# Kırmızı Işıkta Yürümek - Erdal Atabek Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Kırmızı Işıkta Yürümek kimin eseri? Kırmızı Işıkta Yürümek kitabının yazarı kimdir? Kırmızı Işıkta Yürümek konusu ve anafikri nedir? Kırmızı Işıkta Yürümek kitabı ne anlatıyor? Kırmızı Işıkta Yürümek kitabının yazarı Erdal Atabek kimdir? İşte Kırmızı Işıkta Yürümek kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/kirmizi-isikta-yurumek-erdal-atabek-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-02-22T08:00:10+03:00
- Güncelleme: 2022-02-22T08:00:10+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/02/22/erdal-atabek-kimdir-erdal-atabek-kitaplari-ve-sozleri-158730.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Erdal Atabek 
 Yayın Evi: Altın Kitaplar 
 İSBN: 9789754052879 
 Sayfa Sayısı: 230 

Kırmızı Işıkta Yürümek Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Arka Kapak
Sevgimiz kırmızı ışıkta
Aşkımız kırmızı ışıkta
İçimiz kırmızı ışıkta
Dışımız kırmızı ışıkta
Günümüz kırmızı ışıkta
Gecemiz kırmızı ışıkta

Kırmızı ışığa dur diyoruz
Artık dur, artık sen dur
Gökkuşağında yaşamak istiyoruz
Yaşamın bin bir rengini istiyoruz
İnsan insana yaşamak istiyoruz
İnsan İnsana...
Altın Kitap Ödülü

Kırmızı Işıkta Yürümek Alıntıları - Sözleri
Bütün ahlak öğretileri, bütün dinler, "yalan"ı yeriyor, onun "kötülüklerin anası" olduğunu söylüyor ama insanı yalana zorlayan nedenlerin kötülüğünü anlatmıyor.
Bir insana bir kez bakardınız, sonra o insanın hep öyle olduğunu düşünürdünüz. Oysa yanlıştı bu, o insan aynı insan değildi, olamazdı. Bunu düşünmezdiniz. Sonra da şaşırırdınız. Çok şaşırırdınız.
"O böyle yapmadı."
"Ben onu iyi tanırım, o böyle değildir."
"Hayret bu yanını hiç bilmiyordum."
Eğer insanlar örtünmeyi öğrenmeseydi, ne kadın memesi, ne de insanların cinsel organları böylesine ilgi çekici olmazdı. Olsa olsa onlar da insanların ağzı gibi, burnu gibi bir iki bakıp alışılan normal organlar olurdu.
İnsanlar güvensizliklerinin adını sevgi koymuşlar, korkularını gizliyorlar. Bu gizli korku, kıskançlığı getiriyor. Kıskançlığın kaynağı sevgi değildir, böyle sanılması da yanılgıdır.
Biliyor musunuz, galiba en çok susarak yalan söylüyoruz ya da ben öyle yaptığımı düşünüyorum. Susuyorum, suskunluğum ortada hiçbir şey olmadığını söylüyor. Ama düşündüklerimi söylemeye cesaretim yok. Bir iki kez denedim, hiç yararı yok. İnsanların ilişkisi kavga etmekle bozulmuyor. Kavga etmek, tartışmak gene de bir şeylerin kaldığını gösteriyor. Bir ortak yol bulmak isteği belki... Ama artık kavga bile edememek yok mu? Bir konuyu tartışmak bile gereksiz olmuyor mu? İşte o zaman her şeyin bittiğini anlamak gerekiyor. Anlıyorsun ve susuyorsun. İnsana "Yüz Yıllık Suskunluk" gibi geliyor. Keşke "Marquez" bunu da yazsaydı.
İnsan insanı kaybediyor. Ve bulamıyor.
Aynı kentte olsa da.
Aynı semtte olsa da.
Aynı evde olsa da.
Beni anlamadı. Ona neler anlatmak istemiştim. Anlamadı. Bilseniz nasıl kırıldım. Anlaşılmamak çok acı geldi bana. Neden bilmem, anlayacak sanmıştım. Size söyleyebilirim, anladığını da sanmıştım. Hep beni anlıyor diye bakmıştım. Boşunaymış, anlamamış. Başından beridir anlamamış hem de. Çok yazık. Şimdi kendimi öyle boş hissediyorum ki. Öyle boş. Ne diyeceğimi bilmiyorum.
Beni kimse anlamıyor. Ne annem, ne babam, ne de arkadaşlarım. Kimse anlamıyor. Ben de artık onlara anlatmak çabasına girmiyorum. Kimsenin beni anlamadığını biliyorum. Artık beni anlayacak birinin çıkacağından umudum da yok. İnanın yok. Ama birinin beni anlaması gerek. Dünyada beni anlayacak bir kişinin bile olmaması ne acı. Kitaplara kapanıyorum, müzik dinliyorum. Onlar beni anlıyor mu bilmiyorum ama hiç değilse ben onları anlamaya çalışıyorum. Bu da bir şeydir.

Kırmızı Işıkta Yürümek İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Bugün sizlere lise yıllarımda Edebiyat hocamın tavsiyesiyle aldığım ancak o zamanlar okuma alışkanlığım olmadığı için, şimdi okuma fırsatı bulduğum Erdal Atabek’in Kırmızı Işıkta Yürümek kitabıyla merhaba demek istiyorum. Kitabın en başında yazar, kızı Elifsu’ya; “Dünya’ya gelmeni annen ve baban istediler. Bu onların işiydi. Ama yaşamak senin işindir.” cümlesiyle bizleri bir yolculuğa çıkartıyor. Kızına ve hatta biz okuyucularına mektuplar halinde yaşamdan kesitler sunuyor. Kısa kısa farklı konulardan oluşan bu eserin işlediği ana konu ise; insan olabilmenin önemidir. Tabii sonrasında da insan kalabilmek... Bunu başarabilmek içinde, kendimizi tanımamız, birey olabilmemiz, doğayla olan bağımız, bize uygun köklere tutunarak yol almamız, içimizdeki sevgiyi dışarı yansıtmamızla mümkündür. Nasıl toprak ana bir tohumdan buğday yapıp oradan ekmek olma yolculuğuna öncü oluyorsa; kişiyi insan yapacak olanın da kadınlarımız olması gerekliliğine dikkat çekiyor. Kitabın yazıldığı 1991 yılından günümüze değişen topluma baktığımdaysa gördüğüm tek şey, bu olguya bırakın yaklaşmayı, varlığından bile haberdar olmadığımız gerçeğidir. Sizce de öyle değil mi? Bu çağın en büyük yakıtı insan değil mi? İnsan olmayı, insan yapmayı bırakın, daha da insan tüketen, insan öğüten bir toplum, tam bir barbar kültürü haline gelmedik mi? İnsana insan yeterdi ancak aynı zamanda insan insana beterdi... Neden gittikçe bu olguları unuttuk birlikte onu düşünelim. Yazarında değindiği gibi toplumun en alt kademesinden en üst kademesine kadını hayata entegre edemeyişimizden, onların toplumda yer almasından korkmamızdan, sevgisizliğimizi onlara yansıtmış olmamızdan kaynaklıdır. Tabii ki sevgisizliğimizin temel sorunu ise; bencillikten ve rahatımızın kaçacağını düşünmemizden dolayıydı. Yetmez gibi onları sindirmek için ya şiddete başvurduk ya da canice katlettik. Bir toplum insan kaynağını kontrol edemedikten sonra nasıl ayakta kalabilir ki? Yetmez gibi hıncımızı alamayıp doğayı tahrip, hayvanlara, çocuklara, kadınlara istismarların önünü alamamalar geldi. Kurtuluş; sevgide, değer vermede, içimizdeki çocukta, paylaşmada, sağlıklı bir toplum için kararlılık göstermemizdedir. Kendinizi tanımanızda, birey olma yolculuğunuzda, insan olmak gerekliliğinin öneminden, sevginin gücünün etkisinden, paylaşmanın öneminden, erkeklerin acziyetinden ve kadının gerçek gücünden kesitler okumak istiyorsanız bu güzel eseri şiddetle tavsiye ederim. Ancak şunu da belirtmek istiyorum. Bildiğim kadarıyla eserin baskısı mevcut değil, o yüzden sahaflarda ya da ikinci el kitap sitelerinde aramanızı öneririm. Kitaplarla kalın. (Hayri tayfun taka) 
Çernobil çocuklarını anlatıyor, birazda sevgili annecik matruşkalardan ve günümüz bebeği barbilerden bahsediyor. Peki insanın kirlenmesine ne demeli, bahar izin istermi acab, peki kelebekler özgurmü? İçimizdeki büyücüyü yaşatmak gerek, yalanın yedi rengiyle beraber. Peki Türk erkeğini nasıl bilirsiniz? Erkekler kadınlar için ne düşünüyor? Kadını kadınlığıyla küçültmemek gerek yinede. Kim korunmaya muhtaç. Peki hayvanlar dişilerine hayvan gibi saldırır mı? Sıradan kadın var mı? Birde dul kadın sendromu var ama. Kadın memesinin toplumsal evrimiyle, genç kadınlar ayağa kalkıyor farkında mısınız. Elbette ayrılmasını da bilmek gerek. Ve bu gibi bir çok kısa hikaye yazılar.
Erdal Atabek'in keyifle okuyacağınız ve kendinize bir ayna tutturacak kitabı. (Murat) 

Kitabın Yazarı Erdal Atabek Kimdir?
Dr. Erdal Atabek (d. 1930, Adapazarı), Türk tıp doktoru ve yazar.rnrnErdal Atabek, 1954 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Psikosomatik Hastalıklar ve İç hastalıkları uzmanı olarak görev yaptı. 1965te yazarlığa başladı. Aynı yıl Türk Tabipleri Birliği (TTB) başkanı seçildi. 1966da köşe yazıları Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmaya başladı. Halen yazarlık, seminer, konferans ve araştırmalarını sürdürmektedir.

Erdal Atabek Kitapları - Eserleri
Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık
Kuşatılmış Gençlik
Kırmızı Işıkta Yürümek
Gençlik Duvarları Yıkıyor
Kendi Yurdunda Sürgünsün
Sözüm Sanadır

Cinsellikten İkmale Kalmak
İnsan Sıcağı
Belki de Sensin
Müzik Seni Çağırıyor
Çocuklar Büyükler Ve Tavşanlar
Beyaz Balinayı Sevmek
Bizim Duygusal Zekamız

Dürüstlük, Sevgili Çocuğum
Tüketilen Değerler ve Gençlik
Çocuklarımızı Büyütürken Nerede Yanlış Yapıyoruz?
Yoldan Çıkarılmış Başarı
Tehlikeli Cehalet
Erken Büyüyen Çocuklar
Sıpa Koleje Gidiyor

Modern Dünyada Değişen Değerler ve Gençlik

Erdal Atabek Alıntıları - Sözleri
Her hayvan ne olduğunun izini bırakır; yalnızca insan, yarattıklarının izini bırakır. (Sözüm Sanadır)
Okullarımız çağdaş görünümlü "ortaçağ kurumları" oluyor.
Felsefe dersleri kaldınlıyor. Felsefe, insanlığın düşünce mirasıdır. Artık bu miras reddediliyor. Düşünmek gereksiz. Düşünmek zararlı. Düşünmek gizli bir suç. Düşünmek yanlış.
Felsefe yerine bilgisayar.
Bilgisayar, programlanmış düşünce. İnsan başlarını arkadan kaset sokulan bir araca çevirmek. Kaseti koymak. Paket düşünceleri uygulatmak. (Kendi Yurdunda Sürgünsün)
(...)Toplum yönetiminin temel ilkeleri din kurallarına göre belirlenirse o toplum laik bir toplum olmaktan çıkar, teokratik -dinin egemenliği altında- bir toplum olur.

( ‘Laiklik Ne midir’ Çocuğum?.. ) (Dürüstlük, Sevgili Çocuğum)
çünkü onların bir kısmı (iyi niyetli olanları) da bu ilkelerin ve devrimlerin üzerine tek bir tuğla koyamadılar.
onuncu yıl marşını söylediler (daha sonraki 75 yıl başka bir marş bile geliştiremediler), atatürkçüyüz,atatürkçü kalacağız; atam izindeyiz! sloganlarıyla yetindiler.
atatürk' ün kafasında neler yattığını gelecek nesillere öğretmediler, öğretemediler, çünlü onlar da bu düşünceleri anlayacak yetnekte ve kapasitede olamadılar. kendini değiştiremeyen ve geliştiremeyen canlılar gibi tarih sayfasında silinmeye başladılar. doğanın tek tahammül edemediği şey durağanlıktır.
diğer bir kısmı hem siyaset sahnesinde hem de devlet idare siteminde atatürkçü ve kemalist görünüp, özünde hiçbir özelliği olmayan, çıkarcı ve yeteneksizlerdir; atatürk' ün mirasını yiyen kısımdır.

prof. dr. ali demirsoy - öğretim üyesi (Tehlikeli Cehalet)
Seks sömürüsünün durdurulmasının yolu yasaklar değildir. Sömürülen şeyin ne olduğunun açıkça anlatılması, konuşulması, tartışılması gerekir.
...ancak ondan sonradır ki, cinsellik olayının hiçbir zaman para karşılığında yaşanamayacağını anlatabiliriz. Para karşılığında yaşananın cinsellik olmadığını anlatabiliriz. "Bir anlık cinsel boşalma"nın cinsellik olmadığını anlatabiliriz. (Cinsellikten İkmale Kalmak)
‘Bilinçli baba olmak’, geleneksel ‘güçlü ve otoriter baba' rolünden çıkarak ‘paylaşımcı ve arkadaş baba’ olmak demektir.
Burada önemli olan gerek anneyle gerekse çocuklarla iletişimin ‘sevgi ve saygı temelinde paylaşımcı ve arkadaşça’ olabilmesi­dir. ‘Baba’, çocukların sahibi olmaktan vazgeçerek onların 'haya­tı paylaştığı insanlar' olduğunu kabul edecektir. Bu da onlara ‘eşitlik temelinde bir bakış açısı'yla bakabilmeyi gerektirir. Gerek aile içi sorunlarda, gerekse hayatın her konusunda ‘onların görüşlerinin, düşüncelerinin, duygularının önemi vardır’ Aile ken­di içinde ‘iletişimi sürdürür’ ‘Baba’, aile içinde herkesin ‘kişiliği­ ne değer verir’ Kendi dışında yaşayanların ‘ortak hayatı payla­ şan bireyler' olduğu bilinciyle hareket eder. Bu da onlara değer vermek, onların yaşadıklarını paylaşmak, sevinçlerine ortak olmak, üzüntülerini paylaşmak demektir. Onlara saygı duymak, onların hayatına değer vermekten geçer. Burada önemli olan ‘ba­ba’nın geleneksel otorite olmaktan vazgeçebilmesidir. Onun ‘her dediği’ değil, ‘doğru bulunan istekleri’ yapılacaktır. Bu da aile içinde düşünce özgürlüğünü, konuşma özgürlüğünü, düşündü­ğünü açıklayabilme özgürlüğünü gerektirir. Aile içinde bunu yapamayan toplumların genel hayat içinde de yapamayacakları bilinmelidir. Onun için de bizim demokrasimiz köksüz, temelsiz ve dayanaksızdır. Çünkü, demokrasinin dayanması gereken ‘bi­rey temeli’, aile içinde kurulamamıştır. (Çocuklar Büyükler Ve Tavşanlar)

Bütün ahlak öğretileri, bütün dinler, "yalan"ı yeriyor, onun "kötülüklerin anası" olduğunu söylüyor ama insanı yalana zorlayan nedenlerin kötülüğünü anlatmıyor. (Kırmızı Işıkta Yürümek)
Bugün giderek büyüyen kentlerde doğan, buralarda büyü­yen milyonlarca çocuk doğayı bilmiyor, doğayı tanımıyor, doğa­nın binlerce bitkisini, yüzlerce hayvanını ‘doğal koşulları' içinde görmüyor. Bitkileri ya evdeki saksıların içinde ya ‘botanik bahçeleri’nde görüyor, hayvanları da ya evcil hayvanlar olarak ya da ‘hayvanat bahçeleri’nde tanıyor. Kendimizi de, çocuklarımızı da yeryüzü cenneti olan ‘doğa’dan biz kendimiz sürdük. Köylerden gelip kurduğumuz kentlerde ‘kendimizin de doğanın bir parçası olduğumuzu’ hiç düşünmeden doğayı kestik, yıktık, tahrip ettik.

Bomboş toprakların üstüne evler yaptık, çarşılar, oteller, restorantlar yaptık. Buralarda oturuyor, yemek yiyor, alışveriş yapıyo­ruz. Denizde balıkları görmek yerine cam kavanozlara koyduğu­muz balıklara bakıyoruz. Gökyüzünde uçan kuşlara bakacak zaman bulamıyor, kafes içindeki kuşları besleyerek oyalanıyoruz.
Yediğimiz meyveleri ağacının dalında görmeden, pişirdiğimiz sebzeleri bir kerecik olsun tarlasında görmeden büyüyen binler­ce çocuğumuz var. Onlar artık 'kendilerinin de doğanın bir parça­sı olduğunu’ bilme şansına sahip olamayacaklardır. Böyle bir şeyi okul kitaplarında okuuukları zaman da ‘bunun ne demek olduğunu’ anlayamayacaklardır. Onlara -elbette kendimize de- bu kötülüğü biz, kendimiz yapıyoruz. Buna da 'uygarlık’ diyoruz, ‘uygarlaşma’ diyoruz ve elbette yanılıyoruz. Uygarlık da, uygar­laşma da bu değildir, bu olmamalıdır.
Çocukların ‘duyusal gelişimi’nden söz ediyoruz. Ama çocuk­larımız, toprağa basmıyor, çıplak ayaklarıyla kumların üstünde, taşların üstünde, otların üstünde yürümeyi, koşmayı öğrenmiyor.
Elleriyle otları yakalamak, taşları tutmak, ağaç kabuklarının pütür­lü sertliğini kavramak, onların renklerini, biçimlerini görmek, bir ağaç gövdesine sarmaşıkların nasıl dolandığını anlamak, çocuk­larımıza çok, ama çok uzak. (Çocuklar Büyükler Ve Tavşanlar)
'Bu saçmalıkları neden kabul edecekmişim?', 'neden bu kurallara uymak zorundaymışım?', 'ben böyle düşünmediğim halde neden böyle yapmak zorunda bırakılıyorum?' (Gençlik Duvarları Yıkıyor)
"Babam ve Ustam" diye bir film görmüştüm. Önemli bir film. Orijinal adı, sanırım "Ma Padro Padrone" ydi. Bu filmi görmenizi isterim. Bir yerlerde bulun ve görün. (Kendi Yurdunda Sürgünsün)
İnsan insanı kaybediyor. Ve bulamıyor.
Aynı kentte olsa da.
Aynı semtte olsa da.
Aynı evde olsa da. (Kırmızı Işıkta Yürümek)
Huzurun bedeli özgürlükler olmuştur. (Kuşatılmış Gençlik)
Sonradan ülkemde dayak yiyen kadınların "kocam değil mi? Sever de döver de" dediğini duyacaktım, artık şaşırmayacaktım. Kocalar karılarını dövecekti, analar babalar çocuklarını dövecekti. Polisler vatandaşı karakolda dövecekti. Subaylar askerde erleri dövecekti. Gücü yeten gücü yetmeyeni dövecekti. İşin tuhafı da bunu duyanların tepkisiydi. Duyanlar dayak atanın değil de dayak yiyenin suçunu araştıracaktı. "O da kimbilir ne yapmıştır?" (Kuşatılmış Gençlik)

Ülkem başka bir dünyada mı yaşıyor?
Yüreğimin burkulması bundan mı bilmiyorum. (Sözüm Sanadır)
Bizim zamanımızda oğlanlar asi olurdu da kızlar yumuşak başlıydı. Şimdi kızlar kafalarını dikiyor. Hadi oğlan olsa neyse, 'eh erkektir, bu çağı böyle yaşar' diyeceksin, yok kardeşim. Kız daha dik. (Gençlik Duvarları Yıkıyor)
Beethoven "çok sesli müzik, felsefenin tınısıdır" demiştir. (Müzik Seni Çağırıyor)
(...)Eğer bir yerde soru sorulanmıyorsa orada dogmalar ve tabular var demektir ki bu da özgür düşüncenin yaşamasına uygun bir ortam olamaz.

( ‘Laiklik Ne midir’ Çocuğum?.. ) (Dürüstlük, Sevgili Çocuğum)
"Toplumsal öğreti, sadece iki durumda kadının aşağılanmadan kurtulabileceğini gösterir. Bir erkeğin eşi olmak ve anne olmak." (Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık)
Burada, hapishanede fark ettiğim bir gerçek var. Emekli maaşları hapishanede yaşamaya göre ayarlanmış. (Sözüm Sanadır)
Bir insana bir kez bakardınız, sonra o insanın hep öyle olduğunu düşünürdünüz. Oysa yanlıştı bu, o insan aynı insan değildi, olamazdı. Bunu düşünmezdiniz. Sonra da şaşırırdınız. Çok şaşırırdınız.
"O böyle yapmadı."
"Ben onu iyi tanırım, o böyle değildir."
"Hayret bu yanını hiç bilmiyordum." (Kırmızı Işıkta Yürümek)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/kirmizi-isikta-yurumek-erdal-atabek-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)