# Doğu Batı Arasında İslam - Aliya İzzetbegoviç Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Doğu Batı Arasında İslam kimin eseri? Doğu Batı Arasında İslam kitabının yazarı kimdir? Doğu Batı Arasında İslam konusu ve anafikri nedir? Doğu Batı Arasında İslam kitabı ne anlatıyor? Doğu Batı Arasında İslam PDF indirme linki var mı?  Doğu Batı Arasında İslam kitabının yazarı Aliya İzzetbegoviç kimdir? İşte Doğu Batı Arasında İslam kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/dogu-bati-arasinda-islam-aliya-izzetbegovic-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-07-01T19:00:04+03:00
- Güncelleme: 2022-07-01T19:00:04+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/07/01/aliya-izzetbegovic-kimdir-aliya-izzetbegovic-kitaplari-ve-sozleri-260008.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Aliya İzzetbegoviç 
 Çevirmen: Salih Şaban 
 Yayın Evi: Yarın Yayınları 
 İSBN: 9786055245818 
 Sayfa Sayısı: 368 
--reklam--
Doğu Batı Arasında İslam Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Çağdaş dünya, uzun zamandır süregelen ve sonu kestirilemeyen kesif bir ideolojik çatışmanın sahnesidir. Hepimiz bir şekilde bu çatışmalarla yüz yüzeyiz. Bu mücadele İçinde acaba İslâm'ın yeri neresidir? Bugünkü dünyayı şekillendiren süreçlerdeki rolü nedir? Doğu Batı Arasında İslâm tüm bu konuları geniş bir entelektüel ufuk içinde ele alıp cevaplandırmaya çalışıyor.

İnsanın yolculuğunun ilham ve hayret verici bir seklide bütünleştirilmiş bir analizi. Gücünün etki alanı, İslam'ın evrenselliğine ve güzelliğine canlandırıcı bir anlam veriyor.
Robin Woodsworth Carisen

Avrupa yüzyıllardır İslam'dan faydalanıyor, çoğunlukla da onay almadan ve karşılığında hiçbir sey vermeden. Simdi, Doğu Batı Arasında İslâm'm yayımlanmasıyla İslam'a borcunu ödemeye başladı.
Rasyonel, fakat duygulara hakaret etmiyor, bedeni kötülemeden ruhu yüceltiyor. Ancak onu bir sınır tası olarak ayrı tutan şey, tüm soylu fikirlerin doğasında bulunan bir tarzda ifade edilen doğaüstü bilgeliğidir. Şüphesiz, onun çağrısı zamanının ötesine geçecek, çünkü hayatı içine alıyor; ve hayattan daha mükemmel bir mevzu yok.
M. Tariq Quraishi

Aliya İzzetbegovic kendi rotasını çiziyor; cüretkâr ama büyüleyici.
-D. S. Balic-

Bir başyapıt; zaman, içindekileri teyit edecek.
-Prof. İsmail R. Al-Faruqi-
(Tanıtım Bülteninden)
--reklam--
Doğu Batı Arasında İslam Alıntıları - Sözleri
"İnsan tüm ilimlerin onun hakkında söyleyebildiklerinden daha fazladır."
Ey teslimiyet, senin adın İslam'dır!
..Hayatın içinde, hırçın düşmanlığa rağmen, fikirlerin birbirinden ödünç alındığı bir süreç akmaktadır..
Medeniyet öğretir, kültür aydınlatır.
Gelecek için ve insanlığın pratik gayeleri için İslam ,beden ve ruh ahenginin ve bu ahengi bozacak değil, sürdürecek yasalar ve toplumsal, siyasi kurumlar üzerine temellenmiş bir toplumun taşıyıcısı olacak insanı inşa etme çağrısıdır.
Kur'an edebiyat değil, hayattır.
Ruh ebedidir;insan ise,zamanla sınırlanmıştır. Ve bu zaman içinde ihmal edilemeyecek bir vazifesi vardır.
İnsan neden yıldıza, taşa, nehire, kısaca her şeye hayat ve şahsiyet vermek istemiştir?Niçin farklı bir şekilde değil de , dünyayı tam da bu surette görmüştür? Medeni insan, bunun aksine, neden her şeyi nesnelleştirmeye, şahsiyetsizleştirmeye, biçimsizleştirmeye, anorganik ve mekanik olana indirgemeye meyillidir?Binlerce yıldır bizler, tabiatıni ve kökeni bilmeden ilkel insanların bu kabuslarından kurtulmaya çalışıyoruz.(( Bu yüzden kendimizi okuyamıyoruz))
Uğrunda yaşamaya değer her şeyin adıdır İslam.
Hayat, onu ne kadar anladığımızdan bağımsız bir gerçekliktir.
Uygarlık kadını hayranlık ve kullanım objesi yapmış; fakat takdir ve saygıya layık tek şey olan şahsiyeti ondan alınmıştır. Bu durumla her gün biraz daha fazla karşılaşıyoruz. Fakat, bilhassa çeşitli “Miss”lerin seçimlerinde ve manken veya fotomodellik gibi kadınlara mahsus mesleklerde bu keyfiyet apaçık ortaya çıkıyor. Burada kadın artık insan denilen şahsiyet değildir. Olsa olsa “güzel hayvan’dan biraz daha fazladır.
"Tanrı yoksa insan da yoktur" İnsan yoksa, hümanizm içi boşaltılmış kuru bir laftan ibarettir.
--reklam--
Doğu Batı Arasında İslam İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Yirminci yüzyılın en önemli düşünür ve devlet adamlarından biri olan Aliya İzetbegoviç, "Doğu Batı Arasında İslam" adlı bu başyapıtta, zihnimizde standartlaşmış, içi boşaltılmış birçok kavramı yerinden sarsarak bizi bunlar üzerinde yeniden düşünmeye sevk ediyor.

Yaratılış ve Evrim, Kültür ve Medeniyet, Toplum ve Topluluk gibi iç içe geçmiş, ayrıştırılması gereken birçok karşıt kavramı dualistik eksende derinlemesine analiz ederek bir bilinç ve farkındalık yaratmaya çalışıyor. Bu sayede Batı'nın domine ettiği, özellikle sömürgecilik lokomotifiyle gelişen Avrupa Aydınlanması ve ardından gelen Sanayi Devrimi ile birlikte Modernitenin ortaya koymuş olduğu evrensel paradigmaları ve modern tarih yazılımını da kritize ediyor.

Aliya hayatı totalde üç temel dünya görüşü üzerinden değerlendirir. Bunlar Dinî (özel anlamda Hristiyanlık dini), Materyalist ve İslâmî dünya görüşleridir. Dinî görüş yalnızca ruhun mevcudiyetini, materyalist görüş salt maddenin mevcudiyetini kabul ederken İslâmî dünya görüşü ruhu ve maddeyi birlikte ele alır. Bunlardan birinin yadsınması hâlinde bir diğerinin de anlamsız olacağını vurgular. Bu arada İslâm hakkında yapılacak tanımların ve yorumların oldukça önemli olduğunu zirâ İslâm ve İslâm dünyasının donmuş ve statik bir yapıya sahip olmadığını, her asrın kendi içindeki dinamizmine bağlı olarak  yeni bir dil oluşturulup İslâm'ın yeniden yorumlanması gerektiğini ifade eder. Aslında Aliya bu kitapta bunu gerçekleştirmiştir. Kendisinin de ifade ettiği üzere bu kitap "İslam'ın günümüz neslinin konuştuğu ve anladığı dile 'tercüme edilmesi' çabasıdır."

İslâm gerek Hristiyanlık gerek sosyalizm gibi ideolojilerin insanlığa sunduğu hakikatleri reddetmez bilâkis bu doğrular üzerinde ısrar eder değilse zaten İslâm da bütünüyle hakikî sayılamaz ancak o, hiçbir ideoloji ile entegre edilemez. İslâm, mevcut tüm ideolojilerin, felsefe ve düşünce sistemlerinin üstünde çok daha kuşatıcı niteliklere sahiptir. İnsanın bağlı olduğu dünya görüşü, hayatı için nasıl bir yön tayin edeceğini de belirliyor bundan dolayı bu husus oldukça önemli.

Kitabın ilk bölümünde Evrim ve Yaratılış konusunu Darwin ve Michelangelo üzerinden mütalâa eder. Bilim; insanın, aşkın bir gücün vasıtası olmaksızın zoolojik bir süreç sonucu mutasyona uğrayarak oluştuğunu ve 'güçlü olanın hayatta kaldığı' görüşünü savunur. Buna göre insan bir yerde doğanın çocuğu konumundadır. Din ve sanat ise bilimin aksine insanın ilahi bir dokunuşla, ani ve sancılı bir şekilde oluştuğunu, insanın dünyaya düşüşünü ve onun doğayla karşılaşmasını bizlere aktarır. Aliya, Sistine Şapeli'ndeki Michelangelo'nun ünlü tavan freski "Cennetten Kovulma, Adem'in Yaratılışı ve Altar" örneğinden hareketle sanatın hangi kaynaktan ilham aldığını sorgular, bunun ancak ilahi bir kökeni olduğuna ve sanatçıların da yarattıkları eserden yola çıkarak bir yaratma eylemine tanık olduklarına işaret eder. İnsanın Darwin'in ortaya koyduğu şekliyle evrim sonucu oluşması tasavvuru, onu yalnızca dışsal, özü olmayan, biyolojik bir varlığa indirgenmesi anlamına gelir ki bu ruhun inkârı demektir. Şayet insan yaratılmış ise içsel, biyolojik varlığının dışında ikinci bir boyutu olan yani ruha ve öze sahip bir varlık olur ve insanı asıl anlamlı kılan da bu ikinci boyutudur.
Hayvanlar içgüdüleriyle hareket eder ve menfaat gözetirler insanlar ise faydacılıktan uzak ahlâkî çizgilere bağlıdırlar. İnsanın birtakım ahlâkî kaidelere uygun hareket etmesi her ne kadar onun etkinliğini azaltan ve hayvana göre dezavantajlı olmasını sağlayan nedenler olarak görülse de insanın hayvana galip gelmesini sağlayan kıyaslanamaz zekâsı ve buna koşut başka kabiliyetleri mevcuttur. Ancak bilimin iddia ettiği üzere insan ile hayvan arasındaki temel farklılıklar insanın zamanla zekâ, dik yürüme, ellerinin gelişmesi, alet yapımı ve kullanımı gibi kazanımlarıyla ortaya çıkmamıştır bu farklar daha üst seviyede dinî, ahlâkî ve estetik boyutta kendisini gösterir bu da tarihte ilk kült, ilk resim ve ilk tabunun ortaya çıkışına tekabül eder.

İnsanın varoluşu hakkında; kıymet, haysiyet, şahsiyet, mesûliyet, ahlâk, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, hak ve hukuk mefhumlarından bahsedeceksek bu ancak ve ancak insanın bir Tanrı tarafından yaratıldığına inandığımız takdirde anlamlı olacaktır zirâ bu değerler "Tanrı nezdindedir" ve insanın maneviyâtına yani öz benliğine aittir aksine inandığımız vakit insanın zoolojik bir evrim sonucu, doğal seleksiyonla "güçlü olanın hayatta kaldığı" bir sistemde bu kavramların hiçbiri önem arz etmeyecektir ve insan burada hiçbir ilke gözetmeden, ahlâkî kaygı gütmeden yalnızca doğaya uyum sağlayarak hayatını idame ettirecektir. Bunun yanında ırksal, etnik veya sınıfsal kökenli pek çok eşitsizliğe maruz kalacaktır.

Kültür ve Medeniyet bölümüne geldiğimizde ise Aliya'nın, artık neredeyse birlikte tanımlanan bu iki kavramı bambaşka zeminlere oturtarak incelediğini görüyoruz. Kültür, devamlı kendini geliştirmeyi, daha iyi bir insan olmayı salık verirken medeniyet mütemadiyen üretmeyi, işlemeyi ve bu sayede doğaya hâkim olmayı telkin eder. Medeniyet, insanın sürekli olarak üretim ve tüketim döngüsü içerisinde olmasını şart koşar bu durum insanın özgürlüğünü kısıtlar ve insanı bağımlı hâle getirir. Kültür ise insanın fazlalıklardan kurtulup iç özgürlüğüne kavuşmasını hedefler. Medeniyetin vazgeçilmezi olan okullar hümanist, iyi, dürüst, prensip sahibi bireyler yetiştirmekten ziyade bilimsel disiplinlerden ibaret ihtisasla, toplumsal mekanizmaya kökten uyum sağlayacak insanlar yetiştirir bu şekilde kişiler gitgide şahsiyetlerini kaybeder, toplumda anonim bireyler hâline gelirler. 

Aliya sanatın ve ahlâkın bizatihi dinden neşet ettiğini vurgular. Sanat, insanı ve yaratılışı yansıtan bir ifade biçimidir ve insanın öz benliğine yani ruhuna hitap eder. Sanat, bilim gibi gözlem, deney ve analize dayanmaz sanatın rasyonel bir mahiyeti yoktur o, akılüstüdür. SSCB döneminde uygulanan reformlara bakılırsa materyalizm ve türevi olan diğer düşünce sistemlerinin sanatı ideolojik bir aygıt olarak kullandıkları görülecektir. Bu, sanatçının özgürlük alanını kısıtlayan bir durumdur dolayısıyla ortaya konulacak olan eserin özgünlüğünü de ortadan kaldırır. Diğer taraftan ahlâkın da fonksiyonel ve akılcı bir tarafı olmadığını dile getirir Aliya. Tanrı'nın ve ebedî bir hayatın mevcut olmadığını düşündüğümüz takdirde ahlâkın da bir anlamı olmaz. Ateist olan bireylerdeki ahlâk anlayışı da din üzerinden temellendirilir. Bu din, sonuçta inançsız birinin bile yaşadığı süre boyunca tüm çevresinden, ailesinden, edebiyat gibi sayısız kaynaktan gelen, geçmişten aktarılan ve kayıtsız kalamayacağı bir dindir ve kişi ahlâkî kazanımlarını bu yolla elde eder.

Ahlâk fenomeni bilimsel öğretilerden çok daha kapsayıcıdır bu bağlamda tıpta görülen bazı uygulamaların teknik anlamda bilimsel olmakla birlikte uygulama noktasında ahlâkî problemler olduğuna dikkat çeker. Suni döllenme, öjenik kısırlaştırma, ötenazi, kürtaj gibi uygulamalar görünürde mantıklı ve rasyonel gibi dursalar da ahlâkî açıdan sakıncalıdırlar neticede tıbbın imkanları hiçbir şekilde "insan haysiyeti"ni zedeleyecek ölçüde kullanılamaz, kimse birinin hayatını sonlandırma noktasında karar verici yetkiye sahip değildir. Burada insanı sadece biyolojik bir varlık olarak gördüğümüzde bu ifadeler oldukça absürt olacaktır ancak insanın bir ruhu, manevî bir boyutu olduğuna inandığımızda bir mânâ taşıyacaktır.

İslâma göre hayat; insanın sevinçleri ve kederleri, doğruları ve yanlışları, şüphe ve yanılgıları, başarı ve başarısızlıklarıyla dolu inişli çıkışlı şekilde ilerleyen bir "dram"dır. Medeniyet ise hayatı "ütopya" olarak tasavvur eder. Burada insanın iç dünyasına, iyi ve kötü gibi değer yargılarına yer yoktur. İnsanlar burada durmaksızın bilimsel ve teknik mekanizmayı inşa etmek ve geliştirmek için işlev görür, çalışırlar. Bu kurgu ise insanın özgürlüğüne doğrudan müdahale demektir, her insan hür bir şekilde duymaya, düşünmeye ve davranmaya meyillidir onu bu denli kısıtlayan, bireyselliğini hiçe sayan, toplumun tektip üyesi haline getirmeye çalışan her sistem yanlış öncüllerden hareket eder. Aslında bugün materyalizmin ve benzeri ideolojilerin varmak istediği nokta tam da bu gibi görünüyor yani mekanik, şuursuz ve kusursuz hizmet görecek bir insan prototipi yaratmak.

İslâmiyet genel itibariyle tarihte son semavî din olarak kabul görür ancak Aliya bir anlamda dini, sona mahkûm etmiş olan bu anlayışa itiraz eder bu sebeple Hz. Muhammed'den önce (Hristiyanlık ve Yahudilik'i kapsayan dönemler) ve Hz. Muhammed'den sonra olmak üzere İslâm tarihinin iki planda teşekkül ettiğini dile getirir. Daha sonra dejenere olan Yahudilik ve Hıristiyanlık inançlarına değinir. Yahudilik yüzünü tamamen dünyevi olana çevirmiştir. Cennetin burada, bu dünyada vadedildiği görüşündedir. hatta materyalist, pozitivist ve bilime ait olan birçok fikir Yahudilik menşeilidir. Hristiyanlık'ta ise dinin tektanrıcı yapısına tezat olan "teslis"e vurgu yapar Aliya. İncil'e göre Tanrı Baba'dır ve o sadece insan ve ruhun rabbi olarak görülmektedir dünyaya hükmeden ise şeytandır. Hristiyanlar, Hz. İsa'nın vahiy olarak getirdiği öğretilerden de Tanrı'nın oğlu İsa çıkarımını yapmışlardır.

İslâm, yüzünü dünyevî ve uhrevî olana çevirebilen iki kutuplu birliği temsil eder nitekim İslâm'ın beş şartında da bu durumu gözlemlemek mümkün. Namaz kılmadan önce alınan abdestte hijyen ve namaz sırasındaki hareketlerde bir disiplin esastır bu sayede ibadetin, ruhsal ve bedensel yönü birbirinden ayrılmaz. Zekât, gönüllülük kaydıyla yokluk sıkıntısında olanlara maddi yardımda bulunan kişilerle, yardım eli uzatılan kişiler arasında manevî bir bağ kurulmasını sağlar. Aliya'nın ifadesiyle "Zekât yukarıdan aşağı doğru akan bir mülk nehridir, fakat aynı zamanda gönülden gönüle, insandan insana inen merhamet ve dayanışma ruhudur." İslâm'ın şartlarından biri olan şehadetin şahitler önünde getirilmesi manevî bir topluluğa bağlanılacağının işaretidir bu da Tanrı-insan ilişkisinin yanı sıra insanla toplum arasında hukukî bir bağ kurulduğunu bildiren bir durumdur. Oruç, yalnızca şahsi bir ibadet değil müslümanlar arasındaki uyumun ve birliğin tezahürüdür. Hac ibadeti de dinî bir ritüel olmasının yanında siyasi toplantı yahut ticarî fuar olarak da görülebilir.

İnsan da fıtrat olarak dualistik bir yapıdadır onun hem bir ruha hem bir bedene sahip olması bunu gösterir. Bu şekilde İslâm, insanın hayvanî arzularla ahlâkî gayeleri arasında bir denge kurmasını sağlar. Onu tam anlamıyla "insan"a dönüştürür.

Hukukun İslami Doğası başlıklı bölüme geldiğimizde Aliya'nın hukuk sisteminin ancak ilahi bir çerçevede olduğu müddetçe mümkün olacağını anlattığını ve nedenleri ile açıkladığını görüyoruz. Din, hak ve menfaati birlikte öncelerken sosyalizmin haktan ziyade menfaati önemsediğini dile getirir. Suça yönelik verilmiş olan cezanın bir caydırıcılığı veya toplum açısından ibretlik bir tarafı olamaz yalnızca gayriinsani bir şekilde suçu işleyerek kaybettiği insanlığını, kati bir ceza bedeliyle ona geri kazandırmak mümkün olabilir.

Aliya çağdaş dünyayı hâkimiyeti altına alan fikirlerin (Marksizm, Sosyalizm, Komünizm) ve dinin (Hristiyanlık) prensipte tutarlı olsalar da pratikteki uygulamalarının oldukça tutarsız olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Hristiyanlık dininin kurumsallaşması, kutsal bekâret kavramı yerine evliliğin kabul görmesi, mülkiyet, iktidar, eğitim ve bilime karşı ılımlı yaklaşımı vesaire bu dinin zamanla nasıl deformasyona uğradığına dair örneklerdir. Farklı değişim tezahürlerini materyalizmde de görmek mümkün; ahlâk, sorumluluk, adalet, özgürlük gibi teoride materyalizmle hiç ilgisi olmayan manevî kavramlar kullanılır. Bu, mevcut doktrinlerin ve dinin uygulama noktasında tıkandıklarını, kendi teorileri üzerinden bir çıkış yolu bulamayacaklarını anladıkları anda ürettikleri "kitle dini ve kitle materyalizmi"dir. 

Son tahlilde İngilizlerin bir orta yol bulma konusunda başarılı olduklarından bahsediliyor. Özellikle Bacon'un (Arapların öğrencisi olarak bilinir) kurduğu düşünce sisteminin buna çok büyük katkısı olmuştur Aliya'ya göre. Roger Bacon bilimsel ve dinî bakış açısını bir dengede tutmuştur bu sayede Kıta Avrupasında din-devlet ilişkilerinin çok katı bir şekilde ayrılmasını sağlayan sekülerizm İngiltere'de aynı etkiyi yaratamamıştır kezâ Kıta Avrupasının geçmiş tecrübelerine baktığımızda özellikle mezhep savaşları sebebiyle daha sert kırılmalar yaşandığını gözlemliyoruz. Anglosakson tarihinde ise her zaman daha soft daha yumuşak geçişler olduğu görülüyor bundan dolayı orta yolu bulma temayülü her zaman İngilizlerde daha başarılı sonuçlar vermiştir. Din ile yönetim konusunda Kıta Avrupası aynı başarıyı sergileyememiştir.

Ancak bu temayüller her ne kadar başarılı gibi olsalar da zaruren ortaya çıktıkları ve tutarsız oldukları aşikârdır. İslâm ise bilinçli bir şekilde "iki kutupluluk prensibi" ile tüm insanlığa hitap eder.

Lider Aliya'nın hayatı incelendiği vakit söylemi ile eylemi arasında nasıl bir uyum, korelasyon olduğu açıkça farkedilecektir nitekim onun savaş dönemindeki uygulamaları, bu ve diğer kitaplarında da aktarmış olduğu, kendi inanç ve kabullerinin pratiğidir bir bakıma. O, İslâm'ın her zaman sorgulayabilen, eleştirel düşünebilen, cesur ve isyankâr ruhlara ihtiyacı olduğunu dile getirir. Bu kitapla da kendi inanç dinamiklerinden kuvvet alan, konfor alanından çıkıp hayatın hakikatiyle yüzleşen daha aktif bir insan modelinin ortaya çıkmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. (esra) 
Güneşin Battığı Yerde Sıcaklık Yine Güneştendir: .
Öncelikle Ketebe yayınlarını tebrik ederim. Kitabı orjinal dili Boşnakçadan dilimize çevirerek mükemmel bir iş çıkarmışlar. Biliyorsunuz kitabın daha önce ingilizceden çevirilmiş bir baskısı vardı. Çevirinin çevirisi olduğu için dili çok kötüydü. Bu kitap ise harika olmuş, tekrardan tebrik ederim.

Izzetbegoviç bana göre 20. yy.'ın en büyük İslam düşünürlerinden birisi. Şahsen bana "Okuduğun yazarlardan birisini seç, öğrencisi olacaksın" denilseydi Izzetbegoviç benim için kesinlikle çok güçlü bir seçenek olurdu.

Kitaba gelirsek; öncelikle ağır bir kitap. Mevzuları anlayabilmek için batı felsefesi, dünya tarihi, medeniyet tarihi, sosyoloji, Marksizm ve darwinizm'e biraz hakim olmak gerekiyor. Verdiğim konulardan anlaşılacağı üzere muhtevası çok geniş. Izzetbegoviç kitabına İslam, materyalizm ve Hristiyanlığın bakış açılarındaki farkları bizlere izah ederek başlıyor. Materyalizmin aslında insanı bir canlı olarak değil çeşitli ihtiyaçları olan üst düzey bir hayvan olarak gördüğünün altını çiziyor. İlerleyen bölümlerde ise medeniyet ve kültür ayrımını görüyoruz. Burada eğitimin işlevi üzerinde çok güzel durulmuş. Ayrıca Izzetbegoviç medeniyetin ruh hastalıkları ile beraber seyrettiğini bizlere çeşitli örnekler ile anlatıyor ve Marksizm'in ve tüketim kültürünün iddia ettiğinin aksine insanın ihtiyaçları karşılanıp konforu sağlanınca mutlu olmadığına parmak basıyor. Bilahare sanatın ve ahlakın kökenini dinde bulan Izzetbegoviç'in bu alanlarda verdiği örnekler ve gözlemleri oldukça ikna edici. Okurken özellikle darvinist görüş ile ahlak arasında dilemmayı mükemmel yakaladığını düşündüm. Ütopyanın ve ilmin bireyi, insanı değil insanları incelediğini dolayısıyla toplumu öne alıp, önemsediğini söyleyen yazar kültürün ve dramın ise insanı ve aileyi temele aldığını söyleyerek kitabın ilk bölümünü bitiriyor. İkinci bölümün başlarında İslam açısından çeşitli gözlemlerine yer veren bilge kral ileri sayfalarda da üç din ve materyalizmi birbirleri açısından kıyaslıyor. Doğrunun itidalde olduğunu söyleyen yazar İslamiyet'i bu açıdan met ediyor. Bilhassa Hristiyanlığın insan fıtratına uyumsuz bir din olduğu İslam'ın ise bu açıdan çok daha başarılı olduğunu çünkü ne ifratta ne tefritte yer aldığını izah ediyor. Avrupa devletleri arasında da ise İngiltere'nin bu orta yola yapısı ve sistemleri itibariyle en yakın devlet olduğunu nitekim İngiliz düşünürler ile İslam düşünürleri arasında bağlantı kurulabileceğini söyleyerek ve "Ey teslimiyet senin adın İslam'dır" diyerek kitabını bitiriyor.

Açıkçası farkındayım kalitesiz, birbirinden kopuk bir inceleme oldu. Nitekim zaten kitap da benim 1-2 sayfada izah edebileceğimden daha derin. Ayrıca bende de kitabın reklamını hakkıyla yapabilecek kadar beceri yok. O yüzden okuyanların affına sığınıyorum :)

Velhasıl, harikulade bir kitap. Okuduğum en iyi on kitap arasına rahatlıkla girer. Kesinlikle okunmasını tavsiye ediyorum. (Behzat Aktura) 
Kitabın ilk 100 sayfasını sanıyorum okumadım içtim. Dünya görüşlerini üçe ayırması (din, materyalizm,İslam) efsaneydi bence. Daha sonra istatistiklerin başladığı zaman benim de esas mücadelem başladı. Bu kişisel bir sorun tabiki. Ben bu tarz istatistik yarıştırmaları özellikle kitap atmosferinde sevmiyorum. Tabiki anlatılmak isteneni anladım, katılıyorum ama öyle işte. Yalnız Aliya okuyup bu tarz yorumlar yapacak cesaret de gördüğünüz gibi şu an ben de var: Cahil cesareti işte... Bu arada kitaptan daha çok beni etkileyen şey ise, canım Aliyamın bu kitabı gencecik yaşında yazması ve hapse girme sebebi olması. Biz nerede hata yapıyoruz da gençlerimiz ve bizler bu kadar boş gezer olduk! (Büşra Özdemir) 
--reklam--
Doğu Batı Arasında İslam PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Aliya İzzetbegoviç - Doğu Batı Arasında İslam kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Doğu Batı Arasında İslam PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Aliya İzzetbegoviç Kimdir?
Alija İzetbegović (Boşnakça söyleyişi: [alija izɛtbɛɡɔʋitɕ]; d. 8 Ağustos 1925 - ö. 19 Ekim 2003), Boşnak devlet adamı ve bağımsız Bosna-Hersek'in ilk cumhurbaşkanı.

Doğumu ve Yetişmesi
Alija İzetbegović, 1925'te bugün Bosna-Hersek'in kuzeybatısında bulunan Bosanski Samac kasabasında Dünya'ya geldi. Ailesi İslâmi duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzetbegović, İslam karşıtı ve Müslümanları Avrupa'ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı.

Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslami konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dini konuları tartışmak amacıyla Mladi Muslimani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

II. Dünya Savaşı Yılları
İzetbegović'in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum hâline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline uğramıştı. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman askerlerinin de desteğinden yararlanarak Bosna'da 100.000 Müslüman'ı öldürdüler.

Komünist Rejim
13 Ocak 1946'da Yugoslavya yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmi statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna-Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam'a karşı bir savaş başladı. İzetbegović, İslami faaliyetleriyle tanındığından ve ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949'da İslamcılık suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

İzetbegović'in sıkıntıları 1953'te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslami konularda kafa yormaya, fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

Tito'nun 1974'te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dini kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslami uzlaşıya zemin hazırladı.

İzetbegović'in İslami Manifestosu
1980'de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzetbegović'in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslami Manifesto" adıyla yayınladı. İzetbegović'in daha önce 1970'te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983'te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hâkim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegović'i Avrupa'nın ortasında radikal İslami bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzetbegović, mahkeme önüne çıkarılıp 'hakim sistemi değiştirmek ve Bosna-Hersek'i İslami devlete dönüştürmek için çalışmak'la itham edildi ve yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Fakat bu mahkumiyet onun kitabının bütün Bosna'da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı hapiste olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

Hapis Yılları
Yargıtay kararıyla daha sonra mahkûmiyet süresi 11 yıla indirildi. 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

Beş yıllık hapis süresi (1983-1988) İzetbegović'in hayatında önemli etkiler yaptı. Hapiste düşünmeye, fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade etmeye çokça fırsat buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı hapse atılması olması, onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun hapiste olduğu dönemde yıllarını verdiği "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. İzetbegović, bu kitabıyla İslam'ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı hedefliyordu.

Siyasi Mücadele

Alija İzetbegović'in 1997 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri ziyareti
İzetbegović, hapisten çıktığında Dünya'da komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya'da da eski federatif yapının korunması konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme konusunda etkin siyasi yarışlar başlamıştı. Alija İzetbegović de Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti'nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek'te 5 Aralık 1990'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak lideri Alija İzetbegović cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA'nın girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı elde etti ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.

Bağımsızlık Dönemi
1990'lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Özerk cumhuriyetler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8'i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa'nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu'nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askeri destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek'in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslüman'ı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslami izler taşıyan tarihi eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı.

Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994'ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek'teki iç savaşın aldığı can sayısı 250.000'i, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Alija İzetbegović çok büyük askeri güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi.

Dayton Anlaşması
Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine Müslüman halklar grubu sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden gençler direnişçiler soykırıma dur demek için bu ülkeye gitti. Direniş ve savaş aynı zamanda Bosna-Hersek Müslümanları arasında İslami bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna-Hersek Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz kalan Bosna-Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmadı. Katliamın son raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş şartları karşısında İzetbegović, önüne konulan anlaşmayı kabul etmiştir. Çünkü savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabileceğini düşünüyordu. Neticede 1995'te ABD tarafından dayatılan Dayton Anlaşması'nın imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna-Hersek topraklarının % 51'ini Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'unu da Bosna-Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri, aynı zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.

Bosna-Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa'nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.
--reklam--
Aliya İzzetbegoviç Kitapları - Eserleri
Özgürlüğe Kaçışım
Tarihe Tanıklığım
İslami Yeniden Doğuşun Sorunları
Doğu Batı Arasında İslam
Köle Olmayacağız
Konuşmalar
İslam Deklarasyonu
Kendi Kaleminden Aliya İzzetbegoviç
Geleceği Yenilemek
Bosna Mucizesi Konuşmalar
İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri
Aliya İzzetbegoviç Serisi
Islam Between East and West
--reklam--
Aliya İzzetbegoviç Alıntıları - Sözleri
İslami yeniden doğuş, Müslüman kadınlara ne kadar yardımcı olursa, Müslüman kadınlar da bir o kadarını ve daha da fazlasını İslami yeniden doğuş için yapacaklardır. (İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri)
Devrimler bazen bir milletin bilgeliğini, bazen de kendine ihanet ettiğini gösterir. (İslam Deklarasyonu)
Çocukluk, insanoğlunun yeşerdiği tohumdur. (Bosna Mucizesi Konuşmalar)
All man's failures are either because of the religious denial of man's biological needs or the materialistic denial of man's spiritual desires. (Islam Between East and West)
Bir ulus savaşın pençesinde inlerken bir soru kaçınılmazdır: Önlenebilir miydi? Bu örnekte cevap: Slovenya ve Hırvatistan ayrılıncaya dek önlenebilirdi; sonrasındaysa önlenemezdi.

Bu ikinci cevap sadece kısmen doğrudur. Bu iki cumhuriyetin önceki ortak devletten ayrılmalarından sonra bile barış korunabilirdi fakat yalnızca kapitülasyon koşuluyla. Bosna ve Boşnaklar açısından bu, Büyük Sırbistan'ın parçası haline gelmek ve Karadzic ve Milosevic'in mutlak ve değiştirilemez otoritesini kabul etmek anlamına gelecekti. Ve kölelik bütün sonuçların en kötüsüdür, savaştan bile daha kötüdür. (Tarihe Tanıklığım)
Ümit en son ölen şeydir (Geleceği Yenilemek)
Politikada gerçekten de kurtlar kanunu geçerli, merhamet yok, hakikatler yok. Sadece hedef var. (Tarihe Tanıklığım)
Fitne, esaret ve adaletsizlik dolusu olan bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir? (İslami Yeniden Doğuşun Sorunları)
Sırf İslam dünyasında karşımıza çıktı diye karşılaştığımız her şeyin İslami, yani Kur’an’ın prensipleri olduğunu zannetmekten daha büyük bir yanılgı olamaz (İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri)
Man's dignity could not be dicovered by biology, psychology, or by any other science, Man's dignity is a spiritual question. After "objective observations," it is easier for science to confirm the inequality of man , and so, "scientific racism" is quite possible and even logical. (Islam Between East and West)
İnsan toplumunun düzeni her şeyden evvel insan terbiyesi meselesi olarak durmaktadır. (İslami Yeniden Doğuşun Sorunları)
Hayatın anlamını kaybetmişsem ölmeliyim. (Özgürlüğe Kaçışım)
"Devlet adamı devleti düşünür, politikacı ise sonraki seçimleri." (Özgürlüğe Kaçışım)
Din ahlaktır onu hayata geçirmek ise terbiyedir. (Köle Olmayacağız)
"İslam kadını alçaltmıyor. Ama siz anneliği alçaltıyorsunuz." (İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri)
'' Eğer önünüzde iki yol varsa, siz zor olanını tercih ediniz, bu her zaman iyidir..'' (Konuşmalar)
Güçlü olmalıyız; fakat Kudüs yarın sadece Müslümanların olsun diye değil tekrar herkese açık hale gelsin ve insanlığın üç büyük nehrinin aktığı berrak bir kaynak olarak kalsın diye. (İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri)
Şimdiye kadar başkaları sebebiyle uğradığımız zarar ve hüsranlardan bahsettik. Sıra kendi kendimize verdiğimiz zarar ve hüsranlardan bahsetmeye geldi. Bu bizim olgunluğumuzun başlangıcı olacaktır. (Geleceği Yenilemek)
Ruh ebedidir;insan ise,zamanla sınırlanmıştır. Ve bu zaman içinde ihmal edilemeyecek bir vazifesi vardır. (Doğu Batı Arasında İslam)
mark ve doların parmaklarına çok kolay yapıştığı insanlardan uzak durun (Köle Olmayacağız)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/dogu-bati-arasinda-islam-aliya-izzetbegovic-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)