# Fikrimizin Rehberi - Erol Mütercimler Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Fikrimizin Rehberi kimin eseri? Fikrimizin Rehberi kitabının yazarı kimdir? Fikrimizin Rehberi konusu ve anafikri nedir? Fikrimizin Rehberi kitabı ne anlatıyor? Fikrimizin Rehberi PDF indirme linki var mı?  Fikrimizin Rehberi kitabının yazarı Erol Mütercimler kimdir? İşte Fikrimizin Rehberi kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/fikrimizin-rehberi-erol-mutercimler-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-04-20T02:00:08+03:00
- Güncelleme: 2022-04-20T02:00:08+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/04/20/erol-mutercimler-kimdir-erol-mutercimler-kitaplari-ve-sozleri-203822.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Erol Mütercimler 
 Yayın Evi: Alfa Yayıncılık 
 İSBN: 9786051719412 
 Sayfa Sayısı: 1230 
--reklam--
Fikrimizin Rehberi Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Ortaokula gelene kadar Mustafa'ydı...
Matematik yeteneğiyle Mustafa Kemal oldu...
Emperyalizmi dize getirdi, Gazi Mustafa Kemal oldu...
Yüzlerce yılın kökleşmiş alışkanlık ve geleneklerini yıktı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk oldu... Türk halkı ona, "Atatürk," dedi.
Türkiye'de doğan ve parlayan yıldız, bize izleyeceğimiz yolu gösterdi, "Fikrimizin Rehberi" oldu.

"Onun insan olarak ülküsü, iyilik, güzellik ve doğruluk idi. Siyaset adamı olarak ülküsü de, ekmek, eğitim ve barış idi. Bu ülkülerini gerçekleştirmek sorumluluğunu içinde duyduğu için cesaretle, imanla, bilgi ve akılla çalıştı. Yalan ve yanlış üzerine kurulan örgütleri yıktı.

Kendisinden halife olmasını isteyenlere, "Hayır, Cumhuriyet kurulacaktır," dedi. Hasta hayal arkasından sürüklenip büyük fetihlere girişmek isteyenlere Misak-ı Millî'yi gösterdi. Kurtuluş için cami yapılmasında direnenlere, "Halk, cami değil, fabrika ve okul istiyor," yanıtını verdi. Ölmüş geleneklere asılmakta yarar, umanlara da, "Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir," diyerek gerçek kurtuluşun yolunu gösterdi. Devrimde yabancı ülkelerdeki bazı liderlerin kasaplıktan, sıvacılıktan, çetecilikten yetişerek ülkelerinin başına geçip sırtlarına mareşal üniforması geçirdikleri ve savaşı ülküleştirdikleri sırada o, üniformasını attı, gazilik ve mareşallik rütbe ve unvanını bir tarafa bıraktı, ülke savunması dışında savaşı 'bir cinayet' olarak mahkum etti. Ve uygar insanlığın kalbinde yaşayan yüce bir duyguyu, 'Yurtta barış, dünyada barış,' diye ilan etti." Bu kitapta okuyacağınız öykü yalnızca bir liderin, bir komutanın, bir devlet adamının, bir devrimcinin, özyaşamöyküsü değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin de kurtuluş, kuruluş ve küreselleşme fırtınasında
savruluşunun da öyküsüdür.
--reklam--
Fikrimizin Rehberi Alıntıları - Sözleri
Ülkemizde hâlâ Atatürk'e sığınılarak yürütülen din düşmanlığı yanında bir de dine sığınılarak yürütülen Atatürk düşmanlığı vardır.
... bir gerçek var ki, Türkiye Atatürk'tür, Atatürk Türkiye'dir.
O'nun naçiz vücudu elbet bir gün toprak olacaktı, oldu da, ama bu laik Cumhuriyet ve devrimler sonsuza kadar yaşamalıdır. Her ne pahasına olursa olsun yaşayacaktır.
Yirmi bir yaşındaydı. Artık o kurmay subay adayı bir subaydı.
Mustafa Kemal bu kongreye seçilmiş üye sıfatıyla değil bir gözlemci olarak gidiyordu.
Bugün dünya haritasında pek çok bağımsız ülke görebiliyorsak bu, Sakarya Savaşı'nın dünyaya armağanıdır.
Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk'ün çevresinde inanıp güvendiği kişilerden birisidir.
okulda arkadaşlarına yapmış olduğu konuşmalarından birinde şunları söylemiştir:

“Altı yüzyıl kadar önce Anadolu’da doğan Osmanlı İmparatorluğu 350 yılda Viyana kapılarına kadar ilerledi, imparatorluğu güçlendiren manevi etkenler zayıfladığı için yavaş yavaş Viyana, Budapeşte, Belgrad elden çıktı. Artık bir avuç Rumeli toprağına sığındık. Şimdi de elimizde kalan küçük toprak parçasını Ruslar ve Avusturyalılar almak istemekteler. Rusların bütün istekleri, kendi ırklarından saydıkları Bulgarlar ve Sırplara Balkanlar’ı sözde armağan etmektir. Avusturyalılar ise, Adriyatik’ten Akdeniz’e, Selanik’e uzanmak isteğindedirler.

...

 Başka ulusların ozanları, aydınları böyle çalışıp uluslarını uyandırırken nerede bizim düşünürlerimiz, nerede bizim ozanlarımız? Bizim bir Nâmık Kemal’imiz var. O, Türk ulusunun yüzyıllardan beri beklediği sesi verdi. Ama ne şiirlerini okuyabiliyor, ne konuşmalarını duyabiliyoruz. Bu ulusun tarihinin bir yönünü belirten ‘Vatan Yahut Silistre’ oyununu bile temsil ettirmediler.

 Arkadaşlar! Bizlere büyük görevler düşüyor. Yarın görev alıp gittiğimiz her yerde ulusumuzu yetiştirmek için subaylarımızın öğretmenleri olacağız. Gittiğimiz yerlerde aydın gençlerle arkadaşlık ederek onları bu yola yönelteceğiz. Yurdumuzu ve imparatorluğu büyük tehlikelerin beklediğini hatırdan çıkarmamak durumundayız.”
Kalabalık hep bir ağızdan bağırdı: "Çok yaşa Paşam!"
Her ne olursa olsun, her türlü tehlikeyi göze alarak yolumuza devam etmeliyiz.
"Az zamanda çok ve büyük işler yaptık."
Mustafa Kemal'in üç otomobili vardı. Benz, Mercedes ve Daimler marka üç askeri arabaydı.
Siyasi ortam artık kaostur.
'Reisicumhur Atatürk'ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim.'
Mustafa Kemal girişiminde başarısız olmuştu.Oysaki teklifi orada bulunanlarca kabul edilmişti. Hükümeti düşürecekleri konusunda kesin güvenleri olduğunu söyleyerek toplanti salonundan çıkıp genel kurula girdiler. O locada oylama sonucunu bekliyordu. Isimler okunarak oylama yapildı. Sonuç bildirildiginde bir şaşkınlık oldu, Tevfik Paşa kabinesi oy çokluğuyla güvenoyu almıştı.
Düş kırıklığına uğramıştı. "Ne yalan söyleyeyim, biraz şaşırdım. Benim teklifimi kabul ettiklerini söyleyen milletvekili sayısı küçümsenecek gibi değildi. Hele bunlar arasında sözlerinin ve mevkilerinin cok nüfuzlu olduğu izlenimi verenler de vardi fakat kuşkusuz meclis hayatının bir an içinde bin renk alabilecek içerikte olduğundan daima uzak kalan benim gibi askerin şaşmasın doğal saymak gerekir.
--reklam--
Fikrimizin Rehberi İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Merhaba 1k ailesi! Bugün sizlere Erol MÜTERCİMLER'İN kaleme aldığı Fikrimizin Rehberi (Gazi Mustafa Kemal) kitabını yorumlayacağım. PDF formatında okudum.
Kitap bir süredir okuma listemdeydi, ve okumak için doğru zamanı bekliyordum diyebilirim sanırım. Kitaba Eylül aylarının başlarında başladım ve 1 ay kadar süren maceram burada sona erdi. Kitabı anlatmaya nereden başlayacağımı inanın bilmiyorum.. Her detay sanki ilmek ilmek örülmüş..
Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN doğumundan itibaren başlayan bir hikayede her ana şahit oluyorsunuz, Atatürk'ün okula gitme serüvenleri, aşk yaşamı ve daha nice bilmemiz gereken konular.. Ben bu kitabı bir Tarihçi kimliği ile okumadım, normal bir okur olarak yaklaştım diyebilirim...
Aslına bakarsanız her olay ortaya pat diye çıkmamış, o olayların ortaya çıktığı aşamalar, Mustafa Kemal'in planlı ve kararlı bir şekilde yürüyüşü, silah arkadaşlarıyla tanışma safhası ardından onlara inanarak kol kola yürümesi de cabası. Her olayın şu veya bu şekilde meydana gelmesi ama bu yaşanan olayların perde arkasında neler olup bittiği de ayrı bir mesele; çıkar ilişkisi uğruna yapılan görüşmeler ya da olaylarda fayda sağlıyormuş gibi görünüp zarar veren kişiler..
Değerli tarihçilerden de dipnotlar veren eser, aslında bizleri tarihsel bir yolculuğa çıkarmaya teşvik edici materyaller olduğu kanısındayım. Gerek bu kitapta okuduğum Mustafa Kemal'in hayatından başlayıp ölümüne kadar yaşadığı ve yaptığı çalışmalara şahit olarak, gerekse her bir bölümde demin dediğim gibi olayların iç yüzünü öğrenerek bakış açımı arttırmak...
Benim bu değerli kitap hakkında söyleyeceklerim bunlarla sınırlı 1k kitapseverleri.. Umarım sizler yorumunu yazdığım eseri keyifli bir şekilde okursunuz, kitapla kalın.. (Neslihan YILMAZ) 
Fikrimizin Rehberi - "Atatürk": Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olması itibariyle öncelikle bütün 1K ailesinin Cumhuriyet bayramını kutluyorum.

Aslında bu incelemenin bugüne denk gelmesi hoş bir tesadüf oldu. Kitabı üç gün önce bitirdim ama arkasından Hitler'in Psikanalizi adlı kitabı okuduğum için inceleme bugüne kalmış oldu.

Öncelikle kitabın yazarı Erol Mütercimler'in bu kitabı yazarken çektiği zorluklar hakkında sizlere bilgi vermek istiyorum.

Erol Mütercimler'e bu kitabı yazma fikri ilk 1982 yılında Deniz Kuvvetlerinde teğmen rütbesinde olduğu dönemlerde gelmiş. Babası Cilavuz Köy Enstitüsü mezunu olduğu için Atatürk ve onun devrimleri ile iç içe büyüyen yazarımız, üniversite yıllarında Atatürk'ün devrimlerinin anlatıldığı iki sempozyuma katıldıktan sonra hani bir kitap okudum hayatım değişti denir ya, o da dinlediği iki konferanstan sonra hayatının değiştiğini ifade etmiş. 26 yıllık bir birikimden sonra tam kitabı yayınlayacağı dönemlerde de Ergenekon davasından ötürü dört gün göz altına alınıyor. Serbest bırakıldıktan sonra evine döndüğünde kurmuş olduğu düzen ve bütün arşivlerinin darmadağan olduğunu görünce bir ara gerçekten umutsuzluğa düşse de kitabı planladığı gibi olmasa da koşulların el verdiği şekilde 2008 yılında yayınlıyor.

Bundan kısa bir süre önce Lord Kinross'un yazmış olduğu Atatürk (Bir Milletin Yeniden Doğuşu) kitabını da zevkle okumuştum âmâ bu kitabı okuduktan sonra o kitapta eksik olan bir duyguyu fark ettim. Milli ruh eksikti o kitapta. Lord Kinross Atatürk 'ü yerine göre direkt olmasa da bir diktatör olarak tanımlarken Erol Mütercimler onun diktatör değil otoriter olduğunu, dönemin koşullarını düşünecek olursak hatta öyle olmak zorunda olduğunu belirtmiş, ki bana göre de, her şeyden önce milletini düşünen bir lider olarak, yaptığı devrimlerin çoğunu kabul ettirebilmesi için bu gerekliydi. Ama yine de olay bütünlüğünü ve anlatım kabiliyetini hesaba katacak olursam Lord Kinross'un kitabının zamanın akışı dahilinde tekrara düşmeden daha derli toplu yazıldığını söyleyebilirim.

Gelelim kitapta beni en çok etkileyen yerlere. İlk olarak Atatürk'ün hayatına girmiş ve onu etkilemiş 3 kadından bahsetmek istiyorum. Bunlardan birincisi annesi Zübeyde Hanım, ikincisi onu hayatını onun uğrunda harcayacak kadar seven Fikriye ve üçüncü olarak da kısa süreli olsa da evlendiği Latife.

Kendilerine Latife hanım diyemiyorum, çünkü onun Gazi'nin hayatında ender de olsa yapmış olduğu yanlış seçimlerden biri olduğunu düşünüyorum. Zübeyde Hanım (ve kız kardeşi Makbule), her ne kadar Fikriye'yi oğluna yakıştıramasa da, Mustafa Kemal'in yakın arkadaşları ve çevresinin fikirlerini öğrendiğimizde belki de onu gerçekten mutlu edebilecek kişinin o olduğu izlenimine kapılıyoruz. Annesi Kurtuluş Savaşı bittikten sonra Gazi'nin muhakkak evlenmesini istiyordu, oğlunun Latife'yi evlenmek için uygun bulduğunu söylemesinden sonra yatağından kalkamayacak derecede hasta olmasına rağmen sırf müstakbel gelinini görebilmek için İzmir'e kadar gidiyor ve onunla tanışıyor. Daha ilk görüşmelerinden sonra onun oğluna uygun bir kadın olmadığını fark ediyor ve bunu Salih Bozok'a söylüyor. Bu kadın Mustafa'mı değil, onun ulaştığı mevkiyi seviyor, bundan oğluma iyi bir eş olmaz, lütfen bunu ona söyleyin diyor ve hasta yatağında can veriyor. Maalesef Salih Bey bunu Atatürk'e söyleyemiyor ve Atatürk annesinin ölümünden kısa bir süre sonra Latife ile evleniyor. İki buçuk yıl süren bu evlilik Latife'nin kaprisleri, siyasi işlere sürekli karışması ve Gazi'ye ihtiyaç duyduğu huzuru verememesi sebebiyle sona eriyor. Kim bilir belki huzurlu bir evlilik yapmış olsaydı, onu ölüme koşar adım götüren içki ve sigarayı o kadar çok tüketmeyecekti. Bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğim, Atatürk görev başındayken asla içmezdi ve içenleri kınardı. Öyle çok alkol tüketen biri de değildi ama kendi kurmayları ile içmeyi sevdiği doğrudur.

İkinci etkilendiğim konu ise Atatürk'ün okuduğu kitap sayısıydı. Bugüne kadar saptanmış bilgilere göre 3997 kitap okumuştur. Gerçekten takdir edilecek bir sayı...

Yazarın dikkat çektiği başka bir nokta vardı ki, ben bu hatayı sürekli yapıyordum. Mustafa Kemal kendisine Ata ya da Ata'm denilmesinden hoşlanmazmış, hatta bana böyle hitap edileceğini bilseydim bu soyadını almazdım diye çevresindekilere sürekli bu durumdan yakınırmış. Ona bölmeden sadece Atatürk denmesi hoşuna gidermiş. Neyse bu sayede artık ona nasıl hitap edilmeyeceğini de öğrenmiş oldum.

Son olarak da, savaş yıllarında onun falına bakan bir Bedevî kadının kehanetinden bahsetmek istiyorum. Atatürk'ün fala karşı bir inancı olmamasına rağmen arkadaşlarının ısrarı üzerine kadının el falına bakmasına izin veriyor. Kadın ona siz ilerde padişah olacaksınız ve 15 yıl hüküm süreceksiniz dediğinde ona sadece gülümsüyor. Ama kadının dedikleri gerçekten de çıkıyor, sadece tek bir farkla. O padişah değil Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı oluyor ve 15 yıl sonra da hastalanarak ölüyor...

İncelememin başında Hitler ile ilgili bir kitap okuduğumu söylemiştim. Onu okuduktan sonra düşünmeden edemiyorum. Bazılarının utançla anacağı bir lideri varken, bizim gururla ve saygıyla anacağımız bir liderimiz var. Ülkemiz için yaptığı mücadeleler ve devrimlerden dolayı ne kadar şanslı olduğumuzu lütfen unutmayalım ve unutturmayalım!

Keyifli okumalar. :) (Sezen B.) 
Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.” (Anıl Haznedar) 
--reklam--
Fikrimizin Rehberi PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Erol Mütercimler - Fikrimizin Rehberi kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Fikrimizin Rehberi PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Erol Mütercimler Kimdir?
Erol Mütercimler (1954, Kars), Türk yazar, araştırmacı ve televizyon programcısıdır.

Erol Mütercimler, 1954 yılında Kars'ta doğdu, tüm öğrenim yaşamı İstanbul'da geçti. Liseyi İstanbul Gazi Osman Paşa Plevne Lise'sinde tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü'nden mezun oldu. Deniz Kuvvetleri'nde bir süre Fizik öğretim üyeliği, Beşiktaş Deniz Müzesi (İstanbul Deniz Müzesi) Müdürlüğü yaptı ve bunun ardından Avustralya'ya gitti. SBS devlet radyosunda programcılık yaptı. "Çok kültürlülük" konusundaki doktora alan çalışmasını Avustralya'da yapıp, akademik çalışmasını İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamladı. Deniz tarihi çalışmalarıyla tanınan Mütercimler, Türkiye'ye dönüşünde çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yaptı. TRT Radyosu ve çeşitli TV kanallarında programcı ve yönetici olarak çalıştı.Belgeseller hazırladı. Halen üç ayrı üniversitede (Yeditepe, İstanbul Ticaret, Doğuş, İstanbul Aydın) Strateji ve Devrim Tarihi dersleri vermektedir. Şu anda Cem TV'de Aynanın Arkası ve Komplo Teorileri adlı haber programını yapmaktadır. Bugüne kadar kısa radyo oyunları, çeşitli dergilerde yazıları ve belgesel senaryolarının yanı sıra yirmi bir kitaba imza atmıştır. Ontvhaber.com isimli İnternet televizyonunda program yapmaktadır.

İstanbul Ticaret Üniversitesi, Doğuş Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır.

Son olarak Suna adlı sinema filminde 68 kuşağından bir karakteri canlandırmıştır.

Erol Mütercimler 1 Temmuz 2008 günü Ergenekon Soruşturması kapsamında gözaltına alınmıştır. Sorgusu yapıldıktan sonra, aynı gün gözaltına alınanlar arasında savcılık makamı tarafından serbest bırakılan tek kişidir.
--reklam--
Erol Mütercimler Kitapları - Eserleri
Komplo Teorileri
Fikrimizin Rehberi
Bu Vatan Böyle Kurtuldu
Siyasal Cinayetler
Stratejik Düşünme
Aynadaki Tarih
Akıl Oyunu
Gelibolu Korkak Abdul'den Coni Türk'e
Gelibolu 1915
Satılık Ada Kıbrıs
İsyanlar İhtilaller Darbeler
Büyük Kumpas - Ergenekon
Geleceği Yönetmek
Ertuğrul Faciası
Kadınlar, Gemiler, Otomobiller
1922 Mudanya Mütarekesi Diplomasi Savaşı
Gençler İçin Fikrimizin Rehberi
Bilinmeyen Yönleriyle Kıbrıs Barış Harekatı
İmparatorluğun Çöküşüne Denizden Bakış
Destanlaşan Gemiler
21. Yüzyıl ve Türkiye
--reklam--
Erol Mütercimler Alıntıları - Sözleri
Çanakkale Savaşı'nın bilançosu gerçekten çok ağır olmuştur. Durum böyleyken, gerekli saygıyı gösteriyor muyuz? Kesinlikle göstermiyoruz. En çok zayiatın verildiği yer olan Bombasırtı, bu kitap yayına hazırlanırken, gerçek şehitlerin yattığı alan ile siperler otopark yapılıyordu....... 2 ocak 2005'te Orman Bakanı Osman Pepe televizyonlara çıkıp, burasının otopark olacağını gururla anlattı. Bu kadar Şehit neden orada yatıyor?Yönetimin üç beş kuruş para kazanması için mi? (Gelibolu Korkak Abdul'den Coni Türk'e)
'Reisicumhur Atatürk'ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim.' (Fikrimizin Rehberi)
Cepheye kitap isteyen biri daha var, Anafartalar grubu kumandanı Mustafa Kemal. Madam Corinne'e gönderdiği tarihsiz ( Ağustos 1915 olabilir ) mektupta şunları yazıyor;

Azizim hediyeleri aldım, bunun beni ne kadar sevindirdiğini tasavvur edemezsiniz. (Gelibolu 1915)
1838 Serbest Ticaret Antlaşması, doğurduğu zincirleme etkilerle Avrupalıların servetine servet kattı. Peki, Osmanlı devleti'ne, Anadolu insanına ne getirdi ? Hiç ! Bu anlaşmadan ders almadan imzalanmış olan 1995 Gümrük Birliği antlaşması, bugünkü Türkiye'ye ne kazanç sağladı ? (Aynadaki Tarih)
Düşünüyorum ; neden Gazi Mustafa Kemal in bıraktığı yerden devam edeceğiz demezler de, bir zamanlar Adnan Menderes şimdilerde de Turgut Özal 'ın misyonunu yukleneceklerini ilan eder dururlar.
Mustafa Kemal'in ideolojisinin ana ekseni neydi?
Birincisi: antiemperyalist olmak... Ikincisi de: tam bağımsızlıkçı olmaktı... (Komplo Teorileri)
O'nun naçiz vücudu elbet bir gün toprak olacaktı, oldu da, ama bu laik Cumhuriyet ve devrimler sonsuza kadar yaşamalıdır. Her ne pahasına olursa olsun yaşayacaktır. (Fikrimizin Rehberi)
Siyasi ortam artık kaostur. (Fikrimizin Rehberi)
Savaş ve politika insanların varlığını sürdürmelerine hizmet eder, fakat savaş bir ırkın yaşama azminin en etkin ifade şeklidir. (Gelibolu Korkak Abdul'den Coni Türk'e)
“..zaman her şeyi yerli yerine koyuyor ve gizlenen her türlü oyunu su yüzüne çıkarıyor.” (Siyasal Cinayetler)
"..benim Türkçülük tarafım kuvvetlidir." (Siyasal Cinayetler)
"Faili meçhul ne demek? Gerçekte, faili belli demek! Neden? Çünkü devlet cinayetin ortaya çıkmasını istemezse faili meçhul olur." (Büyük Kumpas - Ergenekon)
İnsanlar ekonomik sıkıntıya düştükleri ölçüde aşırıya yönelirler. (Komplo Teorileri)
okulda arkadaşlarına yapmış olduğu konuşmalarından birinde şunları söylemiştir:

“Altı yüzyıl kadar önce Anadolu’da doğan Osmanlı İmparatorluğu 350 yılda Viyana kapılarına kadar ilerledi, imparatorluğu güçlendiren manevi etkenler zayıfladığı için yavaş yavaş Viyana, Budapeşte, Belgrad elden çıktı. Artık bir avuç Rumeli toprağına sığındık. Şimdi de elimizde kalan küçük toprak parçasını Ruslar ve Avusturyalılar almak istemekteler. Rusların bütün istekleri, kendi ırklarından saydıkları Bulgarlar ve Sırplara Balkanlar’ı sözde armağan etmektir. Avusturyalılar ise, Adriyatik’ten Akdeniz’e, Selanik’e uzanmak isteğindedirler.

...

 Başka ulusların ozanları, aydınları böyle çalışıp uluslarını uyandırırken nerede bizim düşünürlerimiz, nerede bizim ozanlarımız? Bizim bir Nâmık Kemal’imiz var. O, Türk ulusunun yüzyıllardan beri beklediği sesi verdi. Ama ne şiirlerini okuyabiliyor, ne konuşmalarını duyabiliyoruz. Bu ulusun tarihinin bir yönünü belirten ‘Vatan Yahut Silistre’ oyununu bile temsil ettirmediler.

 Arkadaşlar! Bizlere büyük görevler düşüyor. Yarın görev alıp gittiğimiz her yerde ulusumuzu yetiştirmek için subaylarımızın öğretmenleri olacağız. Gittiğimiz yerlerde aydın gençlerle arkadaşlık ederek onları bu yola yönelteceğiz. Yurdumuzu ve imparatorluğu büyük tehlikelerin beklediğini hatırdan çıkarmamak durumundayız.” (Fikrimizin Rehberi)
“Felaket, hep gelmez sanılır; ama gelince de iş işten geçmiş olur.” (Siyasal Cinayetler)
Yüz savaşta yüz zafer kazanmak ustalığın en doruk noktası değildir. Düşmanı savaşmadan yenmek ustalığın en doruk noktasıdır. (Stratejik Düşünme)
"Her söylenilen söze inanmayınız !" (Siyasal Cinayetler)
''Mürteci takımı: yani dini ticarete alet eden hacı-hoca: şeyh: şıh vs. Allah adına hareket ettiklerini beyan ederek toplumu huzursuzluğa taşıyor. Eğer mürteci ve irticai faaliyet tanımlanacaksa bunlar göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin katolikler'de allah adına fetva verilirken islamiyet'te bu yasaklanmış olmasına karşın, son 30 yılda adına müslüman diyen bir takım tüccarlar allah adına para toplamaktadırlar''
''AKIL OYUNU'' Erol MÜTERCİMLER. (Akıl Oyunu)
Bugün dünya haritasında pek çok bağımsız ülke görebiliyorsak bu, Sakarya Savaşı'nın dünyaya armağanıdır. (Fikrimizin Rehberi)
Stratejik düşünme, rakibe üstün gelme ve bunu da, aynı şeyi onun size uygulamaya çalıştığını akılda tutarak yapma sanatıdır. (Stratejik Düşünme)
Fakat yoksulun daha yoksul, varlıklının daha varlıklı hale getirileceği inancının yaygın olduğu günümüzde, küreselleşme felsefe olarak yadsınamaz ise de hayata geçirilmemesi için yoğun çaba harcanacağı da ortadadır. (Komplo Teorileri)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/fikrimizin-rehberi-erol-mutercimler-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)