnız, sanayileşmeyi yapacak olan insandır. Yani istihsalin en büyük gücü ve yegâne mimarı insan kal’asıdır. Önce bu kafayı yaratmak zorundayız. Tarihten kopan, mazisi olmayan, kendi kendine ihanet eden, mukaddesleri olmayan bir kalabalık insan vasfına layık değildir. Önce homo sapiens, yani düşünen insan… Düşünen insanın il vasfı homo moralis, ahlaki değerleri olan insan olmaktır. Homo faber(alet yapan insan), insanın en az insan olan türü.

Bir insan cemiyeti değil, bir toz yığını haline geldik. Birbirini tahripten başka kaygısı olmayan bu şuursuz yığının belli değerler etrafında toplanması, hayatiyetinin biricik şartıdır. Bu değerler sun’i olarak imal edilemez. Tarihten alınır. Dilimizi kaybettik. Hürmet edilecek tek makam, tek kişi, tek mukaddes bırakmadık. Sanayileşmeden önce insanlaşmak zorundayız; insanlaşmak, yani birbirimizi sevmek. Düşünce hiçbir milletin inhisarında değildir.

Kıta isimleri sadece coğrafyayı ilgilendirir. İnsanlığın maddi ve manevi fetihleri falan veya feşmekan ülkenin değil, insanoğlunun mâmelikidir. Avrupalılaşmak veya çağdaşlaşmak ilmin ve aklın fetihlerini benimsemekse hayhay. Ama Avrupa tarihi de cinayetlerle örülüdür. Bu cinayetlerin varisi olmak arzuya şayanmıdır? Israr ediyorum. Bu murdar kelimeleri üçten dokuza kadar boşalamayız artık. Türk’üz, İslam’ız, Asyalıyız. Bu vasıflarımızla sanayileşeceğiz. İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar. Ama belli bir mirasa uyarak. Bu inşânın malzemelerini tarih verir. Tarih reddedilmez.

3- Demek ki yapılacak ilk iş, kendimizi tanımak, zafer ve hezimetlerimizin muhasebesini yapmak, Türk insanının nasıl ve niçin yabancılaştığını tesbit etmektir. Bu tesbitin bize yüklediği ilk vazife, bu paramparça olmuş topluluğu tek millet halinde kaynaştırmaktır. Millet dilsiz, imansız ve tarihsiz olmaz. Bu itibarla bizi bekleyen büyük cihad, önce dilimizi, edebiyatımızı, mukaddeslerimizi içtimaileştirmektir. Biz istesek de, istemesek de sanayileşmeye mahkûmuz. Ama bu sanayileşecek ülke, üzerinde şuursuz bir kalabalığın, yani robotlaşmış esirlerin ülkesi mi olacak? Sanayileşmiş toplumların kamçısı altında çalışan bir ecinniler sürüsü mü olacağız? Yoksa tarihin en büyük medeniyetini yaratmış bir kavmin şuurlu, kaynaşmış fertleri mi? İşte bütün mesele bu.
Tarih, Tanzimat'tan başlayarak tepeden tırnağa değiştirilmelidir. Tarih kitapları Haçlıların en büyük zaferidir. Türk milleti, asıl ailesinden kaçırılmış bir çocuk gibidir. Çocuğu kaçıranlar, onun kendi asaleti, ailesi ve kökü hakkında bir şey bilmesi korkusu ile kendi hakkında bilgi elde edebileceği her yolu kapamak isterler.

Gerçekten biz tarihini çaldırtan yitik bir nesiliz. Ama daha acısı, yitiğimizin farkında değiliz. Farkında olmadığımız için de bir arayış içine giremiyoruz. Dolayısıyla A'rafta bir nesil olarak kimliksiz ve de kaçak yaşıyoruz.
Bulutları Delen Kartal İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Tarihten kopan, mazisi olmayan, mukaddesleri olmayan bir kalabalık, insan vasfına layık değildir. Düşünen insanın ilk vasfı ahlaki değerleri olan insan olmaktır.
Biz, bir insan cemiyeti değil bir toz yığını haline geldik. Dilimizi kaybettik, hürmet edilecek tek makam tek kişi tek mukaddes bırakmadık. Sanayileşmeden önce insanlaşmak zorundayız. insanlaşmak, yani birbirimizi sevmek.
...
Millet dilsiz, imansız, tarihsiz olmaz bu itibarla bizi bekleyen büyük cihat önce dilimizi, edebiyatımızı mukaddeslerimizi öğrenmektir. Sanayileşmiş toplumların kamçısı altında çalışan bir ecinniler sürüsü mü olacağız? Yoksa tarihin en büyük medeniyetini yaratmış bir kavmin şuurlu, kaynaşmış fertleri mi? İşte bütün mesele bu. (Biri-kim) 
"Antakya Lisesi’nden bir adam çıkıyor ve yalnız Avrupa kültürü üzerinde değil, Hind kültürü üzerinde de, sadece Batı klasikleri üzerinde değil, kendi klasiklerimiz üzerinde de hakkaniyetle durarak önümüze cömert kapılarını açıyor kültür ve düşünce dünyasının. Balzac ile İbn Haldun kol kola onda. İhvan-ı Safa, adeta risalelerini yeniden yazıyorlar onun kalemiyle. Ali Şeriati ve Bediüzzaman Said Nursi de, Victor Hugo ve Proudhon da, Marx ve Weber de, Tevfik Fikret ve Mehmed Akif de beraber, dostça geziniyorlar onun binbir çiçekle müzeyyen bahçesinde.
Böyle bir bahçeye ne zamandır hasret olan Türk okuru, yalnız bahçedeki çiçeklerden değil, bahçıvanın bilgili, bilge ve kararlı sesinden ve duruşundan da etkilenmiştir besbelli. Gerektiğinde muhatabının başına öfke dağları yığan, gerektiğinde Ganj kıyılarında hikmet fıçılarını delen bu adam, sıra haksızlıklara uğramış bir tarihe, bir medeniyete, yeryüzündeki en büyük medeniyet dediği “Osmanlı”ya geldiğinde adeta kanatlanıyordu.
Üslubunun şimşeğinden yayılan kıvılcımlar atom parçaları gibi sayfaların arasına dağılıyor, sloganikmiş gibi görünen hikmet ve arzu yüklü cümlelerde soluğu alıyor ve yazılarını içenlerin kanına karışıyordu birkaç dakikada. Sonra damarlardan patlama sesleri duyuluyordu içten içe. İşte bu, halis muhlis Cemil Meriç üslubunun ta kendisiydi."
Mustafa Armağan
Üstat Cemil Meriç' in Bu Ülke ile beraber beni en çok etkileyen kitabı. Meriç okumaya kesinlikle bu kitapla başlanmalı, Kitap Cemil Meriç'le beraber yapılan röportajların derlenmesi ile oluşturulmuş.Soru cevap şeklinde olduğu için çok akıcı, Üstatla yeni tanışmak isteyenler için giriş kitabı olarak tavsiye edebilirim. Kitabta beni en çok çarpan cümle, '' Meriç'in kimilerini paltosunu satarak aldığı on bir bin ciltlik kütüphanesindeyiz'' cümlesi . 11000 cilt ...doğudan batıdan, dünya kültür tarihini oluşturan her bir tuğladan nasiplenilmiş bir hayat.... (ÖMER CAN KOÇ) 
Cemil Meriç Osmanlı ile Türkiye arasındaki yetişen önemli münevverlerden birisidir. Doğup yetiştiği coğrafya Hatay'dır. O dönem için devlet olma tecrübesini yaşayan bir coğrafyanın çocuğudur. Dünyaya gözünü açtığı topraklarda Fransız kültürünün etkileri de hüküm sürmektedir. Cemil Meriç bu kültür katmanlarının ferdidir. Dili ağırdır, ilmi birikim gerektirir. Antik Yunan'dan, Hint kültürüne, Ziya Gökalp'e kadar pek çok konuyu yorumlar. Bu eser Cemil Meriç'in biyografisi olduğu kadar, fikri hayatını da aktarıyor. Bu kitapta kendisi ile yapılmış söyleşilerde var. Söyleşi metinleri Meriç'in diğer yazılarına göre daha sade ve akıcı. Ayrıca farklı kaynaklarda yazdığı yazıları da içeren bir Cemil Meriç derlemesi aynı zamanda. Keyifli okumalar dilerim (mustafa ak) 
Bulutları Delen Kartal PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Sezai Coşkun - Bulutları Delen Kartal kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Bulutları Delen Kartal PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Sezai Coşkun Kimdir?

--reklam--
Sezai Coşkun Kitapları - Eserleri
Bulutları Delen Kartal
Esir Şehrin Hür İnsanı Kemal Tahir
Bir Mutlak Avcısı A. Turan Oflazoğlu
--reklam--
Sezai Coşkun Alıntıları - Sözleri
Hatalar hakaretle düzeltilmez. Fedakarlık büyüğe düşer, büyüğe ve haklıya

Cemil MERİÇ (Bulutları Delen Kartal)
Osmanlı'nın şerefi, büyüklüğü, haysiyeti ve zaferi İslam'ın eseridir.

Cemil MERİÇ (Bulutları Delen Kartal)
insan mukaddesi olandır . Cemil Meriç (Bulutları Delen Kartal)
"İslâm, bir nasslar bütünü değil, insanın olgunlaştıkça bir kere daha başvurup anlamağa çalışacağı bir esas hakikatler bütünüdür. Yani bir nevi anayasadır. Donmuş, bitmiş, son sözünü söylemiş bir kitap değildir Kur'an; seyyaldir, insanla beraber büyür, insanla beraber gelişir. Bütün büyüklüğü burada. Yani geometrik bir kitap değildir. Yaşayan, gelişen bir kitaptır. Kur'an'daki işaretler medeniyetler doğurmuştur. Yüzyıllardır birçok millete, bilhassa Osmanlı'ya kılavuz olmuştur. Kur'an biz geliştikçe gelişir, biz büyüdükçe büyür. Yani biz onda neyi ararsak, bir parça onu buluruz. Haddizatında bir medeniyet rehberi olarak ele alınmalıdır. Bin sene evvel ondan anladıklarımız arasında farklar vardır. Biz olgunlaştıkça, irfanımız arttıkça Kur'an da bize ona göre konuşur." Cemil Meriç (Bulutları Delen Kartal)
Günümüzün en büyük davalarından biri kültür emperyalizmi. Mesela yanlış konmuş. Kültür beşeri bir değerdir. İstismar hedefi güden telkin ve propagandaların adı ideolojidir, kültür değil. Kültür deyince, azıcık batılılaşmış bir münevverin aklına -meselâ Şerif Mardin'in- Beethoven, Bach, Leonardo da Vinci, Shakespeare gelir. Ne kadar lüks, ne kadar ince bir silahtır bu. Beethoven'i tanıyacaksınız ve emperyalizme kurban olacaksınız! Kim kurban olacak adam? Beethoven'i 40 milyonda kaç kişi tanıyabilir, kaç kişi zevk alır Bach'tan?

Emperyalizmin bu kadar transandantal silahlara ihtiyacı yoktur. Atom bombasıyla serçe avı! Bu manevi taarruzun önüne geçilemez, ancak tesadüfi hisarlar kurulabilir. Bunlardan birinci dildir. Dil, yani tefekkür. Dil, yani iman. Dil, yani bizi biz yapan bütün değerler. Sonra mensubu olduğumuz medeniyetin tefekkür abideleri. Tefekkürde gümrük olamaz. Bir tesiri başka bir tesirle önleyebiliriz. Pencerelerimizi bir düşünceye açalım, ama vakur, dimdik. Bütün milli ve insani değerlerimizin idrakiyle mağrur. Bu yabancı misafirlere layık oldukları şekilde ve misafir olduklarını bilerek istikbal etmek şartıyla. (Bulutları Delen Kartal)
Cemil Meriç, yıkılan ve yok olmaya mahkum edilen bir medeniyetin küllerinden neş'et eden diriliştir. (Bulutları Delen Kartal)
İslâm öncesi dönem, belli bir zaman çerçevesine sığmayan bir destanlar çagı... Asırları kucaklayan bu döneme, Danilevsky ve Spengler'e uyarak kültür çağı da diyebiliriz. Kavim, kanından ve coğrafyasından gelen bütün vasıflarıyla kendisidir. Bir ciçeklenme, bir gelişme, bir dal budak salma, bir gururlanma devresi..
Çeşitli inançlar, çeşitli medeniyetlerle karşılaşan, iradesi çileler, zafer ve bozgunlarla bilenen bu genç ve yiğit soy, kemalini İslâm'da bulur. Yatağına sığmayan o coşkun seli, ulu bir ırmağa kalbeder İslâm. Gittikçe genişleyen, derinleşen, suladığı topraklarda medeniyetin altın meyvalarını oluşturan bir ırmağa...
Spengler'e sadık kalırsak İslâmiyet'e kadar uzanan çag, kültür çağıdır. Kalıplaşmayan, seyyal bir arayış, bir tomurcuklanış çağı.
Selçuklular devrini kültürle medeniyet arasında bir geçis merhalesi sayabiliriz.
Osmanlı'da kültür çağının bütün vaidleri gerçekleşmiş, tomurcuklar meyve olmuşlar. Artık karşımızda destan sabahları tahayyül eden, gözünü daldan budaktan sakınmaz delikanlılar değil, kan ve ateş imtihanından yüz akıyla çıkmış ve yüz akıyla çıkacak bir olgun insanlar topluluğu var, tarihe yön verecek bir toplum. Medreseleri, tekkeleri, asker ocaklar, esnaf teşkilatıyla girift ve yekpare... Tek kitap, tek düşünce, tek gönül, tek bayrak… Vahye dayanan bir medeniyet... Vahye, yani ezeli ve mutlak hakikate... Osmanlı’nın insanlığa en büyük armağanı, insanlığın ezeli rüyasını, yani insanı gerçekleştirmiş olmasıdır. İzm'lerin sezdiği, aradığı fakat bir türlü bulamadığı gerçek insanı.
Bu insan feragattir, sevgidir, anlayıştır, hamledir. Batı tefekkürü için insan tarihi, maymunun Tanrılaşmak için harcadığı cehidler tarihidir. Osmanlı insanı hiçbir zaman böyle bir vehim peşinde koşmadı. Kulların en şereflisi, yani eşref-i mahlûkat olmak ve nefsaniyetinden sıyrılarak, kâinat nizamı içinde yerini almak yetti ona.
Batı’nın bâtıllarıyla afyonlanan nesiller, bu büyük hakikate gözlerini kapamış. Türk'ün mimarı olduğu emsalsiz hamle ve eser medeniyetini, Avrupa'nın geveze ve dişi medeniyetiyle mukayeseye kalmışlardır. Bir kere daha hatırlatalım. Türk medeniyeti bir amel ve iman medeniyetidir. (Bulutları Delen Kartal)
Tarih, Tanzimat'tan başlayarak tepeden tırnağa değiştirilmelidir. Tarih kitapları Haçlıların en büyük zaferidir. Türk milleti, asıl ailesinden kaçırılmış bir çocuk gibidir. Çocuğu kaçıranlar, onun kendi asaleti, ailesi ve kökü hakkında bir şey bilmesi korkusu ile kendi hakkında bilgi elde edebileceği her yolu kapamak isterler.

Gerçekten biz tarihini çaldırtan yitik bir nesiliz. Ama daha acısı, yitiğimizin farkında değiliz. Farkında olmadığımız için de bir arayış içine giremiyoruz. Dolayısıyla A'rafta bir nesil olarak kimliksiz ve de kaçak yaşıyoruz. (Bulutları Delen Kartal)
Tarihten kopan, mazisi olmayan, kendi kendine ihanet eden, mukaddesleri olmayan bir kalabalık insan vasfına layık değildir. Önce homo sapiens, yani düşünen insan… Düşünen insanın ilk vasfı homo moralis, ahlaki değerleri olan insan olmaktır. Homo faber (alet yapan insan), insanın en az insan olan türü. Bir insan cemiyeti değil, bir toz yığını haline geldik. Birbirini tahripten başka kaygısı olmayan bu şuursuz yığının belli değerler etrafında toplanması, hayatiyetinin biricik şartıdır. Bu değerler sun’i olarak imal edilemez. Tarihten alınır. Dilimizi kaybettik. Hürmet edilecek tek makam, tek kişi, tek mukaddes bırakmadık. Sanayileşmeden önce insanlaşmak zorundayız; insanlaşmak, yani birbirimizi sevmek. Düşünce hiçbir milletin inhisarında değildir. Cemil Meriç (Bulutları Delen Kartal)
Efendim, son olarak şunu soracağım: Türk-İslam dünyasında fikri üretim asırlardan beri durmuş. Büyüyen, devleşen ve her gün bizi biraz daha tüketen, yutan problemlere ileri, yapıcı çözümler gelmemiş. Çözülmesi gereken temel problem bu sanıyorum. Bu konuda hareket noktamız ne olmalı, nasıl bir yol takip edilmeli sizce?

Yıllardan beri bu konular etrafında düşünenn bir insan olarak vardığım neticeleri şöyle hülasa edebilirim:

1- Batılılaşmak, Avrupalılaşmak, çağdaşlaşmak gibi maskaralıklarla alakamızı kesmeliyiz. Önce kelimelerden başlamalıyız işe. Biz ne geri kalmış, ne geri bırakılmış toplumuz. Dünya milletlerini ileri-geri diye zümreye bölmek hâmakatlerin en büyüğüdür. Bir kere bunu kabul edince Avrupa’nın mutlak vesayetine talip olmak mecburidir. Bugünkü toplumlar ikiye ayrılmıştır: sanayileşmiş, sanayileşememiş. Sanayileşmek insan saadetine ne getirmiştir ve getirebilir? Bu ayrı bir münakaşa konusu. Fakat yegâne ilmi tasnif sanayileşmiş-sanayileşmemiş tasnifi.

Çağdaşlaşmak ise kaypak, karanlık, murdar bir mefhum: ölçüsü yok, hudutları belli değil. Sanayileşmenin iyi tarafı hiçbir değer hükmü belirtmemesidir. Sanayileşmenin şimdiye kadar malum olan iki modeli vardır. Kapitalizmin, başka bir tabirle liberal dünyanın takip ettiği yol ve sosyalizmlerin temsil ettiği yol.

2- Sanayileşmek istiyorsak bu iki yoldan birini seçmek zorundayız. Yalnız, sanayileşmeyi yapacak olan insandır. Yani istihsalin en büyük gücü ve yegâne mimarı insan kal’asıdır. Önce bu kafayı yaratmak zorundayız. Tarihten kopan, mazisi olmayan, kendi kendine ihanet eden, mukaddesleri olmayan bir kalabalık insan vasfına layık değildir. Önce homo sapiens, yani düşünen insan… Düşünen insanın il vasfı homo moralis, ahlaki değerleri olan insan olmaktır. Homo faber(alet yapan insan), insanın en az insan olan türü.

Bir insan cemiyeti değil, bir toz yığını haline geldik. Birbirini tahripten başka kaygısı olmayan bu şuursuz yığının belli değerler etrafında toplanması, hayatiyetinin biricik şartıdır. Bu değerler sun’i olarak imal edilemez. Tarihten alınır. Dilimizi kaybettik. Hürmet edilecek tek makam, tek kişi, tek mukaddes bırakmadık. Sanayileşmeden önce insanlaşmak zorundayız; insanlaşmak, yani birbirimizi sevmek. Düşünce hiçbir milletin inhisarında değildir.

Kıta isimleri sadece coğrafyayı ilgilendirir. İnsanlığın maddi ve manevi fetihleri falan veya feşmekan ülkenin değil, insanoğlunun mâmelikidir. Avrupalılaşmak veya çağdaşlaşmak ilmin ve aklın fetihlerini benimsemekse hayhay. Ama Avrupa tarihi de cinayetlerle örülüdür. Bu cinayetlerin varisi olmak arzuya şayanmıdır? Israr ediyorum. Bu murdar kelimeleri üçten dokuza kadar boşalamayız artık. Türk’üz, İslam’ız, Asyalıyız. Bu vasıflarımızla sanayileşeceğiz. İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar. Ama belli bir mirasa uyarak. Bu inşânın malzemelerini tarih verir. Tarih reddedilmez.

3- Demek ki yapılacak ilk iş, kendimizi tanımak, zafer ve hezimetlerimizin muhasebesini yapmak, Türk insanının nasıl ve niçin yabancılaştığını tesbit etmektir. Bu tesbitin bize yüklediği ilk vazife, bu paramparça olmuş topluluğu tek millet halinde kaynaştırmaktır. Millet dilsiz, imansız ve tarihsiz olmaz. Bu itibarla bizi bekleyen büyük cihad, önce dilimizi, edebiyatımızı, mukaddeslerimizi içtimaileştirmektir. Biz istesek de, istemesek de sanayileşmeye mahkûmuz. Ama bu sanayileşecek ülke, üzerinde şuursuz bir kalabalığın, yani robotlaşmış esirlerin ülkesi mi olacak? Sanayileşmiş toplumların kamçısı altında çalışan bir ecinniler sürüsü mü olacağız? Yoksa tarihin en büyük medeniyetini yaratmış bir kavmin şuurlu, kaynaşmış fertleri mi? İşte bütün mesele bu. (Bulutları Delen Kartal)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/bulutlari-delen-kartal-sezai-coskun-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)