# Kınalı Küheylanlar - Harun Tokak Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Kınalı Küheylanlar kimin eseri? Kınalı Küheylanlar kitabının yazarı kimdir? Kınalı Küheylanlar konusu ve anafikri nedir? Kınalı Küheylanlar kitabı ne anlatıyor? Kınalı Küheylanlar PDF indirme linki var mı?  Kınalı Küheylanlar kitabının yazarı Harun Tokak kimdir? İşte Kınalı Küheylanlar kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/kinali-kuheylanlar-harun-tokak-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-05-12T14:00:12+03:00
- Güncelleme: 2022-05-12T14:00:12+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/05/12/harun-tokak-kimdir-harun-tokak-kitaplari-ve-sozleri-220527.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Harun Tokak 
 Yayın Evi: Kaynak Yayıncılık 
 İSBN: 9786055510541 
 Sayfa Sayısı: 150 
--reklam--
Kınalı Küheylanlar Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Bu kitapta okuyacağınız her hikayede göreceksiniz ki, çok değil, bir insan ömründen az bir zaman önce, dedelerimizin ancak hüsranla yad ettiği bir rüya: geleceğin inşasına katılma iradesi, bugün gerçek oluyor.

Türkiye'nin, yeryüzü cenneti hayalinin kabusa dönüştüğü bir zamanda yeni toplumun oluşturulmasında ve dünyanın geleceğinde gerekli cesaret ve iradeyi gösterdiğine; Bazı insanların gençlikleri veya hayatları pahasına da olsa artık nehrin yatağını bulduğu müjdesine, yer yer hüzünlü ama daima umut verici, tertemiz gerçekler üzerinden katılacaksınız. Bu kitabı okurken, tek ve ayrık yaşam hikayelerine değil, bir büyük nehre akan derin ırmaklara şahit olacaksınız.
--reklam--
Kınalı Küheylanlar Alıntıları - Sözleri
İnanıyordum; insanımızın Yüce Yaratıcı ile arasına konan bütün engelleri aşıp, O'na yaraşır ve yakışır bir tarz da yeniden kendini bulacağına.

 İnanıyordum; ilme, inanca,düşünceye açık, gayretli dimağların, o muhteşemlerden muhteşemlerden muhteşem tabiat kitabını yeniden bir kere daha didik didik edeceğine.

 İnanıyordum; aradan yıllar geçse de bir gün mutlaka yitirdiğimiz ruhumuzun geriye dönüp ülkemizi, milletimizi, insanlığımızı ipotek edilmişlikten kurtaracağına.

 İnanıyordum;Hızır soluklu insanların, şubir kaç asırlık kuraklığı gözyaşlarıyla sulayıp, şurada burada kaybolup gitmiş ilhadzade, dalaletzade, malul nesilleri, şanlı mazilerinin o semavi dinamikleri ile yeniden buluşturacaklarına ve milletimizi milletler muvazenesinde hak ettiği yere yükselteceklerine.

 İnanıyordum; gündüzü kadar geceside o şanlı günlerimizin aydınlığına denk “ eyyamullah” diyeceğimiz o ışıktan çağların dönüp geleceğine, köy- kent , şehir-kasaba her tarafın bir kere daha İrem Bağları gibi cennetleri döneceğine.

 İnanıyordum; bağı-bahçesi, çarşısı-pazarı, sokağı ve evleriyle ma'na edâlı, huzur ve güven televvünlü renkli günlerimizin dönüp geleceğine.

 Ve inanıyordum; kendi ruhundaki dinamiklerden güç, “Altın Çağ” insanındanfeyz alan, vesayet bilmeyen, öz kaynaklarından beslenen, mefkuresine ibadet hassasiyeti içinde bağlı, ilimde, sanatta,fikirde, siyasette, yani hayatın her sahasında liyakatiyle kendine yer bulan, cismaniyet ve nefsaniliğe rağmen ruhanilerin kendilerine gıpta ile baktığı, esnafıyla-memuruyla, siviliyle-askeriyle,beyiyle-çobanıyla bütün milletimizin yeniden kendine geleceğine, asırlık uykudan uyanıp; 'ben de buradayım' diyeceğine...Evet, bütün bunlara inanıyordum.

 Bir takım bedbin ve karamsar insanlar bunlara inanmadı. Hayal dedi, düş dedi ve göremediler herşeyin bir inayet eliyle hazırlandığını fark edemediler; her şeyin kelepleşip tarih şuuru tığının ucunda ve yepyeni bir kanaviçe ile irtibatlandığını; hep takılıp kaldılar sebepler dünyasındaki şeylere. Oysaki bir de Kudret'i Sonsuz'un kâinata hakim olan teennisine bakmalıydılar.

 Evet! O'nun "ol" emriyle cihanı bir kere de var edebilecekken, kainatı altı zamanda yarattığına, yavruyu anne karnında onca çile ve ızdırapla aylarca tuttuğuna, mercana denizlerin derinliklerinde nice kanlar kusturduktan sonra gün yüzüne çıkma izni verdiğine bakmalı değiller miydi?
Evet, candan-canandan geçmiş bu yiğitler ne kendilerine takıldı, ne de önlerini kesen engeller karşısında dize geldiler; yüreklerinde renk atmayan tek sevda Hâk rızası ve Hakk'a vuslat arzusu ile yürüdüler dünyanın en ücra köşelerine. Onlar yürüdü; yollar övündü, ruhaniler sevindi ve tabi bütün şeytanlar da dövündü...

 Yürüdüler ne atları vardı ne arabaları, ne silahları vardı ne de cephaneleri. Güç kaynakları, sinelerinde köpürüp duran o müthiş iman ve heyecan, ufuklarında insanlığın mutluluğu ve tabii rıza ve Rıdvan; bahtları sahabe ve havari bahtına eş iffet ve ismetleriyle de ruhanilerle kardeş haline geldi ve destansı birer konu, solmayan birer hatıra oldular.

 Bu aydınlık ruhlar sayesinde kupkuru çöller, İrem Bağları'na döndü, pek çok kömür ruh, elmasa inkılap etti, taştan- topraktan tabiatlar altın ve gümüş olma payesine yükseldi ve yükselmeye de devam ediyor; inşallah edecek.
Cemil Meriç 'le aynı kanaatindeyim: " Kamus'a uzanan el, namusumuza uzanmış demektir!"
Ben ki, devrik cümlelerle yazılan kitapları okuyamayan bir kimseyim. Şimdi beni bu kitapların başına çivileyen güç nedir, nereden geliyor? Sorularımın cevabını, Atatürk'ün çok doğru bir tespitinde buldum. Gazi Paşa diyor ki: Bir milletin iki ordusu vardır: Asker ordusu, irfan ordusu.
Asker ordusu, vatanın hayatını kurtaran ordudur. İrfan, yani kültür ordusu, vatanın geleceğini kurtaran ordudur. Bu iki ordu çok önemlidir. Bana “bu iki ordudan hangisi daha önemlidir?” diye sorarsanız, kültür ordusu derim. Çünkü kültür ordusu, asker ordusuna neden bu vatan topraklarını sevmek, onun uğrunda çarpışmak, gerektiğinde kanını ve canını sevmek mecburiyetinde olduğunu anlatan ordudur. Bir milletin kültür ordusu, yeteri kadar kuvvetli olmazsa, asker ordusunun muharebe meydanlarında kazandıklarını, sulh masalarında kaybeder!" Bu, yerle gök arasını dolduracak kadar doğru bir değerlendirme.
Yad ellerde yiğitler...
 Kimi Tuna boylarında, kimi Afrika'nın uçsuz bucaksız çöllerinde, kimi Tanrı Dağları'nın eteklerinde, kimi mavi göklerin ülkesinin lacivert gecelerinde, okullarının bahçesinde...
 Öğrencilerinin cıvıltıları arasında öylece yatıyorlar.
 Ömürlerinin baharında ellerine bavullarını alıp, gözlerini ideallerinin ufkuna dikerek, arkasına bakmadan atlarına atlayıp giden bu güzel, bu yiğit insanlar, bu adamı ruhlar, bir daha ülkelerine geri dönememişler.
Türkiye'ye döndüğünde her vesile ile "Ben Hakan Usta, Tanzanyalıyım" demeye başlar. Siyah güllerin sevdası düşer yüreğine.
 Anası, kararlılığı karşısında: " Git oğlum, Allah yolunu açık etsin." demişse de ayrılık yakar yiğidin anasını ve yıkılır.
 Olan hep anaların yüreği ne olur ya.
 Son sabah namazını ailesiyle birlikte büyük mücahid ve muhacir Eyüp Sultan'ın türbesinde kılar.
 "Eyüp Sultan da Medine'den, medeniyetin beşiğinden ne için geldiyse ben de aynı sebeple buradan Tanzanya'ya göç etmek istiyorum. Mesele para kazanmak değil. Onların işi gücü yok muydu? Biz de müslümanız, Onlar da müslümandı" sözleriyle hicret aşkını asrın alnına bir çelenk gibi asarak eşi ve çocuklarıyla birlikte salar kendini yad ellere.
 "Allah'ım bize Tanzanya'yı sevdir, gayemizden ayırma, bizi nefislerimizle başbaşa bırakma" duası ile başlar Tanzanya günlerine.
Gurbette çocuk olmak zordur. Bir çocuk kalbini ülkesinden, sokakta birlikte oynadığı arkadaşlarından, okulundaki öğretmenlerinden koparmak kolay değildir.
Gurbette zordur Ramazan...
Dostlar, akrabalar, gürül gürül okunan ezanlar, şakalar yoktur.
Kubbelerden taşan tekbirler duyulmaz, minarelerde mahya ışıkları parlamaz.
Her akşam iftar verir siyah incilerine.
Kendi elleriyle hizmet eder.
Amacı Ramazan medeniyetini onlara da tanıtmaktır.
Yemekten ziyade beyazın kendilerine hizmet etmesi büyüler siyah insanları.
Beyaz, acı,işkence, zulüm demektir onlar için.
Her eve, her yüreğe yetecek acılar bırakmıştır beyaz insan. Ama Hakan Usta başkadır. Baba adamdır. Yüreği sevgi doludur. Başka beyazlar gibi değildir. Güven veren bir hali vardır. Yiğit yüzlü, tatlı sözlüdür.
"Anneciğim babam Cennete gitti, neden kendini harap ediyorsun?"
 Daha birkaç gün önce, "burada tabutlar örtüsüz taşınıyor, şık durmuyor" diyerek Türkiye'den getirttiği yeşil bir örtüyle örterler tabutunun üzerini.
 Yiğit yüzlü beyazlarla, yürekleri sevgi dolu siyah incilerin birbirlerine sarılıp ağlamaları ne hazin bir manzaradır Allah'ım!
 Bu, belki de siyahların bir beyaz için döktükleri ilk gözyaşlarıdır.
 Yiğidin namazının Tanzanya'nın bir önceki cumhurbaşkanı kıldırır. Milli Savunma Bakanı saf bağlar.
 Okul müdürü İbrahim Bey; Koca Usta'nın ortağı ve teyze oğlu Murat Bey'e: " Okulu çok seviyordu, hep çocukların seslerini duymak istiyordu, acaba okulun bahçesindeki keşanatların altına mı gömsek mi?" der.
 Murat Bey'in cevabı hazırdır;
 "Hayatta olup bunu duysaydı yeniden ölmek isterdi, bütün hayali buydu."
 Yolunuz bir gün Tanzanya'nın başkenti Darüsselam'a uğrarsa Feza Türk Koleji 'nin bahçesinde dalları gibi gölgeleri de karışık olan keşanat ağaçlarının ışıklı gölgesinde yatan bir yiğit görürsünüz.
 Uçsuz bucaksız kızgın çölde düşen bir yiğit.
 İşte o Erzurumlu Hakan Usta'dır.
Bir yiğit için daha:"Men giderem ırağa" deme vaktidir...
Ya da Yunus öğretmen için ayrılık vakti...
Annesinin yüreğinde ateşler yanmaktadır. Babası içten içe yanarsa, son ana kadar metanetini korumaya çalışırsa da oğlunun: " Babacığım! Allah'a ısmarladık." sözleri kalsine daha fazla dayanamaz ve o koca adam koyuverir kendini, sarsıla sarsıla ağlamaya başlar, şoka girer.
 Babalar ateşe düşen bir kütük gibidir, hep içten içe yanarlar ama kimse fark etmez... Kolay kolay yıkılmazlar arama bir yıkılınca da kimse kaldıramaz onları.
Yunus öğretmen, eşi ve çocukları ile birlikte; sevenlerinin gözyaşları arasında ayrılır Bursa'dan.
 Zorlu bir günün ardından ilk oruçlarını sınıra yakın bir yerleşim yeri olan Zaho'da açarlar.
 Artık kan kokan, barut kokan, petrol kokan topraklardadırlar.
Savaşın ayak seslerinin duyulduğu en çetin günlerde bile arkadaşları buraları bırakıp gitmemişlerdir. Çocuklarına süt alacak para bulamadıkları zamanlar bile şikayetçi olmamış, artçı bölük askerleri gibi canları pahasına beklemişlerdir okullarını.
Kendinden önce gelen fedakar arkadaşlarının Türkiye'den yardım gelemediği için kirasını ödeyemedikleri evlerini boşaltarak, hanımlarını ve çocuklarını Türkiye'ye göndermek zorunda kaldıklarını, kendilerinin de okula sığındıklarını öğrenince onlarla gurur duyar. Bir arkadaşı o zor günleri şöyle anlatır Yunus Öğretmen'e. "2002 yılında Süleymaniye'ye tayinim çıkmıştı. Savaş başladı başlayacak. Çocuklarımın biri üç aylık diğeri üç yaşındaydı. Süleymaniye'ye girdiğimizde şehirde korkunç bir uğultu vardı. Pencereler, kimyasal silahlara karşı bir koli bandıyla naylon kaplanmıştı. Hiçbir evde cam yoktu. Yine de geri dönmeyi düşünmedik, olsun dedik, gerekirse ölürüz."

 Yerli aileler şehirleri terkedip köylerde yaşayan yakınlarına ya da daha güvenli yerlere gittiler.

 Bir gün bir kız öğrencimiz : "Siz burada dururken biz nasıl gideriz." diyerek gözyaşlarına boğuldu.

 Hiçbir şeyi candan öte olamazdı. Bazı veliler ve öğrenciler gelip: "Madem siz bırakıp gitmiyorsunuz öyleyse biz de sizinle kalacağız." diyerek sığınakta günlerce bizimle birlikte kaldılar. Tabi bu da ayrı bir berekete vesile oldu. O güne kadar: "Siz Türkiye'nin ajanısınız" diye düşünenler, gelip özür dilediler. Böylece o zorlu günler bir nevi samimiyet testi gibi oldu.

 O zor günlerde, askerlerimizin de sık sık okula gelerek bir ihtiyacımızın olup olmadığını sormaları unutulur gibi değil.
Bir başka Türkmen işadamı Yalkap Bey: "Oğlum vesilesiyle tanıdım bu öğretmenleri, sadece sözlerinin değil, özlerinin de çok güzel olduğunu keşfettim, arkadaşlıktan öte kardeş oldum bu öğretmenlerle. Anne babalarına söyleyin, yürekleri sıkılmasın, biz varız, burada kendi ülkelerinde onlar. Yedi yıl önce tanıdım onları, bu yüzden kendimi yedi yaşında sayıyorum. Çocuklarımızla birlikte bizi de yetiştirdiler, insanlık öğrendik biz bu öğretmenlerden..." diyor
Eyüp Bey'in babası ise: "Herkes iş ararken bunlar hangi akla hizmetle gül gibi görevlerini bırakıp yad ellere gidiyorlar." diyerek sitem etmiş.
Bir taraftan orada bekleyen talebeler, diğer taraftan anne baba hakkı...

 Kahramanların karar anıdır. Oğluna laf anlatmanın zor olduğunu bilen merhametli baba, gelinine: "Kızım sen gitme, o döner gelir." der.

 Çaresiz baba nereden bilsin gelinin hicret için daha bir kararlı olduğunu.
Ramazan öğretmenin annesi dindar bir Anadolu kadınıymış.
"Şaşırıyorum şu insanlara nasıl oluyor da Allah'a(cc) kulluk etmiyorlar, hele bir bakın şu ölmüş toprağa nasıl baharda renk renk, desen desen, tadı başka, kokusu başka, cinsi başka çeşit çeşit meyve ve sebzeleri birden bitiriveriyor... Yahu Allah(cc)'tan başka kim yapabilir bunu?" der ağlarmış.
--reklam--
Kınalı Küheylanlar İncelemesi - Şahsi Yorumlar
--reklam--
Kınalı Küheylanlar PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Harun Tokak - Kınalı Küheylanlar kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Kınalı Küheylanlar PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Harun Tokak Kimdir?
Harun Tokak (d. 1955 Uşak), Türk gazeteci, Diyalog Avrasya Platformu eş başkanı, Yeni Şafak gazetesi yazarı ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı eski başkanı.

1955 yılında, Uşak’ın Kırka Köyünde doğan Harun Tokak, ilk öğrenimini bu köyde tamamladı. İmam-Hatip Lisesini Uşak’ta okudu. İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nden 1979′da mezun olduktan sonra Anadolu’nun değişik şehirlerinde öğretmenlik yaptı. Bu yıllarda çeşitli mahalli gazetelerde köşe yazıları yazdı, bazı yerel televizyonlarda programlar yaptı ve bazı yerel gazete ve televizyonların kurulmasına öncülük etti. Başta eğitim olmak üzere değişik alanlarda faaliyet gösteren bir çok sivil toplum kuruluşunda insiyatifler aldı.

MEB’de eğitim uzmanlığı ve başbakanlıkta müşavirlik yapan Tokak, 1997-2008 yılları arasında Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanlığı’nı da yürüttü. Avrasyanın ve Türk aydınlarının bilgi ve birikimlerini paylaştığı Abant ve Diyalog Avrasya platformlarının oluşturulmasına öncülük etti.

Tokak, halen Diyalog Avrasya Platformunun eş başkanlığını yürüten Harun Tokak Guney Ukrayna Devlet Pedegoji Universitesi fahri profesorudur. Yeni Şafak Pazar gazetesinde haftalık hikayeler yazan Harun Tokak’ın "Önden Giden Atlılar", "Yoldakiler", "Işık Süvarileri" "Kime Emanet" "Kinali kuheylanlar" adında hikaye kitapları yayınlandı. Eserleri Rusca , Kazakça, Ukraynaca ve Azericeye çevrildi.
--reklam--
Harun Tokak Kitapları - Eserleri
Suya Düşen Kan
Ben Kudüs & Konuşan Taşlar
Önden Giden Atlılar
Kınalı Küheylanlar
Kime Emanet
Yoldakiler
Işık Süvarileri
Rüya Gibi Geçti Ömür
--reklam--
Harun Tokak Alıntıları - Sözleri
Ramazan öğretmenin annesi dindar bir Anadolu kadınıymış.
"Şaşırıyorum şu insanlara nasıl oluyor da Allah'a(cc) kulluk etmiyorlar, hele bir bakın şu ölmüş toprağa nasıl baharda renk renk, desen desen, tadı başka, kokusu başka, cinsi başka çeşit çeşit meyve ve sebzeleri birden bitiriveriyor... Yahu Allah(cc)'tan başka kim yapabilir bunu?" der ağlarmış. (Kınalı Küheylanlar)
Evet, candan-canandan geçmiş bu yiğitler ne kendilerine takıldı, ne de önlerini kesen engeller karşısında dize geldiler; yüreklerinde renk atmayan tek sevda Hâk rızası ve Hakk'a vuslat arzusu ile yürüdüler dünyanın en ücra köşelerine. Onlar yürüdü; yollar övündü, ruhaniler sevindi ve tabi bütün şeytanlar da dövündü...

 Yürüdüler ne atları vardı ne arabaları, ne silahları vardı ne de cephaneleri. Güç kaynakları, sinelerinde köpürüp duran o müthiş iman ve heyecan, ufuklarında insanlığın mutluluğu ve tabii rıza ve Rıdvan; bahtları sahabe ve havari bahtına eş iffet ve ismetleriyle de ruhanilerle kardeş haline geldi ve destansı birer konu, solmayan birer hatıra oldular.

 Bu aydınlık ruhlar sayesinde kupkuru çöller, İrem Bağları'na döndü, pek çok kömür ruh, elmasa inkılap etti, taştan- topraktan tabiatlar altın ve gümüş olma payesine yükseldi ve yükselmeye de devam ediyor; inşallah edecek. (Kınalı Küheylanlar)
Dâvud tepesinde son akşam yemeğinin ardından gelen Hz İsa ve havariler. Bir kayaya oturdu ve dua etti. Kaya’ya ıstırap kayası ismi verilmesi mânidar. Istırap kilisesine/ bütün milletler kilisesine gelenlerin o ânı iliklerine kadar hissetmeleri için bugün hala elektrik kullanılmaz (Ben Kudüs & Konuşan Taşlar)
"Doktorlara ulaşmak kolaydır, parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak imân tedavisi için gönülden istek duymalısın. " (Kime Emanet)
Peygamberimiz(sav), Ensar ve Muhaciri bir yerde toplayarak onları birbirine kardeş yaptığı sırada Hazreti Ali çıkageldi. Henüz yirmi iki yaşında, hayatının baharında bir delikanlı idi.
" Ey Allah'ın Resulü, arkadaşlarını birbirine kardeş yaptın, beni kimseyle kardeş yapmadın." dedi.
Resulullah Efendimiz(sav) belli ki onu kendisine bırakmıştı.
Hazreti Ali'nin elini tuttu ve;
"Ali benim kardeşimdir, Ali benim dünya ve ahiret kardeşimdir."
Bu hadise "musahiplik" geleneğinin başlangıcıdır.
Musahip, kardeşinin inleyişini duyan insandır,vefalı ,yoldaşını ve gönüldaşını yolda bırakmayandır. (Suya Düşen Kan)
Uydurulmuş, kaba-saba kelimelerle yazılan kitapları kat'iyyen okuyamıyorum. Elime aldığım bir kitabın kelimeleri, bana anne sıcaklığı gibi, sevgili yüzü. gibi, memleket türküleri gibi gelmeli. Çünkü Türkçe, benim için çok önemli. Türkçe varlık sebebimiz. Cemil Meriç'le ayni kanaatteyim: "Kamus'a uzanan el, namusumuza uzanmış demektir!"

 Bir de devrik cümlelerle yazılan kitaplarda çok uzağım. Devrik cümleler ile yazılan eserleri okuyunca, kendimi nadasa bırakılmış, uçsuz bucaksız bir tarlanın ortasındaymışım gibi yorgun bitkin hissediyorum. Huzuru, öylesi kitapları kapamakta buluyorum.

Yalnız yetmiş iki yıllık ömrümde bunun tek istisnası oldu:

Harun Tokak'ın,tamamen devrik cümlelerle yazılan iki kitabı, beni, anlatılmaz bir çekim kuvvetiyle kendisine bağladı. Bağladı da ne demek, Önden Giden Atlılar, zaman zaman gözyaşlarımla ıslandı. İkinci kitabı olan Yoldakiler ise, bitirinceye kadar elimden düşmedi. Yoldakiler de, Önden Giden Atlılar da, beni adeta bir anafor gibi birdenbire içine çekti. ( Yavuz Bülent Bakiler ) (Yoldakiler)
Eyüp Sultan’ın beni götürün, götürebildiyseniz kadar götürün surların dibine gömü, ben fetih ordularının naralarını duymak istiyorum dediği gibi Musa Aleyhisselam da son deminde” beni yaklaştırabildiğiniz kadar Kudüs’e yaklaştırın” diye vasiyet etmiş ve ömrü yetişmeye yetmemiş ve yine mescid Yürkiye tarafından restore edilmiş ne kutlu (Ben Kudüs & Konuşan Taşlar)
İnanıyordum; insanımızın Yüce Yaratıcı ile arasına konan bütün engelleri aşıp, O'na yaraşır ve yakışır bir tarz da yeniden kendini bulacağına.

 İnanıyordum; ilme, inanca,düşünceye açık, gayretli dimağların, o muhteşemlerden muhteşemlerden muhteşem tabiat kitabını yeniden bir kere daha didik didik edeceğine.

 İnanıyordum; aradan yıllar geçse de bir gün mutlaka yitirdiğimiz ruhumuzun geriye dönüp ülkemizi, milletimizi, insanlığımızı ipotek edilmişlikten kurtaracağına.

 İnanıyordum;Hızır soluklu insanların, şubir kaç asırlık kuraklığı gözyaşlarıyla sulayıp, şurada burada kaybolup gitmiş ilhadzade, dalaletzade, malul nesilleri, şanlı mazilerinin o semavi dinamikleri ile yeniden buluşturacaklarına ve milletimizi milletler muvazenesinde hak ettiği yere yükselteceklerine.

 İnanıyordum; gündüzü kadar geceside o şanlı günlerimizin aydınlığına denk “ eyyamullah” diyeceğimiz o ışıktan çağların dönüp geleceğine, köy- kent , şehir-kasaba her tarafın bir kere daha İrem Bağları gibi cennetleri döneceğine.

 İnanıyordum; bağı-bahçesi, çarşısı-pazarı, sokağı ve evleriyle ma'na edâlı, huzur ve güven televvünlü renkli günlerimizin dönüp geleceğine.

 Ve inanıyordum; kendi ruhundaki dinamiklerden güç, “Altın Çağ” insanındanfeyz alan, vesayet bilmeyen, öz kaynaklarından beslenen, mefkuresine ibadet hassasiyeti içinde bağlı, ilimde, sanatta,fikirde, siyasette, yani hayatın her sahasında liyakatiyle kendine yer bulan, cismaniyet ve nefsaniliğe rağmen ruhanilerin kendilerine gıpta ile baktığı, esnafıyla-memuruyla, siviliyle-askeriyle,beyiyle-çobanıyla bütün milletimizin yeniden kendine geleceğine, asırlık uykudan uyanıp; 'ben de buradayım' diyeceğine...Evet, bütün bunlara inanıyordum.

 Bir takım bedbin ve karamsar insanlar bunlara inanmadı. Hayal dedi, düş dedi ve göremediler herşeyin bir inayet eliyle hazırlandığını fark edemediler; her şeyin kelepleşip tarih şuuru tığının ucunda ve yepyeni bir kanaviçe ile irtibatlandığını; hep takılıp kaldılar sebepler dünyasındaki şeylere. Oysaki bir de Kudret'i Sonsuz'un kâinata hakim olan teennisine bakmalıydılar.

 Evet! O'nun "ol" emriyle cihanı bir kere de var edebilecekken, kainatı altı zamanda yarattığına, yavruyu anne karnında onca çile ve ızdırapla aylarca tuttuğuna, mercana denizlerin derinliklerinde nice kanlar kusturduktan sonra gün yüzüne çıkma izni verdiğine bakmalı değiller miydi? (Kınalı Küheylanlar)
Osmanlı'nın son dönemleri...Acı bir ıslık, ayrılıkların son habercisidir.
Oflaya puflaya bir trenin tekerlekleri dönmeye başlar Haydarpaşa'dan. Gurbet bir mendil gibi sallanır trenin camlarından (Yoldakiler)
Dedim ya Kudüs'te yaşarken insan, hayat verir taşa, öldükten sonra taş onun hayatını devam ettirir. (Ben Kudüs & Konuşan Taşlar)
Yılların bağrında açtığı geniş gözenekler, duvara derdini sıkıştıran insanların kağıt dilekçeleri ile dolu. (Ben Kudüs & Konuşan Taşlar)
Gurbette zordur Ramazan...
Dostlar, akrabalar, gürül gürül okunan ezanlar, şakalar yoktur.
Kubbelerden taşan tekbirler duyulmaz, minarelerde mahya ışıkları parlamaz.
Her akşam iftar verir siyah incilerine.
Kendi elleriyle hizmet eder.
Amacı Ramazan medeniyetini onlara da tanıtmaktır.
Yemekten ziyade beyazın kendilerine hizmet etmesi büyüler siyah insanları.
Beyaz, acı,işkence, zulüm demektir onlar için.
Her eve, her yüreğe yetecek acılar bırakmıştır beyaz insan. Ama Hakan Usta başkadır. Baba adamdır. Yüreği sevgi doludur. Başka beyazlar gibi değildir. Güven veren bir hali vardır. Yiğit yüzlü, tatlı sözlüdür. (Kınalı Küheylanlar)
Geceleri,kız çocuklarının feryatları çığlıklaşıyordu kızgın çöllerde..
Halbuki Fatımatü'z Zehra doğduğunda Allah resulu:"Kızım,benim koklayacağım bir çiçektir,ben kızlar babasıyım". demişti.. (Suya Düşen Kan)
"Gönlünü Allah'a vermiş insanlar için gönül darlığı, içinde tembelleşen ümitlerine bir kamçı olur ve o ilahi ikazla yeniden dirilir insan." (Kime Emanet)
"Hizmet edemedikten sonra yaşamanın bir anlamı yok ki" diyerek sürekli yeni projeler geliştirir. (Yoldakiler)
İhtimaldir ki, kabrin içinde melekler; " hayatını nerede geçirdim dediklerinde" yukarıdan Tacik talebeler "Bizim ülkemizde geçirdi, işte bizler buna şahitlik etmek için buradayız" der gibi bekleşirler. (Yoldakiler)
Gönüller deme gelmiş, gök kapıları gıcırdamış, altın saçlı bahar sarmıştır kıştan bıkan bozkırları, yanık çölleri. (Yoldakiler)
Hayâ hayır getirir. (Suya Düşen Kan)
Yad ellerde yiğitler...
 Kimi Tuna boylarında, kimi Afrika'nın uçsuz bucaksız çöllerinde, kimi Tanrı Dağları'nın eteklerinde, kimi mavi göklerin ülkesinin lacivert gecelerinde, okullarının bahçesinde...
 Öğrencilerinin cıvıltıları arasında öylece yatıyorlar.
 Ömürlerinin baharında ellerine bavullarını alıp, gözlerini ideallerinin ufkuna dikerek, arkasına bakmadan atlarına atlayıp giden bu güzel, bu yiğit insanlar, bu adamı ruhlar, bir daha ülkelerine geri dönememişler. (Kınalı Küheylanlar)
Ben ki, devrik cümlelerle yazılan kitapları okuyamayan bir kimseyim. Şimdi beni bu kitapların başına çivileyen güç nedir, nereden geliyor? Sorularımın cevabını, Atatürk'ün çok doğru bir tespitinde buldum. Gazi Paşa diyor ki: Bir milletin iki ordusu vardır: Asker ordusu, irfan ordusu.
 Asker ordusu, vatanın hayatını kurtaran ordudur. İrfan, yani kültür ordusu, vatanın geleceğini kurtaran ordudur. Bu iki ordu çok önemlidir. Bana “bu iki ordudan hangisi daha önemlidir?” diye sorarsanız, kültür ordusu derim. Çünkü kültür ordusu, asker ordusuna neden bu vatan topraklarını sevmek, onun uğrunda çarpışmak, gerektiğinde kanını ve canını sevmek mecburiyetinde olduğunu anlatan ordudur. Bir milletin kültür ordusu, yeteri kadar kuvvetli olmazsa, asker ordusunun muharebe meydanlarında kazandıklarını, sulh masalarında kaybeder!" (Yoldakiler)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/kinali-kuheylanlar-harun-tokak-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)