# Kapımızdaki Yabancılar - Zygmunt Bauman Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Kapımızdaki Yabancılar kimin eseri? Kapımızdaki Yabancılar kitabının yazarı kimdir? Kapımızdaki Yabancılar konusu ve anafikri nedir? Kapımızdaki Yabancılar kitabı ne anlatıyor? Kapımızdaki Yabancılar PDF indirme linki var mı?  Kapımızdaki Yabancılar kitabının yazarı Zygmunt Bauman kimdir? İşte Kapımızdaki Yabancılar kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/kapimizdaki-yabancilar-zygmunt-bauman-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-06-10T08:00:15+03:00
- Güncelleme: 2022-06-10T08:00:15+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/06/10/zygmunt-bauman-kimdir-zygmunt-bauman-kitaplari-ve-sozleri-242961.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Zygmunt Bauman 
 Çevirmen: Emre Barca 
 Orijinal Adı: Strangers at Out Door 
 Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları 
 İSBN: 9786053142867 
 Sayfa Sayısı: 96 
--reklam--
Kapımızdaki Yabancılar Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Kamusal kaygı ve korkuların odak ve çıkış noktaları olagelen televizyon haberleri, gazete başlıkları, politik konuşmalar ve internet tweet’leri bugünlerde “göç krizi”ne referanslarla dolup taşıyor; görünüşe göre Avrupa’yı istila ederek, bildiğimiz, uyguladığımız ve el üstünde tuttuğumuz yaşam şeklinin çöküşü ve ölümüne işaret ediyor. Bu kriz, an itibariyle, kanaat oluşturucuların açtığı insan zihni ve duygularını işgal etme ve tabi kılma yönündeki daimi savaşın politik doğrucu bir tür kod adıdır. Bu savaş alanından yapılan haber yayınının etkisi hakiki bir “ahlaki paniğe” neden olmaya başlıyor.

Ben bu sözleri yazarken, nasırlaşmış bir duyarsızlık ve ahlaki körlükten doğan başka bir trajedi gelip çatmak için pusuda bekliyor. Kamuoyunun, reyting açgözlüsü medya ile işbirliği içinde “mülteci trajedisinden bıkkınlık” noktasına doğru gitgide ve durmaksızın yaklaştığına dair işaretler birikiyor. Boğulmuş çocuklar, aceleyle dikilen duvarlar, dikenli teller, aşırı kalabalık toplama kampları ve göçmenlere baş belası muamelesi etme konusunda birbiriyle rekabet eden hükümetler, kıl payı kurtulma ve güvenlik için seyahatin sinir bozucu tehlikeleri; tüm bu ahlaki rezaletler hiç olmadığı kadar az haber niteliği taşıyor ve gittikçe daha seyrek olarak “haberler”de yer alıyor. Ne yazık ki, şokların kaderi normalliğin rutinine dönüşüyor; kendini tüketen, gözden kaybolan ve unutulma örtüsüne sarılarak vicdanlardan kaybolan ahlaki paniğin rutinine... Z. Bauman

Z. Bauman bu kitabında çağımızın en önemli sorunlarından birini eleştirel bir perspektiften hareketle masaya yatırıyor: Göçmenlik meselesi…
--reklam--
Kapımızdaki Yabancılar Alıntıları - Sözleri
“Halimizin Prometheus’un dramının kendi-başına-yap hali olduğuna hükmedebiliriz. Parçalanmış ciğer ve onu par­çalayan akbabalarız aynı zamanda.”
"Ne bizim eserimiz ne de bizim kontrolumuzde olan bir durumun nasıl devam edeceğini ve bununla nasıl baş edecegimizi bilememek kaygı ve korkunun en büyük nedenidir."
Kendi özelliklerimizi (hakiki ya da farazi) başka insanların insaniyetini ölçme ve değerlendirme konusunda kıstas olarak kullanmaya alışkın olarak, biz -"normaller"- "damgası olan bir insanın pek insan olmadığına inanırız." Tüm bunların doğrudan sonucu aykırı olarak etiketlenen insanların toplumsal kabulünün kör bir reddi ve onlardan zoraki bir yabancılaşmadır
Robert Winder'in zekice belirttiği gibi, "İstediğimiz kadar sandalyemizi kumsala koyup, yaklaşmakta olan dalgalara bağıralım, ne gelgit dinleyecek ne de deniz geri çekilecektir." Göçmenleri "kendi arka bahçemiz'den uzak tutmak için duvarlar inşa etmek, gülünç şekilde antik filozof Diogenes'in eski Sinop'un sokaklarında içinde yaşadığı fıçıyı bir o yana bir bu yana yuvarlaması hikâyesine benziyor. Bu tuhaf davranışının nedeni sorulduğunda, Diogenes komşularının kapılarına barikat yapmak ve kılıçlarını keskinleştirmekle meşgul olduğunu gördüğünü ve Makedonyalı İskender'in yaklaşan askerleri tarafından işgal edilmesine karşı şehrin
savunmasına katkı yapmak istediğini söyler.
Gitgide denetimin azaldığı, çok-merkezli, çığırından çıkmış dünyamızda, yeni gelen evsizler karşısında kendimizi huzursuz ve korku altında hissetmemizi sağlayan, onlara karşı düşmanlığı körükleyen, şiddeti -ve aynı zamanda göçmenlerin göze çarpan kederli, çaresiz ve muhtaç durumlarının istimal, suiistimal ve istismarını davet eden tek şey şehir yaşamının bu daimi ikilemi değil. Buna neden olan, post-deregülasyon yaşam tarzımız ve ortak yaşamımıza has niteliklerin tetiklediği iki öğe daha tespit edebiliriz; görünüşe göre birbirinden epey farklı ve ağırlıklı olarak farklı kategorilerdeki insanları etkileyen iki faktör. Bu iki faktörün her biri yerli nüfusun farklı kesimlerinde göçmenlere yönelik hınç ve hırçınlığı şiddetlendiriyor.
"Dibe vurduklarından şüphelenen toplum dışına itilmiş kişiler için, kendilerinin itildiği dibin de altı olduğunun keşfi, ruhu koruyan, onlara yeniden insan onuru kazandıran ve özsaygılarından geriye kalan ne varsa kurtaran bir olaydır."
Ben dahil kaçımız yolumuzu kaybettik ki artık içinde yaşadığımız dünyaya karşı özenli değiliz, umursamıyoruz, Tanrı'nın herkes için yarattığını korumuyoruz ve nihayetinde birbirimizi dahi umursayamaz hale geldik! İnsanlık bir bütün olarak yoldan çıktığında, şu an tanıklık ettiğimiz gibi trajediler ortaya çıkar... Yine de sorulmak zorunda: Erkek ve kız kardeşlerimizin kanlarından kim sorumlu? Hiç kimse! Cevabımız bu: Ben değilim, benim bir ilgim yok, başkası olmalı, kesinlikle ben değilim... Bugün dünyamızda hiç kimse kendini sorumlu hissetmiyor, erkek ve kız kardeşlerimize karşı sorumluluk duygumuz kaybettik... Sadece kendimizi düşünmemiz sebep olan konfor kültürü bizi başka insanların haykırışlarına duyarsız kılıyor, ne kadar sevimli olsalar da temelsiz sabun köpükleri içinde yaşamamıza sebep oluyor.
“Büyük yalanlar, büyük güçlü adamlara büyük kazançlar getiren büyük korkular üretir.”
"Ahlaklı olmak demek özünde iyi ve kötü arasındaki farkı ve onlar arasında nerede bir çizgi cizilecegini bilmek demektir."
Bu çarpık mantık, yarattığı zihniyet ve açığa çıkardığı duygular pek çok oy avcısını iştahlandıran hayli bereketli ve besleyici otlaklar sağlıyor. Gitgide daha fazla sayıda politikacının bu şansı kaçırmaya gönlü elvermiyor. Ücretleri ve zaten artmak bilmeyen maaşları daha da düşürmelerinden ve (işe yaramasa da) kısıtlı sayıda iş için girilen tiksindirici şekilde uzun kuyruğu daha da uzatmalarından korktuğumuz yabancı akınından kaynaklanan kaygıyı sermayeye çevirmek, görevi başındaki çok az politikacının direnebileceği bir baştan çıkarma.
Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ın özlü ve son derece akılda kalıcı vecizesi "bütün teröristler göçmendir", hükümetin hayatta kalma mücadelesi için aranan çözümü sağlıyor.
İlk türden sorunlar arasında nitelikli işlerin uygunluğu, toplumsal konumun güvenilirliği ve istikrarı, toplumsal yozlaşmaya karşı etkin koruma ve insan onuru tanımazlıktan korunma gibi insanlık durumunun temel faktörleri yer alıyor. Tüm bunlar emniyet ve iyi halin belirleyici etkenleri; bir zamanlar tam istihdam ve kuşatıcı bir sosyal güvenlik sözü veren hükümetler bugünlerde bırakın bu sözleri yerine getirmeyi, vadetmekten bile acizler.
Boğulmuş çocuklar, aceleyle dikilen duvarlar, dikenli teller, aşırı kalabalık toplama kampları ve göçmenlere baş belası muamelesi etme konusunda birbiriyle rekabet eden hükümetler, kılpayı kurtulma ve güvenlik için seyahatin sinir bozucu tehlikeleri; tüm bu ahlaki rezaletler hiç olmadığı kadar az haber niteliği taşıyor ve gittikçe daha seyrek olarak "haberler'de yer alıyor. Ne yazık ki, şokların kaderi normalliğin rutinine dönüşüyor; kendini tüketen, gözden kaybolan ve unutulma örtüsüne sarılarak vicdanlardan kaybolan ahlaki paniğin rutinine.
Bu küreselleşen dünyada küresel bir kayıtsızlığa düşmüş durumdayız. Başkalarının acı çekmesine alışık hale geldik: Beni etkilemiyor, beni ilgilendirmez, benim işim değil!
Kamusal kaygı ve korkuların odak ve çıkış noktaları olagelen televizyon haberleri, gazete başlıkları, politik konuşmalar ve internet tweet'leri bugünlerde "göç krizi"ne referanslarla dolup taşıyor; görünüşe göre Avrupa'yı istila ederek, bildiğimiz, uyguladığımız ve el üstünde tuttuğumuz yaşam şeklinin çöküşü ve ölümüne işaret ediyor. Bu kriz, an itibariyle, kanaat oluşturucuların açtığı insan zihni ve duygularını işgal etme ve tabi kılma yönündeki daimi savaşın politik doğrucu bir tür kod adıdır. Bu savaş alanından yapılan haber yayınının etkisi hakiki bir "ahlaki paniğe" neden olmaya başlıyor.
--reklam--
Kapımızdaki Yabancılar İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Burada Yabancıları Sevmezler: “Yabancı uyruklu olduğu değerlendirilen kişilerce provakatif amaçlı muz yeme eylemi içerikli video ve paylaşımın dolaşıma sokulduğu görülmüştür.” Dedi açıklamasında Göç İdaresi Genel Müdürlüğü. Muz yeme videosu paylaşan Suriyelilerin sınırdışı edileceğini söyleyerek incinen, kalbi kırılan milli kimliğimizin gönlünü aldı. Muz yiyen bir Suriyeli videosuna denk geldiğinde içinde, önünü alamadığı bir Suriyelilere ait dükkan yağmalama, mülteci evi taşlama, savunmasız birkaçını da “muza karşı kan” sloganıyla Türk terbiye sınırlarına davet etme gibi arzular uyanan insanların provoke edilmesini önlemek tabi ki devlet yetkililerimizin vazifesidir. Ama burada önlenmesi gereken muz yiyenler değil, muz yiyen görünce şiddet göstermek için tahrik olanlardır. Videonun içeriğini tartışabilir, mizahi yönünü eleştirebiliriz. Ama internette binlercesine maruz kaldığımız saçma videolar için -ne yazık ki birçoğu ırkdaşlarımız tarafından üretilmekte- insan sınır dışı etmenin açıklaması şudur: Ben senden üstünüm ve benim izin verdiklerim dışında bir şey yapamazsın.”

Fıkra bu ya, Hitler bir gün bir arkadaşıyla yemek yemek için bir restorana gitmiş. Restoran sahibi Hitler’i tabi ki çok büyük bir saygıyla karşılamış. “Sayın Führer” demiş restoran sahibi “sıradaki büyük planlarınızdan bizlere de bahseder misiniz?” Hitler “Bir milyon Yahudi ve bir restoran sahibini öldürmeyi düşünüyorum.” Demiş. Adam kıpkırmızı olmuş, “Restoran sahibi mi?” demiş korkudan titreyen sesiyle. Hitler nahif bıyıklarının altından beliren müstehzi bir tebessümle arkadaşına dönmüş “Bak işte, sana hiç kimsenin bir milyon Yahudi’yi umursamayacağını söylemiştim.” Hitler’i bir kenara bırakıp restoran sahibi ile devam edelim. Bu tavrı açıklayan dünya literatürüne girmiş bir kavram var: Dehumunization. İnsandışılaştırma veya gayriinsanileştirme olarak tercüme ediliyor. İnsandışılaştırma, “Öteki”nin insani vasıflar taşımadığı, onun nefret edilecek bir obje, yok edilmesi gereken bir canavar, ezilmesi gereken bir böcek olduğu düşüncesidir. Bu fikre sahip insanlar tarafından ötekinin yaşadığı zulüm umursanmaz hatta hak edilmiş bulunur. Hukuk doktrininde soykırımın imhadan önceki aşamalarından biridir dehumanization. Çünkü karşınızdakini insan olarak değil de bir haşere gibi görürseniz -ki bunu kendinize bile itiraf edemeyebilirsiniz- bu insanların öldürülmesi veya ölüme terk edilmesi vicdanlarda herhangi bir kıpırdanmaya sebep olmayacaktır. Epey tehlikeli bir durum. Yani 'öteki'ne doğrudan zarar vermiyor olsak bile bu durumu normal görüyor oluşumuz bizi Hitler’le aynı kavrama örnek yapıyor. Çok bir fark yok yani. Allah ona doğrudan soykırım yapacak imkân vermiş bize vermemiş.

Kendi çocuğunun dizinin bile kanamasını istemeyenlerin, bir çocuğun fakirlikten, açlıktan, savaştan, kölelikten kurtulmaya çalışmasını istememesi bu kavrama örnek olarak verilebilir. Çünkü kendisi ve çocuğu insandır, insani haklara sahiptir. Fakat o çocuklar ve ebeveynlerinin çektiklerinin, geri gönderildiklerinde çekeceklerinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü onlar insan değil alelade bir ‘şey’dir. Ölmesi, tecavüze uğraması, sığındıkları ülkelerde öldürülüp organlarının satılması gibi şeylere de maruz kalsalar acı çekmezler. “Romantik davranamayız, sayıları çok fazla oldu, ileride çok büyük problemlere sebep olacaklar, demografik yapımız değişecek, kaderlerine razı olmalılar, işimizi elimizden alacaklar, gitsinler vatanlarında ölsünler” gibi laflar bakış açımızın gayri insaniliğini ele veren argümanlar. Burada bir parantez açayım. Yabancıların tümüyle iyi ve zararsız insanlardan oluştuğunu düşünmüyorum tabi ki. İçlerinde suça karışmış olanlar, suça karışacak olanlar tabi ki vardır. Ama bizim kadar kötüler, hepsi bu. İnsanlar çünkü. Fakat aralarındaki kötüleri nazara vererek tüm yabancıları “karımıza kızımıza bakacaklar” diye nitelendirmek yukarıda bahsettiğim kavramın sınırlarına giriyor. Öğrendiğim kelimeleri cümle içinde kullanmak eğitim hayatımın en büyük kazanımlarından biri: “Ben dehumanization gördüm.”

Zygmunt Bauman, hayranlıkla okuduğum bu kitabında göç karşıtlığı, yabancı düşmanlığı, ırkçılık gibi konulardan ve buna dair çözüm fikirlerinden bahsediyor. Mülteci karşıtlığına Ezop’un Tavşanlar ve Kurbağalar masalından örnek veriyor. Tavşanlar zayıflıkları sebebiyle ormandaki tüm hayvanların zulmüne uğramaktadır. Nereye bir hayvan gelse oradan kaçmak zorunda kalırlar. Bir gün bir at sürüsünün üzerlerine koşmakta olduğunu görünce kaçmak için göle atlarlar. O esnada göl kıyısındaki kurbağaların, tavşanlardan korkarak suya atladıklarını görürler. Şöyle der Tavşanlar “Aslında işler göründüğü kadar kötü değilmiş.” Bauman, Ezop’un kıssasından çıkarılacak hissenin açık olduğunu söyler: “Her zaman kendisinden daha kötü durumda biri olduğu keşfinden dolayı tavşanın hissettiği tatmin, gündelik eziyetin ümitsizliğine verilen bir mola.” Bir sürü derdimiz var, geçinemiyoruz, hak ettiğimiz şeyler gasp ediliyor, özgür hissetmiyoruz, gelecek karanlık… Tüm bu konuda hıncımızı da bizden daha gariban olanlardan çıkarıyoruz. Çünkü bizim dibimizin de altı var. Ekonomik kriz, pandemi gibi zor zamanlarda sosyal devletin yeterince sosyal olmadığını anlıyor, verilen vergilerin yeteri kadar hizmet olarak dönmediğini ve mağdur edildiğimizi düşünüyoruz. Bu düşünmenin sonunda vardığımız sonuç “Bunlara hastane beleş, ilaç beleş, sıra da beklemiyorlar, devlet sadece bunlara bakıyor” oluyor. Saatlerce çalışıp aldığımız asgari ücretle asgari insani şartlarda bile yaşayamıyoruz, hayat pahalı, kiralar aldı başını gitti. Ama biz 20 kişi bir evde yaşamaya çalışan Suriyeli’nin aldığı fakirlik yardımını, aşağılık patronların verdiği aşağılık kayıt dışı işçi maaşını kıskanıyoruz. Öfkeliyiz. Haklı olarak öfkeliyiz. Ama bu öfkeyi konuyla alakasız kişilere yöneltiyoruz. Çocuğumuza muz alamamamızın sebebi muz yiyen Suriyeliler mi? Bir sokak yazısında dediği gibi: “Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değildi, zengin ve buralıydı.”

Bauman, mültecilerden nefret etmemizin sebeplerine yönelik bir tez daha sunuyor. Onlar “kötü haber elçisi” gibi “kötü haberleri dünyanın uzak bir köşesinden kapılarımıza taşıyor.” “Tercihen değil, kalpsiz bir yazgının buyruğuyla bu hale gelen göçebeler rahatsız edici, sinir bozucu ve ürkütücü şekilde, bize, kendi konumumuzun zedelenebilirliğini ve zor elde edilmiş iyi halimizin içsel kırılganlığını anlatıyor.” Bir eski zaman halkının, kötü haber getirenlerin ceza olarak öldürüldüğü bir gelenekleri olduğunu okumuştum. Onun gibi bize bu kötü akıbetin her an başımıza gelebileceğini hatırlatan insanları ölmeleri pahasına bizden uzak tutmak istiyoruz. Bizim de başımıza gelebilecek bir sıkıntıya karşı içimizde uyanan duygunun hoşgörü ve şefkat değil de nefret olmasını yadırgıyorum. İnternette bir amcanın “Diyorlar sen Kürtsün. Bana sorsalar ne Kürt ne Türk olmak isterdim. Ben Norveçli olmak isterdim. Enayi miyim, Ortadoğu vatandaşı olmak isteyeyim.” Dediği gibi hiçbirimiz ırkımızı, ülkemizi, başımıza gelecek tehlikeleri seçmedik. Çok temel bir bilgi var hayatla ilgili: “Herkesin başına her an her şey gelebilir.” Hele bu coğrafyada hayatımız, düzenimiz pamuk ipliğine bağlı. Politik bir şey yazanların arka sekmesinde Silivri hava durumu açık vaziyette. Kıskanılacak bölümler bitirmiş gençler “Türkiye bir mühendis kaybetti, Avrupa bir kurye kazandı.” Diye mutlulukla vizelerinin fotoğraflarını paylaşıyorlar. Gençlerimizin çoğu yurtdışı hayali kuruyor. Birçok insan da önümüzdeki seçim sonucuna göre bu planlarını uygulamaya niyetliler. İnsanlar normal şartlar altında mevcut düzenlerinde değişiklik yapmamaya niyetlidirler. Gitmek son çaredir. Temel insan haklarından yoksun olduğunu, emeğinin karşılığını alamadığını, çok nitelikli olsan da bir teşkilata üye olmadığın için kamu kurumlarının sana kapalı olduğunu, can ve mal güvenliğinin olmadığını, başına bir şey gelir endişesiyle düşüncelerini özgürce dile getiremediğini düşünüyorsan gidersin. Bir de bunun tepende bombaların uçuştuğu, silahla evinin basıldığı, kaçmak için uçak kanadına tutunulan daha ileri versiyonunu düşünelim, savaştan, açlıktan, çok zor yaşam koşullarından kaçanları. Bence bu konuda empati yapabilecek şartlara çok yakınız. Yani biz de anlayamayacaksak gitmek zorunda kalanın halini, Norveçliye nasıl anlatalım “doktorum ama mecbur kaldım”ı. Aslında herkesin istediği şey aynı: Daha iyisi. Kendimizde üzüldüğümüze başkasında kızıyoruz.

Umut Sarıkaya’nın bir karikatüründe bir mülteci bir mağazanın vitrinine bakıp hüzünlenir ve şöyle der:” Kim derdi bir Arabın su sporları malzemeleri satan dükkana bakıp hüzünleneceğini… Nasıl bir şey geldi lan bizim başımıza böyle?” İnsanlığın başına çok kötü şeyler geldi, yine insanın sebep olduğu. Haksızlığa, zulme uğrayanlar, bunları engellemeye gücü yetmediğinde bırakmak zorunda kaldı evini yurdunu. Şu an ciddi göçmen krizleriyle karşı karşıyayız. Birçok sebepten dolayı göç dalgasının daha da artacağı tahmin ediliyor. Bunu engelleyemeyeceğiz. Buna karşı alacağımız tavır ise belki sorunun ufak bir kısmına çare olabilir. Bauman, ahlaka yönelik en büyük saldırının kayıtsızlık olduğunu söylüyor. Umursamadığımız hiçbir kötülük bizi de rahat bırakmayacak. Tek gezegen tek insanlık varsa “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz.” Bize sunulan bütün suni ayrışmaları reddetmek, yeryüzünde başkalarından daha fazla hakka sahip olmadığımızı kabul etmek. Kant’ın deyimiyle “düşmanlığın yerine konukseverliği ikame etmek.” Problemi çözmese bile en azından kendi insanlık sınavımızdan geçmek için başka çare yok. Ben kendi adıma, bir Çankırılı olarak Norveç’te su sporları malzemeleri satan bir dükkana bakıp gözlerim nemli, hüzünle iç geçirirken arkamdan “la dem dra til landet sitt”(defolup kendi ülkelerine gitsinler) diye homurdanılan bir dünyada yaşamak istemiyorum. (Çetin Öcalan) 
Bauman, genelleme yapmayı seven biri. Ancak insan bazen düşüncenin kısa yoldan anlatılması için buna ihtiyaç duyulabiliyor.

Kitabın merkezinde göç nosyonu yer alsa da, tematik olarak bu kitap “batılı olmayanların batıya göçü hakkında batılı bir deneme” gibi görünüyor.

Kitapta sosyo-ekonomik açmaza düşen “prekarya” sınıfının ve likit haldeki toplumun taleplerinin, kapitalist söylem mekanizmasında nasıl tehditlerle ve korkularla ya da hiç olmazsa ödül oyunlarıyla kanalize edildiğini anlayabiliyoruz.

Alıntıladığı güçlü isimlerin birçoğu Alman Felsefesinin önemli filozofları. Bu isimlerden Kant ve Heidegger’in ontolojik olarak insanın dünyada ve çevresindeki zaman/mekan duruşu, ideali insanı yaratıyor. Etik olarak kendini aşan bu insan modeli Bauman’ı da etkilemiş.

Kitabın 2000’li yıllardan sonrasını konu edinmesi, onu anlamamızı kolaylaştırırken; oluşan problemlere empati kurarak sorunun bizatihi etkilenini olarak bizi içine alması da bir diğer nokta. Böylece halihazırda yaşayan politiklerin halihazırda yaşattığı problemleri günlük hafızamızdan onaylayabiliyoruz.

Bu güncellik bir diğer yanda, sanal dünyayı da etik ve sosyolojik olarak önümüze bırakıyor. Bireyin online/offline hayatının, ikircikli sosyal konumuna değinen Bauman, hayatın iki farklı dünyada farklı “idea”lar sunduğunu gösteriyor. Elbette tüm bunları, refere ederek bizi yan okumalara da sürüklüyor. (Onur Kızıloğlu) 
Kapımızdaki Yabancılar: Kitap "yabancı" kavramına odaklanıyor ve sığınmacılar/göçmenler üzerine farklı bakış açıları sunuyor. Bu konu üzerine düşünmek, kendi fikirlerini de yerli yerine oturtmak isteyenler için ideal, kolay okunan bir kitap. İyi okumalar, selamlar. (Aykut Türkyılmaz) 
--reklam--
Kapımızdaki Yabancılar PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Zygmunt Bauman - Kapımızdaki Yabancılar kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Kapımızdaki Yabancılar PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Zygmunt Bauman Kimdir?
Zygmunt Bauman, 19 Ekim 1925'te Polonya Poznan'da doğdu. Sosyolog ve filozoftur. Postmodern felsefenin hem sosyoloji alanında uyarlanmasını hem de genel kuramsal düzeyde sağlıklı bir şekilde değerlendirmesini ortaya koyan yapıtlarıyla tanınmaktadır.

Zygmunt Bauman, II. Dünya Savaşı patlak verene kadar, Polonya-Poznan'da yaşamını sürdürmüştür. Daha sonra Sovyetler Birliği'ne taşındı ve savaşın ardından Varşova Üniversitesi'nde doktorasını yaparak Doçentlik sınavını verdi.1954'ten itibaren aynı üniversitede Sosyoloji dersleri verdi. 1968 yılında Polonya Komünist Partisi'nden ayrıldı. Aynı yıl, politik nedenlerden dolayı sosyoloji prefesörlük unvanını kaybetti. İsaril'e göç etmek zorunda kaldı. 1971 yılında Bauman, Büyük Brintanya'nın çağrısı üzerine, Leeds Üniversitesi'nde yeniden sosyoloji kürsüsüne sahip oldu. 1990'lara kadar orada çalışmalarını sürdürdü.

Zygmunt Bauman, 1980'li yıllardan itibaren, Modernizm ile Totaliterizm arasındaki bağlantılar üzerine hem kuramsal hem de sosyolojik incelemeleriyle öne çıktı. Özellikle Almanya'daki Nasyonalsosyalizm üzerinden Holocaust hakkındaki çözümlemeleri bu bağlamda önemli bir etki yaptı. Böylelikle, Modernizme içkin kavram ve kategorilerin Totaliterlikle doğrudan ya da dolaylı ilişkileri derinlikli olarak ve disiplinlerarası bir yöntemle ortaya konulmuş olundu.

Bauman, aynı zamanda postmodernizm hakkındaki çalışmalarıyla da önemli bir yer tutmaktadır. Siyasal, etik ya da genel olarak kuramsal düzlemde postmodernizmin değerlendirilmesini yapmış ve açık anlaşılır fakat derinlikli de olan metinleriyle postmodernizmin ne olup olmadığını, ne tür olanaklar sağladığını göstermeye ve netleştirmeye çalışmıştır

1989 yılında Amalfi Ödülünü ve 1998 yılında Theodor Adorno Ödülünü almıştır.
--reklam--
Zygmunt Bauman Kitapları - Eserleri
Sosyolojik Düşünmek
Yaşam Sanatı
Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?
Küreselleşme
Akışkan Aşk
Özgürlük
Kimlik
Kapımızdaki Yabancılar
Akışkan Gözetim
Bireyselleşmiş Toplum
Iskarta Hayatlar
Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup
Akışkan Modernite
Eğitim Üzerine
Modernite, Kapitalizm, Sosyalizm
Tanrı'ya ve İnsana Dair
Retrotopya
Yasa Koyucular ve Yorumcular
Cemaatler
Modernite ve Holocaust
Modernlik ve Müphemlik
Akışkan Hayat
Postmodern Etik
Ahlaki Körlük
Ölümlülük Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri
Sosyoloji Ne İşe Yarar?
Siyaset Arayışı
Parçalanmış Hayat
Edebiyata Övgü
Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları
Kuşatılmış Toplum
Avrupa
Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar
Dünyaya ve Kendimize Dair
Hermenötik ve Sosyal Bilimler
Bu Bir Günlük Değildir
Akışkan Modern Dünyada Kültür
Sosyalizm - Aktif Ütopya
Kriz Hali ve Devlet
Akışkan Korku
Borçlu Zamanlarda Yaşamak
Zygmunt Bauman ile Söyleşiler
Akışkan Doğanlar
Etiğin Tüketiciler Dünyasında Bir Şansı Var mı?
Kültür Teorisinde Eskizler
--reklam--
Zygmunt Bauman Alıntıları - Sözleri
Büyük servet olan yerde büyük eşitsizlik vardır. Bir kişinin çok zengin olabilmesi için en az beş yüz fakir gerekir! (Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?)
Görünür olmak birey olmanın yoludur; belki de biri olmanın tek yolu. Herkes gizliden gizliye var olmadığından korkar, çünkü başkaları farkına varmadığı sürece aslında o yoktur. (Ölümlülük Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri)
"Dünya düşününenler için bir komedi,
Hissedenler için bir trajadi." (Zygmunt Bauman ile Söyleşiler)
Bütün aşklar insan - yiyici bir açlık çekerler. (Akışkan Aşk)
müritlerinize verdiğiniz şey hakikat değil, sadece hakikatin suretidir. Birçok şeyin işiticileri olacaklar ama hiçbir şeyi öğrenmeyecekler. Her şeyi biliyormuş gibi görünecekler ama genel olarak hiçbir şey bilmeyeceklerdir. Sinir bozucu, bezdirici insanlar olacaklar, gerçekliği olmayan bir bilgeliğin taşıyıcıları gibi davranacaklardır. (Tanrı'ya ve İnsana Dair)
“Uzaklık coğrafi olmaktan çok zihinsel bir mesele olabilir.”

. (Sosyolojik Düşünmek)
Eskiden uzun süreli bir aşk ilişkisinde be­lirleyici unsur seks iken, artık odak noktası güvenliğe kaymıştır. Bu yalnızlık asrında aşk bir dermandır.. (Retrotopya)
Robert Winder'in zekice belirttiği gibi, "İstediğimiz kadar sandalyemizi kumsala koyup, yaklaşmakta olan dalgalara bağıralım, ne gelgit dinleyecek ne de deniz geri çekilecektir." Göçmenleri "kendi arka bahçemiz'den uzak tutmak için duvarlar inşa etmek, gülünç şekilde antik filozof Diogenes'in eski Sinop'un sokaklarında içinde yaşadığı fıçıyı bir o yana bir bu yana yuvarlaması hikâyesine benziyor. Bu tuhaf davranışının nedeni sorulduğunda, Diogenes komşularının kapılarına barikat yapmak ve kılıçlarını keskinleştirmekle meşgul olduğunu gördüğünü ve Makedonyalı İskender'in yaklaşan askerleri tarafından işgal edilmesine karşı şehrin
savunmasına katkı yapmak istediğini söyler. (Kapımızdaki Yabancılar)
"hiçbir şey bahşedilmediği" için "her şey kazanılmalıydı." (Modernlik ve Müphemlik)
"Cepteki ilişkiler" anlık olmanın ve fırlatılıp atılabilirliğin cisimleşmiş hâlleridir. (Akışkan Aşk)
Tüketim toplumunda seri imalat artık kitlesel emek gücüne ihtiyaç duymuyor ve bir zamanlar "yedek sanayi ordusu" olan yoksullar şimdi "defolu tüketiciler"e dönüştürülmüştür. (Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar)
"Geriye ya da yukarıya değil; becerinin, iradenin, gücün toplanması gereken yere, kendi içine bakmalı insan. Oradan başlamalı. Bir ‘savunma stratejisi’ olarak daima orada kalmalı." (Akışkan Modernite)
Göçmenler (yerkürenin uzak köşelerinden "arka bahçemiz"e boca edilen atık insanlar) ile kendi imalatımız olan dayanılmaz korkularımız arasında bir seçici yakınlık mevcuttur. (Iskarta Hayatlar)
Hayatının her günü kösteklenen ve hakir görülen birey kişisel narsisizmine “kolektif narsisizm” içinde barınak bulur. Bu ağır yara almış bireyselliğin kurtuluşu ne oranda aranıyorsa o derece aldatıcı olabilecek bir güvenlik vaadidir. Kefaret umudu hüsranla sona ermeye mahkumdur... (Akışkan Hayat)
Gezegende her şey birbirine bağlı olduğundan, yerkürenin belli bir kısmında güvenlik, ancak güvenli bir insanlık içinde temin edilebilir. İnsanların aşağılanmasına her yerde karşı çıkan, artan fırsat eşitsizliğiyle büyüyen toplumsal adetsizlik ve insani aşağılanmaları hafifletecek, etik açıdan aydınlanmış bir küresel eylem, her açıdan ortak sağ kalımımızın en temel koşuludur. (Avrupa)
Oxford Üniversitesi'nin saygın sosyologlarından John Goldthorpe yönetiminde on üç güçlü ekibin Ingilte­re, Şili, Macaristan ve Hollanda'da yürüttüğü bir çalışmanın bulgularına göre, kültürel seçkinlerle, kültürel hiyerarşide daha altta olanların, günümüzde artık eskiden olduğu gibi bazı işaretlerle kolayca ayırt edilemediği görülmektedir. Bu eski işaretler, düzenli olarak opera ve tiyatroya gitmek, 'yük­sek sanat' sayılan her şey karşısında her zaman duyulan coş­ku ve bir pop şarkısı ya da popüler bir televizyon dizisi gibi sıradan sayılan her şeye burun kıvırmak gibi unsurlardan oluşmaktadır. Elbette bu durum, dışarıdan kültürel seçkin­ler, gerçek sanatseverler, kültürün ne olduğu, nelerden oluş­tuğu ve bir kültür adamı ya da kadını için (comme il faut ya da comme il ne faut pas) -neyin uygun olup neyin olmadı­ğı gibi konularda, pek de o kadar kültürlü olmayan akranlarından daha bilgili kabul edilen kişilerle artık karşılaşma­ yacağımız anlamına gelmez. (Akışkan Modern Dünyada Kültür)
Tüketim toplumunun bir üyesi olmak göz korkutucu bir görev ve hiç bitmeyen Çetin bir mücadeledir. Ayak uyduramama korkusu yetersizlik korkusu tarafından kenara itilmiş ama rahatsız edici iliğinden bir şey kaybetmemiştir. (Akışkan Gözetim)
Devlet her şeyden önce bir yeniden metalaştırma aracıdır. (Yasa Koyucular ve Yorumcular)
"dış görünüş benim için hem gerçekleştiren hem de yaşayandır" diye yazdı Nietzsche. (Akışkan Doğanlar)
"Farkında olalım veya olmayalım, hoşumuza
 gitsin veya gitmesin, yaşamlarımız sanat
 yapıtıdır." (Yaşam Sanatı)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/kapimizdaki-yabancilar-zygmunt-bauman-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)