# Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı - Jean-Paul Sartre Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı kimin eseri? Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı kitabının yazarı kimdir? Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı konusu ve anafikri nedir? Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı kitabı ne anlatıyor? Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı kitabının yazarı Jean-Paul Sartre kimdir? İşte Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/heyecanlar-uzerine-bir-kuram-taslagi-jean-paul-sartre-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-03-01T00:00:26+03:00
- Güncelleme: 2022-03-01T00:00:26+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/03/01/jean-paul-sartre-kimdir-jean-paul-sartre-kitaplari-ve-sozleri-164393.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Jean-Paul Sartre 
 Çevirmen: Kenan Sarıalioğlu 
 Orijinal Adı: Esquisse d’une théorie des émotions 
 Yayın Evi: Kırmızı Kedi Yayınları 
 İSBN: 9786052982839 
 Sayfa Sayısı: 80 

Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
“İnsan için insan daima büyücüdür.”
Sartre’ın felsefe alanındaki başyapıtı Varlık ve Hiçlik’e giden yolda peşi sıra yayımladığı üç kitaptan biri olan Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı, fenomenolojinin kurucusu sayılan Alman filozof Edmund Husserl’in etkisiyle geliştirdiği ruhbilim kuramının temel dayanaklarını saptıyor. Gerek roman gerekse tiyatroda insanın varoluşuna dair derinlikli anlatılarıyla tanıdığımız Sartre, bu kitapta heyecan kavramı üzerinden insanın olgulara indirgenemeyecek ruh dünyasının büyüsüne işaret ediyor.

 (Tanıtım Bülteninden)

Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı Alıntıları - Sözleri
"...etkin hüznün heyecanı zayıflığın büyüleyici bir komedisidir; hasta, hırsızları efendisinin evine buyur ettikten sonra, bunu engelleyemediği iyice anlaşılsın diye kendini sıkıca bağlattıran o hizmetçilere benzer. Ne var ki burada hasta binlerce bağ ile bağlar kendini."
Mesela bir kadının "Seni seviyorum" dediği bir adamın dans edip şarkı söylemeye başlaması böyledir. Bunu yaptıktan sonra adam, bu aşka yaraşmak ve bunu büyütmek için ve binlerce küçük ayrıntı ele geçirmeyi yavaşça gerçekleştirmek için takınmak zorunda kalacağı ihtiyatlı ve zor davranıştan vazgeçer. Canlı bir gerçeklik olarak, bütün bu kibar davranışların tam ilgi merkezini oluşturan kadından da vazgeçer.
"insan insan için daima bir büyücüdür ve toplumsal dünya öncelikle sihirlidir."
Öyleyse insan insan için daima bir büyücüdür ve toplumsal dünya öncelikle sihirlidir.
Kendi üzerine kapanmak, düşman bölge ile ben arasında bir koruma bariyeri oluşturan kist bağlamak da aynı derece zayıf bir çözümdür.
Bir heyecan, imlediği şeye geri döner. Onun imlediği de aslında insan gerçekliğinin dünya ile ilişkilerinin bütünüdür. Heyecana geçiş, sihrin çok özel kurallarına göre "dünya-içinde-olma"nın tam bir değişimidir.
"Kuşkusuz öfke ne bir içgüdü, ne bir alışkanlık, ne de akıl yürütülmüş bir hesaptır. Öfke bir çatışmanın ani bir çözümüdür, kördüğümü çözecek bir çözüm." " Öfkeli özne, onu bağlayan zincirlerin düğümünü çözecek güçte olmadığı için, her anlamda, bağları içinde kıvranan insana benzer."
"Evren tümüyle kaygılıdır, ama tam da onun korkunç ve sınırsız tekdüzeliğinden sakınmak istediğimiz için 'gizlice' herhangi bir yer oluştururuz. Dünyanın tüm tekdüzeliğinde tek farklılaşma budur: onun kaygılı sınırsızlığını bizden saklayan belirsiz bir karanlık, bir duvar yüzü."
" Etkin korku içinde kaçış, haksız yere, ulusal bir davranış sayılmıştır. Doğruyu söylemek gerekirse, kendisi ile tehlike arasında mümkün mertebe en büyük mesafeyi koymak isteyen birinin hesabını görürüz orada. Ancak bu o sırada sadece bir sakınım olacak bu tutumu anlamamaktan ileri gelir. Kendimizi sağlama almak için kaçmıyoruz: Baygınlıkta yok olamayacağımızdan dolayı kaçıyoruz. Kaçış, oynanmış bir baygınlıktır; öte yandan birdenbire potansiyel bir yön yaratarak, yaşadığımız mekanın vektörel yapısını ters çevirmek suretiyle tüm bedenimizle tehlikeli nesneyi yadsımaktan ibaret büyüleyici bir tutumdur bu. Bir çeşit unutmadır, yadsımadır... Böylece korkunun gerçek anlamı görünür bize: Bu, sihirli bir davranış sayesinde dış dünyadaki bir nesneyi yok saymayı amaçlayan ve kendisi ile birlikte nesneyi yok etmek için yok olmaya kadar gidecek olan bir bilinçtir.
"Gerçek heyecan bambaşkadır: İnanç eşliğindedir... Heyecana maruz kalınır. İnsan canı istediğinde kurtulamaz ondan, o kendiliğinden söner, biz onu durduramayız."
"Sevinç-heyecan ilişkisi, iyice dikkat edilirse görülür ki, belli bir sabırsızlıkla belli eder kendini. Bununla, sevinçli öznenin tam da sabırsız bir insan gibi davrandığını anlıyoruz. Yerinde duramaz, kafasında bir sürü proje vardır, kalkıştığı işlerden çabuk vazgeçer vs. Zira onun sevinci aslında arzularının nesnesinin görünmesi ile alevlenmiştir."

Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Heyecanın Doruklarında Bilinç Mücadelesi: Sartre’ın bilinci hiçe sayan her determinist dünya görüşüne ve özelde ampirik psikolojiye dair eleştirilerini bağlamında incelerken birkaç ideolojiyi ve filozofu da bağlama dahil etmek yerinde olacaktır.

“Olgular ile özler arasında uçurumlar vardır ve araştırmasına olgulardan başlayan hiçbir zaman özlere ulaşamayacaktır.” Yapıtta da geçen bu cümle fenomenolojinin kurucusu sayılan Husserl’e ait. Husserl bu yargısından hareketle araştırmalarını olgulara değil, özlere yöneltir ve amacı varlığın özünü dolayımsız kavramaktır. Yöntemi ise kabaca şöyledir: Önyargıları, kültürel dogmaları, inanç sistemlerini paranteze alarak özün kendini arada hiçbir faktör olmadan kendiliğinden kavramak. Yöntem teoride her ne kadar kusursuz görünse de pratik alanda işler böyle yürümez. Çünkü insanın yaşamı tepeden tırnağa bir inançlar yumağıdır. Yumak tarihsel, kültürel, politik, finansal alanda, kısaca tüm insan ilişkilerinde (bilim, felsefe, sanat, vb. de dahil) çığ gibi büyüyerek devam eder. Bunu fark eden Marx ve konumuz bağlamında daha çok önem arz eden Heidegger “parantez içine alma” yönteminin nahif bir yöntem olduğunun altını çizer. Heidegger’in dasein’ı dünya-içinde-varlıktır. Dünya-içinde-varlık olarak insan, önyargısız yaşayamayan insandır.

Modernizm ve akabindeki bilimsel gelişmelerle pik yapan rasyonalizm ve akla yapılan vurgu, her şeyin akıl yoluyla bilinebileceği “inancını” doğurmuştur. Yeniden yaratılan bu dünyada artık tanrılara ve olanaklara yer yoktur. Her şey neden-sonuç ilişkisine bağlıdır ve bu ampirik-determinist dünyada duygulara yer yoktur. İlk yarık her ne kadar Kopernik ve Darwin tarafından açılmışsa da, yarığın genişlemesi Freud ve Kant sayesindedir. Yine de eksik bir şeyler vardır hayatımızda ve eksikliklerin giderilmesi noktasında varoluşçular olaya dahil olur. Eksiği özgürlük ve bilinçle doldurmak isterler.

Sartre felsefesinde insan maalesef özgürlüğe mahkumdur. Dünya acımasız, sert, absürttür ve belirlenimden mahkumdur. Olanaklar sonsuzdur, değişim imkânı her zaman mevcuttur; hiçbir şey kötü olarak devam etmek zorunda değildir. Özü bilinç varlığı olan insan, tarihsel-politik meseleler noktasında kendini karamsarlığa kaptırabilir, hem de öyle bir kaptırır ki eskiden beri değişen hiçbir şeyin olmadığına ve gelecekte de olmayacağına inanabilir. Ancak insan edilgen bir varlık değildir (bilinç doğası gereği etkindir) ve bu neden hayatta etkin olmalı, mücadele vererek özgürlüğünü kazanmalıdır. Bu husus iyi anlaşılırsa Sartre’ın neden politikaya ilgi duyduğu, neden Che ve Fidel ile görüşmeler gerçekleştirdiği de anlaşılabilir.

Yazıya başlarken ampirik psikoloji özü reddeder demiştim, oraya geri dönüp son noktayı koyayım. Özü reddeden psikolojide bilincin yeri yoktur veya varsa da minimum düzeydedir. Öz derken öyle belirlenimci bir özden, doğadan bahsetmiyorum, ki zaten Sartre’ın bahsettiği de böyle bir öz değildir. İnsanın özü ancak bilinçli ve duygulu bir varlık olduğudur. Bu sebeple de belirlenim hüküm süremez insan ilişkilerinde. İnsan ilişkilerini incelemek için insanı, insanı incelemek için bilinci, bilinci anlamak içinse içten bir bilinç incelemesini gerekli gören Sartre, tam da bu nedenle fenomenolojik bir ruh bilim deneyi olarak mevzubahis yapıtını kaleme alır. İnsan ilişkilerindeki büyülü taraf, her biri birer sihirbaz olan insanlar tarafından sürdürülerek devam eder. Büyülü dünyanın fluya çalan kısımlarının aydınlanması yine insanın elindedir. İnsan özgürlüğünü kazanarak bilinçli bir halde eyleme geçtiğinde, başkaları artık cehennem olmaktan çıkacak ve belki de cennet olacaktır. (Özkan Eken) 
Hey-e-can-la-n-dı-n: Heyecan çoğunlukla Heidegger'in açtığı yarıktan Eugen Fink'in maskesiyle beliriyor gibiydi. Sonra sihirler uçuşmaya başladı ve gördüklerine inananlar gerçeklik üzerine gülümsediler. Ruhlarıyla yalnız kalmak isteyenler de birazcık rahatsız oldular sanırım. (Emir Faruk) 
Merhabalar.
 Bu sefer ki kitabımız "Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı."
Kitap, Jean-Paul Sartre tarafından kaleme alınmış.
 Eser, 3 kitaptan oluşan serinin 1. kitabı.Sartre bu kitapta Alman filozof Edmund Husserl'in etkisinde ruhbilim kuramının temel dayanaklarından bahsediyor.
 Heyecan kısmını ise 3 ana başlığa ayırarak incelemiş Sartre.Bu 3 başlık heyecanın ayrıldığı ana başlıklar olarak tanımlanabilir.Bunlar: Klasik Kuram, psikanalitik kuram ve fenomenolojik kuram.Fakat ilerleyen sayfalarda Sartre bu kuramların 3 ile sınırlandırılamayacağından da bahsediyor.
 Kitap tipik basit seviye felsefe kitabı okunması nispeten kolay.Fakat daha yavaş okuyup anlamak lazım çünkü birçok tanım ve kuramı da içerdiği için onları anlamak gerekli.İlginç denilebilecek örnekler ile karşılaştım.Felsefe okumaktan hoşlanıyorsanız okuyabilirsiniz.Ama mutlaka okuyun demem.Çünkü daha eğlenceli ve akıcı felsefe kitapları da bulunmakta.Burada kullanılan akademik dil ve konunun belirli bir alan üzerinde yoğunlaşması dolayısıyla daha spesifik bir kitap.Okumak isterseniz ilgi alanınız ise sevebileceğiniz türden bir yapıt.
 Okuduğunuz için teşekkürler.
 Benim puanım 5/10. (Gökçen) 

Kitabın Yazarı Jean-Paul Sartre Kimdir?
Jean-Paul Sartre (tam adı: Jean-Paul Charles Aymard Sartre) (21 Haziran 1905, Paris - 15 Nisan 1980, Paris), ünlü Fransız yazarve düşünür. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl'a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. Sartre, bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur.

Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir'la tanıştı.

1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Fransız ordusuna meteorolog olarak hizmet vermeye başladı. 1940 yılında Almanlar tarafından yakalanıp 9 aylığına hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı sekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı (1943).

1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir.

Sartre, hep sol politik görüşe yakın olmuştur. 1956 yılında Macaristan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesine kadar Fransız Komünist Partisi'ni (PCF) desteklemiş, ardından desteğini çekmiştir. Ardından Fransız Komünist Partisi'nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden daha bağımsız politikalar izleyebilmesine dolaylı katkısı olmuştur. 1960'ların sonlarında Sartre, kurulu komünist partileri reddettiği için Maocuları destekledi. Sartre daha sonra Maocularla ittifak halinde olduğunu reddetmiş ve Mayıs olaylarından sonra "Eger biri tüm kitaplarımı yeniden okursa, benim hiç değişmediğimi, hep anarşist olarak kaldığımı anlayacaktır." demiştir. Bundan sonra kendisinin anarşist olarak tanıtılmasını uygun karşılamıştır.

Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiştir. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar verecegini düşünmüştür. "121'ler Manifestosu" olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russell Mahkemesi'nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968olayları Sartre'ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973'te Liberation'u kurmuştur.

1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolükonusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu.

Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980'de Paris'te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı. Kendi varoluşçu felsefesini işlediği yapıtları başlıca; Özgürlügün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvarolarak belirtilebilir.

Sartre'ın Varoluşçuluğu:

Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20.yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar söz konusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir.

Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal'a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu elbette belli bir şekilde anlaşılan varoluşçuluk anlamında bir felsefe eğilimidir, bunun yanı sıra varoluşçuluğun argümanlarının bir kısmı, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa çok daha öncelerde, örneğin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb. de bulunmaktadır. Ama felsefe tarihi incelemelerinde bir felsefe eğilimi olarak Varoluşçuluğu Pascal ile birlikte ele alıp değerlendirmek yaygın bir tutumdur.

Daha sonraları, Soren Kierkegaard varoluşçuluğun anlaşılmasına tam olarak belli bir şekil verir. Buna göre dünyadaki insanın varoluşu bir problematiktir ve felsefenin soruşturulması bunun üzerine yürütülmelidir. İsa, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varoluşçuluk öyle ki hem edebiyat alanında hem de felsefe alanında etkili olmuş ve çeşitli şekillerde temsilcilerini bulmuştur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varoluşçuluk dendiğinde akla gelen ve modern varoluşçuluğun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir.

Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak şekillendirildiği, ama bunun da siyasalı yadsımayan bir etik olduğu görülür. İnsan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Bu felsefede özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur, öyle ki, Sartre; insan kendi özgürlüğüne mahkum edilmiştir der. Sartre'a göre insan kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlügünü gerçekleştirmek zorundadır.

Öte yandan varoluşçuluk belirtildiği gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre'ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20. yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümanizmin kuramsal ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, kendi felsefi konumunu ifade etmek için özgül bir şekilde anladığı anlamda hümanizmi vurgular. Sartre Varoluşçuluk Hümanizmdir der ve bu isimde felsefi bir çalışması vardır.

Bulantı

Bulantı, Sartre'ın aynı adlı kitabı olmasının yanı sıra, terim olarak da Sarte'ın varoluşçu felsefesini ifade etmektedir. Dünyanın kendinde varlığı ("kendinde şey"), insana bulantı duygusu verir; çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. Bilinç ise, "kendi-için-şey"dir, ve o hiçlikle ortaya konur. Sartre, felsefi olarak "Varlık ve Hiçlik" kitabında bu noktaları açıklar. Daha sonra da Bulantı romanında edebi bir metin olarak konuyu somut biçimde değerlendirir.

Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin'dir. İlk kez yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını fark eder; çünkü bu anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar, varlıkların varoluşuna, doluluğuna karşı duyulan bir bulantı. Bu dünyanın özündeki kendinde anlamsız varlığı karşısında duyulan bir bulantı'dır. Sartre'a göre hissedilen bu bulantı hissi, kişinin varlıkların kendiliğinden varoluşlarının doğurduğu anlamsızlıktan sıyrılmasını sağlar ve onu bilinçli bir varlık olma konumuna getirir.

Varoluşçu Marksizm

Sartre'a göre Marksizm esas itibariyle varoluşçu bir mantıkla değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir. Marksizm, yapısalcılık gibi kuramcı eğilimlerin iddialarının aksine özünde Hümanisttir; "Marksizm hümanizmdir", der Sartre.

Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde Sartre, varoluşçulukla Marksizmi karşılaştırarak değerlendirir ve Marksizmin, "çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu" saptamasını yapar. Sartre'a göre; bir Descartes ve Locke dönemi, bir Kant ve Hegel dönemi, ve son olarak bir Marx dönemi söz konusudur. Bu temsilcilerin hepsi, bütün bir kültürün tarihsel ufkunu temsil ederler ve Marx bunların en yetkinleşmiş halidir. Tarihsel bir perspektif olarak Marksizmi kesin bir şekilde önerir ve "insanlık tarihinin tek geçerli yorumu"nun Marksizm ya daDiyalektik Materyalizm olduğunu söyler. "Hiç olmazsa zamanımız için" der Sartre, "marksizm aşılamazdır".

Sartre ve Aydın tavrı:

Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülemesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Sartre'ı entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüte ya da çelişkilere düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavır sergileyebilmiştir.

Bu bakımdan Sartre için, "çağının tanığı ve vicdanı" diye söz edilmesi yanlış olmaz. Sartre'ı Sartre yapan yalnızca felsefi çalışmalarının yetkinliği ve özgül varoluşçu kuramının ilgi çekiciliği değil, aynı zamanda sergilediği aktif aydın tavrıdır. Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır.

Sartre'ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavırdır.

Bu anlamda Sartre'ın bir bütün yaşam doğrultusu bu bakışın doğrulanmasıdır. Dolayısıyla da, Sartre'ın sergilediği aydın tavrı ve kişiliği, varoluşçuluğun edebiyattaki yetkin temsilcisi olarak kabul edilen Dostoyevski'nin sözünü onaylar niteliktedir; "Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur." Bu söz Sartre'ın anladığı ve örneğini sergilediği anlamda aydının tavrının da iyi bir açıklanmasıdır.

Jean-Paul Sartre Kitapları - Eserleri
Bulantı
Duvar
Akıl Çağı
Varoluşçuluk
Yıkılış
Yaşanmayan Zaman

Edebiyat Nedir?
Sözcükler
Aydınlar Üzerine
Varlık ve Hiçlik
İş İşten Geçti
Sartre Sartre'ı Anlatıyor
Baudelaire

İmgelem
Sanat, Felsefe ve Politika Üstüne Konuşmalar
Toplu Oyunlar
Toplu Oyunlar 2
Kirli Eller
Öznellik Nedir?
Ego'nun Aşkınlığı

Denemeler
Saygılı Yosma
Yöntem Araştırmaları
Hepimiz Katiliz
Materyalizm ve Devrim
Altona Mahpusları
Özgür Olmak

Şimdi Umut: 1980 Söyleşileri
Tuhaf Savaşın Güncesi
Çark
Gizli Oturum
Mezarsız Ölüler
Sinekler
Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı

Şeytan ve Yüce Tanrı
Bir Şefin Çocukluğu
Altona Men - Without Shadows - The Flies
Komünistler Devrimden Korkuyor
Çağımızın Gerçekleri
Jean Paul Sartre Küba'yı Anlatıyor
Yazınsal Denemeler

Yabancının Açıklaması
Estetik Üstüne Denemeler
In Camera and Other Plays
Briefe an Simone de Beauvoir 1
Sahibin uşaqlığı
Seçilmiş Əsərləri
The Age of Reason

Yöntem Araştırmaları

Jean-Paul Sartre Alıntıları - Sözleri
Emek, hayatın yeniden üretilmesi yoluyla nesnelleşmeyse, emek yoluyla nesnelleşen nedir? İhtiyaçla tehdit edilen nedir? Jouissance'la (haz, keyif) birlikte ihtiyacı ortadan kaldıran nedir? Cevap elbette ki pratik biyolojik organizmadır ya da diğer bir deyişle, bu terim bizi öznellik açısından ilgilendirdiği ölçüde, psikosomatik birliktir. Sonuç olarak, burada içselliğiyle dolaysız bilgiden kaçan bir birliği kavrıyoruz. (Öznellik Nedir?)
Özgürlük, metafizik değil, pratik özgürlük, proteinle koşullanmıştır. İnsanlar, açlıktan kurtulduğu, uğraşlarını ona yakışan koşullar altında yapabildikleri gün, yaşam insanca olacaktır. (Sanat, Felsefe ve Politika Üstüne Konuşmalar)
Dokunmayın bana. Birinin bana dokunmasından nef­ret ederim. Acımanızı da kendinize saklayın. Haydi! (Gizli Oturum)
Aşk, aşktan daha fazla bir şeydir. (Denemeler)
Ben de herkes gibi değiştim: bir sürerlilik içinde. (Sanat, Felsefe ve Politika Üstüne Konuşmalar)
Bize ihanet eden, kendi sözlerimiz, kendi eylemlerimiz, kendi alçaklıklarımızdır. (Altona Mahpusları)

Köksüzlerin ağırlığı olmaz. (Sinekler)
"O halde bu, proletaryanın hiçten yola çıkarak icat ettiği ya da 'yarattığı' bir şey değil, daha ziyade bütünlüğü içindeki evrim sürecinin zorunlu sonucudur; bu yeni öğe, ancak proletarya onu bilincine yükseltip pratik kıldığında somut bir gerçeklik halini almaya dair soyut bir imkân olmayı yine de bırakmaz. (Öznellik Nedir?)
İnsan dönüp kendi geçmişine bir anlam yakıştırarak onu bir çeşit değişikliğe uğratabilir.
Yani kendi kişisel tasarısına göre, geçmişini farklı bir biçimde sahiplenir. Bir başka deyişle geçmiş, insanın özgürlük anlayışına göre kimlik kazanır.. (Ego'nun Aşkınlığı)
"Yeniden kendimi hissedebilmek istiyorum. İçten ve yoğun bir duygu beni kurtaracak." (Jean Paul Sartre Küba'yı Anlatıyor)
"Eskiden beklemek umurumda değildi. Şimdiyse ya­pamıyorum artık." (Kirli Eller)
Cehennem, başkalarıdır. (Toplu Oyunlar)
“Neden iki ayrı kişi olduğumuzu anlamıyorum. Kendim kalarak, sana dönüşmeyi isterdim.” (Toplu Oyunlar)

Gerçekten savaşsaydım, pek fena olmazdı. Fakat, savaşmıyorum işte. Silah altına alınmışım, o kadar. (Tuhaf Savaşın Güncesi)
"Bizi hiçbir zaman sevmediler!.." (Yıkılış)
Öncelikle en başında boşluk korkutmuştu sanatçıyı. Kuş uçmaz kervan geçmez, bu ıpıssız mekanda kendi boşluğunu kavramaya çalışırken, bir aşağı bir yukarı, aylarca gezinmişti.

Sadece kendi korkunç yalnızlığı eşlik etmişti ona... (Estetik Üstüne Denemeler)
" Belli bir grubun emrindeki bilim, bir ideolojiye dönüşür. '' (Aydınlar Üzerine)
"İnsan özgür olmaya mahkûmdur." (Varoluşçuluk)
Söyleyebildiğim zaman söyleyeceğim. (Tuhaf Savaşın Güncesi)
Biz rüzgar ektik, o ise fırtınadır. Şiddetin çocuğu, şiddetten her an kendi insanlığını ya­ratıyor. Biz onun sırtından insandık, o da bizim sırtımızdan ken­disini insanlaştırıyor. Yeni bir insana doğru hem de daha ni­teliklisinden. (Hepimiz Katiliz)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/heyecanlar-uzerine-bir-kuram-taslagi-jean-paul-sartre-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)