# Cennetteki Gölgeler - Erich Maria Remarque Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Cennetteki Gölgeler kimin eseri? Cennetteki Gölgeler kitabının yazarı kimdir? Cennetteki Gölgeler konusu ve anafikri nedir? Cennetteki Gölgeler kitabı ne anlatıyor? Cennetteki Gölgeler PDF indirme linki var mı?  Cennetteki Gölgeler kitabının yazarı Erich Maria Remarque kimdir? İşte Cennetteki Gölgeler kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/cennetteki-golgeler-erich-maria-remarque-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-06-13T20:00:20+03:00
- Güncelleme: 2022-06-13T20:00:20+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/06/13/erich-maria-remarque-kimdir-erich-maria-remarque-kitaplari-ve-sozleri-245739.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Erich Maria Remarque 
 Çevirmen: Saffet Günersel 
 Orijinal Adı: Schatten im Paradies 
 Yayın Evi: Everest Yayınları 
 İSBN: 9786051852119 
 Sayfa Sayısı: 472 
--reklam--
Cennetteki Gölgeler Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)

“Almanlar savaşı belki kaybedecekler ama Naziler değil. Naziler Mars’tan inmedi ki! Ama onlar Almanya’nın anasını bellediler,” dedi. “Sizin söylediğinize, Almanya’yı 1933’te terk edenler inanır belki. Topluma haykıran o kalın, o hunhar sesi radyoda dinledim ben. Bu artık bir partinin sesi değildi. Almanya’nın sesiydi.”

Savaşın ve göçmenliğin ruhunu en iyi yansıtan yazarlardan biridir Erich Maria Remarque. Birinci Dünya Savaşı’nı anlattığı ilk romanı Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ile okurlarını çıkardığı yolculuk, İkinci Dünya Savaşı’nın son dönemini anlattığı Cennetteki Gölgeler ile sona erer. Romanda, toplama kampından sağ çıkan, geçerli pasaportları olmadığı için ülkeden ülkeye kaçan, sonunda yolları Amerika’da kesişen mültecilerin tedirginlikleri, savaşın sonunu bekleyişleri ve hayata tutunma çabaları anlatılır. Amerika savaştan uzak bir cennettir, mülteciler ise sadece birer gölge…
--reklam--
Cennetteki Gölgeler Alıntıları - Sözleri
”hemen göze çarpan şeylerin hiç değeri yoktur. gerçek değeri olanlar, uzun süre bakılınca anlaşılır.”
”hemen göze çarpan şeylerin hiç değeri yoktur. gerçek değeri olanlar, uzun süre bakılınca anlaşılır.”

•
"Umut insanı daha fazla hasta eder. Bu, beyin ölmüşken kalbin hâlâ çarpması gibi bir şey."
Hep saklanmak zorunda kalan kimse, kalabalığı sever. Çünkü orada artık isimsizdir. Kimsenin dikkatini çekmez.
Hemen göze çarpan şeylerin hiç değeri yoktur...Gerçek değeri olanlar, uzun süre bakılınca anlaşılır.
"Sefalet, İnsanları birbirine kaynaştıran kaderden daha iyi bir yapıştırıcı."
"Van Gogh'u düşünsenize. Kendisi tek bir resim satamadı ve karnını zor doyurdu; oysa bugün antikacılar onun eserlerinden milyonlar kazanıyor. Bu hep böyle olmuştur. Sanatçı açlıktan ölür, satıcı kendine saray satın alır."
"... Sizin kafanızda paradan başka bir şey yok mu?"
"Cebimde olmayınca kafamda oluyor işte." :)
Kendimizi aşırı beğenmekle budalalık etmiş oluyoruz.
"Ne kadar korkarsan, o kadar çok hissedersin. Kimden korkar insan?"
"Kendinden. Kuruntu. Asıl başkasından korkmalı."
"Bu, büyük şehrin talihsizliği," diye mırıldandı. "Insan hiç yalnız kalamıyor."
Her an vedalaşır gibi yaşamalı, diye düşündüm.
"Tanrı sana paldır küldür gelmez, sakin sakin gelir; onun için ölüm kapını çaldığında kendini öylece bırak, içindeki ateş yavaşça sönüversin."
" Güzel insanlardan hoşlanırım ben. Onlara baktıkça bazen hüzne kapılırım".
"Neden?"
"Hep güzel kalmazlar da ondan. Bir kere hepsi yaşlanacaktır. Bu yüzden ille de güzel olmanın bir anlamı yok bence. "
--reklam--
Cennetteki Gölgeler İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Baş kahraman 'Robert' in ağzından 2.Dünya Savaşının sona erdiği sıralarda Amerika'da belirsiz bir şekilde hayata tutunmaya çalışan bir grup mültecilerin iç ve dış dünyalarına tanıklık ediyorsunuz.

Ama Remarque'ın Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve İnsanları Sevmelisin'i kadar güzel olmadığını da belirtmeliyim. Tabi okunmaya illa ki değer, ne haddimize Remarque için bir kelam etmek..

Saygılar :) (Dr Dormicum) 
İki dünya savaşının ruhunu tüm çıplaklığıyla yansıtan bir yazardır Remarque. Garp Cephesi ile başlayan savaş serüveninin ikinci ve son halkası olan Cennetteki Gölgeler, diğer romanların kazası niteliğinde olan unsurları kapsar. Korku, sığınış, intikam ve insan ruhunun dinamizmini oluşturan birçok yıkımı içerir. Nazi Almanya'sından Amerika’ya göç eden bir insanın hayat hikayesine ve savaşın sebep olduğu bunalımlara tanık oluruz.

Dünya savaşlarını gören, acıyı, bekleyişi ve tedirginliği tüm boyutuyla hissedip okura başarılı bir şekilde bu duyguyu geçiren bir yazarın gerçekçiliği, her şeyiyle esere yansıyabiliyor. Buruk bir hissiyat, son sayfa çevrildiğinde savrulmayla gerçekleşmiş oluyor; bu ölüm temasının katmanlı olarak kabul edilmesiyle, onu kabullenişin verdiği taşkınlıkla alakalı bir durum. Her an izleniliyor olma düşüncesiyle yaşamanın bilincinden yoksunluk; özgürlüğün kazanılması için yeni yerlere yapılan yolculuklarla giderilmeye çalışılır. Ancak hiçbiri anıları geride bırakmak için yeterli olmayacak, bir gölge gibi ayak basılan her toprak parçasında belirecektir.

‘Alışkanlık’ denilir, ‘insanın yapmaktan şevk duyduğu şeylerde bile toz izi bırakır.’ Ama onu fark etmemiz mümkün olamaz, zaten fark ettiğimizde alışkanlık olmaktan çıkar. Aynılık taşıyan hemen her şey nasibini alır buradan. İş, insanlar, meşgaleler, yollar, yemekler, kokular, aktiviteler, mekanlar, yapılar, sanat eserleri, filmler, müzikler, kitaplar… İstisna düşünme eylemini ayırabiliriz, düşündüğümüz oranda bizizdir ve farklılık yaratabilme gücüne malik olabiliriz ancak düşünüleni gerçekleştirememek, onu eyleme döken zeminin olmayışı, buna giden yolun insan iradesinden münezzeh oluşu, bir başka ifadeyle kendi fanusumuzdan çıkmamızın kimi zaman kendi elimizde olmayışı; ilahi kudretin, yaşanılan ülkenin, bulunulan çevrenin, gidilen yolun ve birçok şeyin aksülameli olduğu gerçeğiyle kabul edilebilir. Suçlayıcılığı tamamen ‘ben’ dışındaki erklere, otoriteye, hiyerarşiye, düzene vs boca ederek kaçınmayı tercih etmenin mevcut gerçeklikten saparak benlik gerçekliğine inanmak suçlayıcılığın yapay bir çeşidi olsa gerektir.

Karamsarlık ve dünyanın kötücüllüğünü aşılayan her kitapta çağın kötülüğünden, mutsuz insanlarla çevrili dünyadan yakınılarak bahsedilir, okura bulaştırılır. Mutsuzluğun ışık hızındaki bulaşıcılığı insan ilişkilerinin dışında kitaplarla da etkisini gösterir elbette. Bir Kafka okuru otoritenin insan üzerindeki etkilerini net çizgilerle öğrenebilir, bastırılma korkusunun gelgitli ruh halini duyumsayabilir. Bir Dostoyevski okuru ceza kavramının soyutlu olarak mükafata da dönüşebildiğini kavrayabilir, kendi benliğini tatmin ettiğini düşündüğü şeyin aslında ben’ine indirdiği bir balta olduğunun farkına varır. Göstergelerin mesajlarını takip ederek soyut olanı somutlaştırarak kendi biçimlendirmelerimizin basit sonuçlarına varırız. Anlamlandırılması güç olan metinler çevirmenin insiyatifine bırakılır ya da kendi tanımlamamız neticesinde berraklaşan halini alır.

İyi bir kalemin verdiği alımlamalar ne kadar olumlu olursa olsun, yaymış olduğu sisli hava bir noktadan sonra okurunu da içine hapsediyor, bilinçaltı istem dışı devrede kalarak oyunlar sergiliyor burada. Henüz yaşanılmayan hikayeler mukaddime mahiyeti kazanırken, hikayelerle eşleşenler insanın duygu durumunun birer tercümanı olabiliyorlar. Bu, insanın izlemesi gereken yola dair kitapların gösterebileceği küçük detaylar tabii ki. Kitapların tinsel ağırlığının gözden kaçan etkilerinden biri, okuma esnasının dışında insanı yakalamasıdır. Bu sızıntı kimi zaman canevine, kimi zaman düşünsel işlem ve olasılıklarla zihne girip kıstıran bir etki yaratıyor. ‘Edebiyat mutluluktur’ denilir evet ama daha çok mutsuzluktur aslında edebiyat…

Her çağın kendine özgü mutsuzluk vebaları var. Yaşadığımız coğrafyanın içindeysek bunu uzun uzadıya açmaya lüzum yok sanırım. Savaşı ve sefaleti en uçta yaşayan kimseleri görmek istiyorsak birkaç kuşak geriye bakmamız yeterli. Bizse o kabuk bağlanmış genlerin mirascısıyız sadece, yoktan var etmenin ne olduğunu yine en iyi kendi toplumumuzdan biliriz öyle sanıyorum ki. Yaşanılan her sıkıntı ve zorluğun ‘ait olduğum yere borcumu ödemeliydim’ düşüncesine adandığını duyarız, ki bunlar salt kitaplardaki hikayelerden ibaret değildir. Devam edebilmek için zor ile yaşamak gerektiğini, mücadelenin gücünü en iyi şifahi kültürün getirdikleriyle zaten az çok görmüş, duymuş ya da okumuşuzdur.

Bugün ise, o görev bilincinden çok farklı olarak, şeylerin küçük cazibeleri bile doyumlarımız için okşayıcı oluyorlar. Bulunulan yere ait olamama fikri tam olarak buradan çıkmakta: kendini gerçekleştiremeyen bireyin bağımlılıkların esiri olarak oyalanma arzusu, şeylerin fazlalığı, doymak bitmeyen ihtiyaçlar hiyerarşisi insanı savunmasız bırakan birer netice oluveriyorlar. Böylelikle insan kendi şemalarını doğru düzgün kavrayamadan her zaman fazlasını özümseme ihtiyacını bir şekilde tatmin etmiş, toplumdaki yoksunluğu görmezden gelerek sadece kendi ‘ben’inin doyumunu sağlamış olması onun için yegane etmen durumuna gelmiştir. İnsanın kendi ideasını gerçekleştirebilmesi için bulunduğu toplumu da tanıyor olması gerektiğini görüyoruz, bundan önce benliğin kazanılması, çağın şeyler bombardımanından kendini arındırarak, öncelikle ben bilincinde bulunmamız gerektiğini, vatanseverlikten daha fazla vatanperverliğin lüzumunun ehemmiyetini görüyoruz, bir kitapla bile olsa bu fikrin zihne uğraması önemli bir şey. Bunlardan katışıksız sayılamayacak bir şey varsa, o da yapılabileceklerin, hayallerin, malik olunan gücün gerçekleşecek zeminin kısıtlandığı, değerlerin hiçe sayılarak dürüstlüğün, iyi insan olmanın, liyakatin değersiz bir hale gelmesinin artık sorgulanmıyor oluşuyla , sahteliğin, sapkınlığın, yalakalığın, tek kullanımlılığın, tüketmenin, tükenmenin ve işgüzarlığın düçar haline gelinmiş olmasının, ahlaki değerleri taşıyanlar nezdince de kimseyi rahatsız etmiyor oluşunun dayanılmaz boyutudur.

Anıların peşini bırakmadığı bir kahraman. Yaşadıklarından kurtulmak için göçmenliği benimseyen bir Almandır Robert. Nazi’nin darbesini yedikten sonra intikam hırsı gittiği her yerde parlar. Anılarından kurtulmak için tüm çabalarını verir ama kurtulamaz. Bunun öz benliğini sarmaladığını bilerek gölgesiyle yaşamak zorunda kalır, geride bırakılanların bağışıklığını en derin biçimiyle duyumsar. Belki de arınmışlık korkusu bunu kendisine kabul ettirmesiyle açıklanabilir, daha kötüsünün olamayacağı düşüncesine gark olmasıdır özgürlüğün kapısını aralayan şey. Bu, bir Türk filminde yanlış teşhis konulan hastanın öyküsünü hatırlattı. Ömrünün 6 ay kaldığını bilmeden önce pısırık bir yapıya sahip olan karakter, teşhis konulduktan sonra ölüm korkusuyla birlikte farklı, emredici ve özgürleşen bir karaktere bürünmüştü. Çok fazla değer biçiyoruz belki de, şeylerin cezbedici olgularına, ilk anın, ilk tayfların, henüz tanımlanmamış olana merak ve zevk unsurlarını boca ederek heba ediyoruz. Ölüm teması bu sebeple özgürleştiricidir, şeyleri kenara atıp hakikat olgusuyla baş başa bırakır. Bu hakiki olguyu hatıra getiren etmenler olarak bir ülkenin ekonomik durumu, gelir dağılımı arasındaki uçurum, sapkınlık, vergiler, yaşam pahalılığı, adaletsizlikler, hak ve hürriyetlerin kısıtlanması, değerlerden uzaklaşma gibi toplumsal uçurumlar bu düşüncede başat olabilirler. Neruda’nın ‘yavaş yavaş ölürler’ dizelerindeki gibi bir durum söz konusu olur. Böyle bir nizam, hörgücüyle yaşamayı öğretebilir elbette. Ortalama 65 yıl yaşamanın bilincinde olan bir insanın bundan bağışık olmaması düşünülemez. Elbette övülesi değildir; yaşanılanların öğretisiyle ömrün sonunun aynı anda gerçekleşebileceğini düşünürsek süratle kovarız belki bu düşünceyi. Bir İskandinav ülkesinde sadece benliğe hizmet etmeyi, gerçek anlamda yaşam kalitesinin tadına varabilmeyi hayal eden bir düşünce biçimi de değil bu, ki böyle bir yaşamın tuzu eksik kalırdı. Huzur’u, Yaşamak’ı, eğin türkülerini, aşık veysel’i, fuzuli’yi, nef’iyi, Hafız’ı hiçbir zaman tanıyamamak, tanımlayacak duygulara sahip olamamak olurdu böylesi.

Bestseller romanlarında görebileceğimiz replik cümlelerini bu kitapta görebilmek mümkün. İnsanları Sevmelisin ve Tanrı’nın Gözdesi Yoktur’da da olan bir şeydi; kahramanın aforizma zemini için oluşturulan zoraki ve cılız olan karşıt görüşler dikkatli okurların gözünden kaçmaz. Gonçarov’un Oblomov’unda da bunu görebiliriz. “işte oblomovluk.” “oblomovluk bunu gerektirirdi işte.” minvalinde sonuca bağlanan yeni tanımlama yaratım cümlelerinin fazla kazası vardı. gonderi/65977964

Remarque’in Amerika’daki gündelik yaşamı yansıttığını ve etkisinde kaldığını düşünürsek bulunulan ülkenin cümlelere de yansıyabileceği gerçeğini biliriz. Her ne kadar savaş karşıtı kapitalizm düşmanı olsa da bu özdeşleşmeyi diğer kitaplardan ayırıcı bir şekilde görmek mümkün. Bir savaş yazarı diyebileceğimiz Hemingway’deki sadelik-kurgu ve üslup bakımından Remarque’ın gerisinde kalacak olsa da- anlatıcının devreye girişlerinde bile sarsılmaz. En azından Remarque kadar aforizma yaratımı fazla değildir ve iki yazar arasındaki kıyasta Hemingway’i daha biricik yapan unsur da tam olarak anlatıcının düşüncelerini tanımlamalara, aforizmalara hapsetmiyor oluşudur.

Her sayfada var olabilme mücadelesi; savaşa ve yıkımlara rağmen hayatı hissetmek, aşkın hissiyatına varabilmek… Rejim vandallığının katliamına katılan Alman toplumunun savaş bittiğinde her şeyi unutarak gündelik hayatlarına devam edebilme rahatlığının eleştirisi yer bulur satır aralarında.
gonderi/74862694 gonderi/74862854

Yahudiler’in rejime kolay teslim oluşlarında vuku bulan eleştirinin -Yahudi mağduriyetini temel almasa bile- örtük olarak yer bulduğu söylenilebilir. Kapitalizme boyun eğmeyen bir düşünce, Yahudiler’in Alman ekonomisine nasıl çöktüğünü, tefeciliğin ve faizin halkı boyunduruğuna aldığını detaylı olarak sunmuyor ne yazık ki. Remarque’ın kitaplarındaki genel muhafazakarlık algısı ise bu kitapla-cinsellik içeriğiyle- kırılıyor, mekanlar, içecekler, kadınlar ve şehirlerin detaylıca yer bulmasıyla savaşın diğer yüzünü satırlarda görmüş oluyoruz.

okumak da yetmez, çünkü: “akıl almaz gerçek dediğimiz şey, akıl almaz bir yalandan başka bir şey mi sanki?" sorusunun yaygınlığında 'ben' kalabilmektir asıl mesele. (Sergen) 
--reklam--
Cennetteki Gölgeler PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Erich Maria Remarque - Cennetteki Gölgeler kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Cennetteki Gölgeler PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Erich Maria Remarque Kimdir?
Erich Paul Remark Osnabrück'te Roma kilisesine bağlı katolik bir ailenin içinde doğdu. Babası Peter Remark bir basımevi ustasıydı. Osnabrück arşivlerinde bulunan nüfus kayıtlarına göre 17.yy'da ihtilalde katoliklere yapılan baskılar yüzünden Fransa'dan göç etmişlerdi. Önceleri Remarque olan soyisimleri Alman imlasına göre Remark olmuştu. Bir süre Münster Üniversitesi'nde öğrenim gördü ama 18 yaşında birçok kez yara aldığı I. Dünya Savaşı'na katılmak zorunda kaldı. Savaştan sonra öğretmenlik, taşçılık ve Berlin'de bir tekerlek firması için test sürücülüğü yaptı.

1929'da, Remarque'nin savaşın mutlak kötülüğünü 19 yaşındaki bir askerin gözünden anlattığı, en ünlü eseri, "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" (Im Westen nichts Neues) yayımlandı. Bu kitabın ardından savaş zamanı ve sonrasını yalın ve duygusal bir dille gerçekçi bir şekilde anlattığı başka eserleri de yayımlandı.
1931'de İsviçre'ye yerleşti. 1933'te, Naziler eserlerini yaktılar ve yasakladılar. 1938'de Alman vatandaşlığından çıkarıldı ve 1939'da Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. Hollywood'da tanıştığı Paulette Goddard ile 1958 yılında evlendi.

72 yaşında Locarno, İsviçre'deki Saint Agnese kliniğinde aylarca acı çektiği anevrizmadan dolayı öldü.

--------Eserleri 
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, (1929)
Dönüş Yolu, (1931)
Hayat Kıvılcımı, (1952)
Yaşamak Zamanı, Ölmek Zamanı, (1954)
Ölesiye Yaşamak, (1956)
İnsanları Seveceksin
Ana Baba Günleri
Üç Arkadaş
Lizbon'da Gece
Kara Dikilitaş
Zafer Takı
Cennetteki Gölgeler
Ufuktaki İstasyon
Vaat Edilmiş Ülke
Tanrı'nın Gözdesi Yoktur
Üç Yoldaş
Siyah Anıt
--reklam--
Erich Maria Remarque Kitapları - Eserleri
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Ciltli)
Zəfər Tağı
İnsanları Seveceksin
Ölesiye Yaşamak
Üç Arkadaş
Dönüş Yolu
Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı
Tanrının Gözdesi Yok
Lizbon’da Gece
Hayat Kıvılcımı
Cennetteki Gölgeler
Batı Cephesi ve Dönüş Yolu
Beni Sevdiğini Söyle
Жизнь взаймы, или У неба любимчиков нет
Sevmek ve Ölmek Zamanı
--reklam--
Erich Maria Remarque Alıntıları - Sözleri
"..Yaşamayı sürdürebilecek gücü yeniden toplayabilmek için çabuk unutmasını bilmek gerekirdi.." (Hayat Kıvılcımı)
"... mutsuzluk denilen şey günlük olaylardandır." (İnsanları Seveceksin)
Kaçağız biz. Kendimizden kaçıyoruz. Hayatımızdan. On sekiz yaşında idik; dünyayı, hayatı sevmeye başlamıştık, sevdiğimiz bu şeylere kurşun sıkmak zorunda kaldık. Patlayan ilk mermiler kalbimize saplandı. Çalışma, çaba, ilerleme kapıları kapandı bize. Biz bunlara artık inanmıyoruz. (Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Ciltli))
“Doğrulup kaçmak istiyoruz; hem de nereye olursa olsun.” (Batı Cephesi ve Dönüş Yolu)
"Herkesin kafasının içinde kendine göre bir işkence odası var." (Tanrının Gözdesi Yok)
Yanmak hiç bitmez ve insan yanar, yanar da yine ölmez. (Hayat Kıvılcımı)
Konuşmak, ardında mutluluk varsa iyidir, insana kolay geliyorsa ve canlıysa, akıcıysa iyidir; ama insan mutsuzsa sözcükler gibi nabza göre şerbet veren ve her an yanlış anlaşılabilecek şeyler ne işe yarardı ki? Durumu daha da kötüleştirirdi, o kadar. (Dönüş Yolu)
Umut etmek, sanıldığından çok daha acıklı bir sözcük... (Tanrının Gözdesi Yok)
Sana öyle çok mektuplar yazdım ki! Hep sana mektup yazdım. Hem de kalemsiz, kağıtsız. (İnsanları Seveceksin)
- Ömrün qısadır, bəs kimdir onu qısa edən? Onun qısalığını bilməyimizmi?! Bayırdakı pişiklər bilirmi ki, ömür qısadır? Bəs quşlar? Kəpənəklər? Onlar ömrü əbədi sayırlar. Bunu onlara heç kim deməyib! Bəs bizə niyə deyiblər?
- Bunun min cavabı var.
- Birini de!
- Ömür əbədi olsaydı, dözülməz olardı. Həyatda bədbəxtlik xoşbəxtlikdən çoxdur. Bizə mərhəmət göstərilib ki, ömür uzun sürməsin.. (Lizbon’da Gece)
İncəsənət hər kəsin çörəyi deyil. Onu başa düşmək, onun sehrinə əsir olmaq üçün fərqli bir düşüncənin, fərqli bir ürəyin sahibi olmaq lazımdır. (Üç Arkadaş)
"Uğursuzluk, bulaşıcıdır." (Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı)
"Söyleyecek çok şeyimiz var ve asla söylemeyeceğiz." (Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Ciltli))
Gözyaşları yanaklarından aşağı akıyor. Silmek isterdim, fakat mendilim çok kirli. (Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Ciltli))
Yeryüzünde en korkunç şeyin ne olduğunu bilir misiniz diye sorsam, ne derdiniz?

Aramızda kalsın, ben söyleyeyim; sonunda insanın her şeye alışması… (İnsanları Seveceksin)
Öldü getdi, birdən-birə, elə bil, heç sağ olmayıbmış. Ona baxdım və heç bir cavab tapmadım. Onu öldürdümmü, xoşbəxtmi etdim? Məni sevirdimi, yoxsa onun üçün lazım olanda dirəndiyi əl ağacımı idim? Cavab tapmıram. (Lizbon’da Gece)
Mezarlık hayatla dolu idi. Boğuk kahkahalar, bağırmalar sis içinde yükseldiler. Bütün sıralar işgal edilmiş gibiydi. (Üç Arkadaş)
“Hayata devam edebilecek kuvveti yeniden toplayabilmek için çabuk unutmayı bilmek gerekirdi.” (Hayat Kıvılcımı)
"Ne garip!
Gençliği bugüne dek hep bambaşka düşünmüştüm." (Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı)
Hayaller geçiyor gözlerimin önünden, durmuyorlar, sadece gölge ve hatıra bunlar. (Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Ciltli))

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/cennetteki-golgeler-erich-maria-remarque-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)