# Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık - Erdal Atabek Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık kimin eseri? Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık kitabının yazarı kimdir? Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık konusu ve anafikri nedir? Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık kitabı ne anlatıyor? Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık kitabının yazarı Erdal Atabek kimdir? İşte Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/kiskirtilmis-erkeklik-bastirilmis-kadinlik-erdal-atabek-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-02-22T08:00:08+03:00
- Güncelleme: 2022-02-22T08:00:08+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/02/22/erdal-atabek-kimdir-erdal-atabek-kitaplari-ve-sozleri-158730.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Erdal Atabek 
 Yayın Evi: Cumhuriyet Kitapları 
 İSBN: 9786054183906 
 Sayfa Sayısı: 228 

Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Erdal Atabek, duygularımızı korumak, geliştirmek ve açıklamak için daha çok başkaldırı gerektiğini anlatıyor: "Elimizi sevdiğimizin elinin üstünekoymaktan korkmamalıyız. Elimizi hayatın elinin üstüne koyalım. Seni seviyorum, diyelim." 
(Arka Kapak)

Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık Alıntıları - Sözleri
"Kadınları hayata katılmamış, kadınları toplum dinamiğine katılmada engellenmiş, kadınları bastırılmış hiçbir toplum demokrasiye ulaşamamıştır, özgürleşememiştir."
Üç küçük kızın, merdiven basamaklarında dizilip sünnet olacak olan o erkek çocuğunu seyreden kızların ilk adetlerini gördüklerini düşündüm.
Erkek çocukları sünnetle erkek oluyorlardı, ya kız çocukları?
Kız çocukları kadınlığa ilk adımlarını nasıl atıyorlardı? İlk adet düğünü var mıydı? Elbette yoktu.
Çocukluktan genç kızlığa geçiş gizliydi, ıslaktı, kirliydi.
Keşke bir "ilk adet şenliği"miz de olsaydı... o zaman belki kadınlarımızın adetleri "kirlenme" olarak görülmezdi.
Nerelerden süzülüp gelmiş bu acıya dönük yaşam?
"Toplumsal öğreti, sadece iki durumda kadının aşağılanmadan kurtulabileceğini gösterir. Bir erkeğin eşi olmak ve anne olmak."
Erkek çocukları sünnetle erkek oluyorlardı, ya kız çocukları? Kız çocukları kadınlığa ilk adımlarını nasıl atıyorlardı?
"İlk Adet Düğünü” var mıydı? Elbette yoktu. Çocukluktan genç kızlığa geçiş gizliydi, ıslaktı, kirliydi.Keşke bir ilk Adet Şenliğimiz olsaydı. Bir ilkyaz günü, o yıl genç kızlığa adım atanların şenliği kutlansaydı. Genç kızlara çiçekler verilseydi, kızlı erkekli oyunlar oynansaydı, birlikte hazırlanmış kır yemekleri yenseydi.
O zaman belki kadınlarımız âdet görmelerine '' kirlendim '' demezlerdi.
Kimi zaman insanın içinde kabarıveren duygular "herkesin öyle olduğu" düşünülerek bastırılıyor.

"Mutlu muyum ben? Mutlu oldum mu? Bilmem. Mutluyum da diyebilirim, mutsuzum da. Ama çevreme bakıyorum, herkes böyle. Hem mutluluk ne ki?"
Kadınlar büyük bir toplumsal güçtür . Bunu farketmeyenler çok yanılır .
Kadınları hayata katılmamış , kadınları toplum dinamiğine katılmada engellenmiş , kadınları bastırılmış hiçbir toplum demokrasiye ulaşamamıştır , özgürleşememiştir , çağdaş olamamıştır .
Bir an için, geleceğimizi tümüyle bildiğimizi varsayalım. Kaç yıl yaşayacağımızı biliyoruz. Hangi hastalıkları geçireceği­mizi biliyoruz. Ne zaman evleneceğimizi, evliliğimizin nasıl geçece­ğini, çocuklarımız olup olmayacağmı, kaç çocuğumuz olacağını, hangi işi yapacağımızı, nerelerde yaşayacağımızı, ne zaman öleceği­mizi biliyoruz.
Varsayalım ki, bütün bunları biliyoruz.
Kendimize soralım, bunu gerçekten ister miydik?
Ben istemezdim, kimsenin de istediğini sanmam.
Eğer geleceğimizi tümüyle bilseydik, hayat çok tatsız olurdu, sı­radan bir zaman geçirme olurdu.
Öyleyse, geleceğimizi neden bu denli merak ediyoruz, neden öğ­renmek için her yola başvuruyoruz?
Bu merakın temel nedeni, bizi nelerin beklediğini bilmek, kendi­mizi onlara karşı hazırlamaktır.
Belki de geleceğimizi bilseydik, onu değiştirmek için bir şeyler yapabilirdik değil mi?
Peki, neden bunu şimdiden yapmıyoruz?
Neden geleceğimizi etkilemeyi düşünmüyoruz, neden bunun için kendimizi hazırlamıyoruz? Nasıl mı?
Geleceğiniz daha iyi olabilir, eğer SİZ İSTERSENİZ..
Kadere inanmak insanı rahatlatır , güç burada.
Kadere inanmak insanı sorumluluktan kurtarır , yanlış burada.
Duygular yorulur mu bilmiyorum, ama duygularım yorgun diyeyim, siz anlayın !!
Hepimiz dedikoducuyuz. Sadece ölcegimiz farkli. Kimimiz sadece kendi dedikodusunu yapiyor, kimkmiz mahallesinden cikamiyor. Ben sizin "dunya dedikoducusu " olmanizi istiyorum.
Madam Bovary ne yapmisti?
Katerina Blum un Cignenen onuru neymis?
Insanin kendisinde kalmasi tikanmadir. Insanin dar cevresinde kalmasi sıkıntıdır. O, dunya degildir, dunyaciktir.
Şöyle insanı az, sesi az, kiri az bir yer bulalım. Dinlenmek istiyorum, dinlenmek.
Erkek çocuklar sünnetle erkek oluyorlardı, ya kız çocuklar?
Kız çocuklar kadınlığa ilk adımlarını nasıl atıyorlardı?
«İlk Adet Düğünü» var mıydı? Elbette yoktu.
Çocukluktan genç kızlığa geçiş gizliydi, ıslaktı, kirliydi.
Keşke bir «İlk Âdet Şenliği»miz olsaydı. Bir ilkyaz günü, o yıl genç kızlığa adım atanların şenliği kutlansaydı. Genç kızlara çiçekler verilseydi, kızlı erkekli oyunlar oynansaydı, birlikte hazırlanmış kır yemekleri yenseydi.
O zaman belki kadınlarımız âdet görmelerine «kirlendim» demezlerdi.
Kadın olmak özünde insan olmaktan başka nedir ki?

Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Kadının varoluşu: Merhaba 1000k sakinleri. :) Kitabımız “ Kışkırtılmış Erkeklik ve Bastırılmış Kadınlık ” üstüne birkaç kelime etmek planlarım arasında yoktu aslında lakin bazen bazı kitapların bitmesiyle kısada olsa bazı şeyler söyleyesi geliyor insanın. Bu kitapta onlardan biri oldu ve tabiki okuyacak arkadaşlarada neyle karşılaşacaklarını en azından göstermek için birkaç kelime sarfetmeye çalışacağım kitap hakkında.

Yazarımız Erdal Atabek ‘in önceden kitap/kendi-yurdunda-surgunsun--19516 kitabını okumuştum. Kitap daha çok yazarın o dönemki siyasi yazılarını içeriyordu. Yer yer ağırlaşan ve konudan uzaklaşan bir çizgisi vardı ama sonuçta köşe yazılarını derlediği bir kitaptı. Bu kitaba gelirsek aslında yazarın okuduğum iki kitabını da birazda isimlerinin çekiciliğine aldanarak aldığımı itiraf etmeliyim. Kitap iki bölümden oluşmakta ve kitabada ismini veren “Kışkırtılmış Erkeklik ve Bastırılmış Kadınlık “ konusu daha ağırlıklı olarak ilk bölümde geçmekte ikinci bölüm ise şahsi fikrime göre daha basit kalmış ilk bölüme göre. İkinci bölüm biraz daha kadınlara tavsiye noktasında kaleme alınmış. Kadının sürekli, sorunu ve çözümü bir başkasında arama yerine kendine dönmesi gerektiği ifade edilmiş. Kitap kadın merkezli olmasına rağmen erkeği saf dışı bıraktığını düşünmeyin çünkü kadını ortaya koyan toplum aynı şekilde erkeğide meydana getirmektedir.

Yazar kitaba başlarken anne – babaya sorulan “ Neyiniz olsun istiyorsunuz? Kızınız mı? Oğlunuz mu? “ sorusuna yanıt arayıp bu soruya verilen cevapları irdeliyor. Şimdi ben bu ifadelere çok fazla yer vermeden aslında verilen bütün cevapların altında erkek egemen toplumun “ erkek adamın oğlu olur “ ifadesi yatmakta olduğunu hatta bunun bir uzantısınında “erkek adamın erkek damadı olur” kullanımı olduğunu belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Daha sonra ise aslında toplumun yarısını oluşturan kadınların çocukluk fotoğraflarının neden az olduğu üzerinde durulmakta. Bunun sebebinin ise Fallo-krasi oduğunu ifade etmekte. Fallo-krasi nedir diye baktığımızda fallus erkek cinsel organı, krasia ise güç anlamına gelmektedir. Fotoğraflarda genelde sırt üstü yatan çıplak erkek bebeklerinin olmasının en büyük sebebinin Fallo-krasi olduğu üstünde durmaktadır yazar.

Bir diğer değinilmesi gereken konu ise “ sünnet düğünü “ dür. Kadınların genç kadınlığa adım atması noktasında böyle bir “ düğün “ kutlaması olduğunu düşünebiliyor musunuz? Durun hemen gözleriniz kararmasın olur mu öyle bir şey demeyin. Çünkü şu anda olduğunuz toplumun önyargılarını kusuyorsunuz bana. Bu tarz bir kutlama İtalya da mevcut . Bir kız regl olduğunda arkadaşları, akrabaları ve ebeveynleriyle birlikte kutlanıp ona artık “genç kadın” anlamına gelen “ Signorina “ denmektedir. Başka çözümlerde var tabi misal “ sünnet düğünü ” kavramını kültürünüzden ihraç etmek gibi. Bu da mı memnun etmedi sizi. Kadın-erkek eşitliğini pek umursamıyorsunuz o zaman herhalde. Bende daha çok kelam sarfedip kendimi yormayacağım. : )

Benim ilgimi çeken yerlerden biride kadının varolmasının iki noktaya indirgendiğini ifadesi oldu yazarın. Bu iki nokta kadının bir erkeğin eşi olarak yada anne olmak olduğunu ifade ediyor. Hatta bende katkı yapayım bu ifadeye anne olmak noktasında eğer çocuk erkek olursa bu varoluş dahada sağlamlaşmaktadır. Çok mu sert oldu bu ifade bence yumuşak bile kaldı biraz pratiğe dönün.

Kadının sürekli kendini daralttığını söylememe gerek var mı bilmiyorum ama gözlemlediğiniz düşünüyorum hele ki kadınların bunu deneyimlediği konusunda şüphem yok. En basitinden ev paylaşılmaya çalışılsa evin kadınına düşecek yeri bellidir. Neresi olduğunu tahmin ettiniz mi? Tabiki “ mutfak”. Mutfak deyip geçmeyin aslında evin kontrol merkezidir bir çerçevede. Kadının kendi isteğiyle hapsolduğu hücresinden farkı yoktur. Çoğu zaman erkek ve çocuklar o kontrol merkezine sokulmaz bile oysaki kadın aslında kendi hücresinin duvarlarını örmekte ve her seferinde bir tuğla eklemektedir.

Yazarın kitapta vurguladığı ve evli çiftlere yönelttiği bir soru var bende ayni şekilde evli çiftler için paylaşayım: " Bir kere daha dünyaya gelseniz yine aynı erkekle/kadınla mı evlenirdiniz? " Az çok cevapları tahmin ediyorum umarım sizde kendinize dürüst olursunuz. :)

Aslında bu konuda daha çok şey söylenebilir lakin ben daha fazla sizi yormayayım ve yazarın söylediği bir ifadeyle yazımı sonlandırayım.

Erkek kadınla erkek olur.
Kadın erkekle kadın olur. (bhmflzf) 
İNCELEMEDİR OKUNABİLİR...: Merhabalar;

Öncelikle şunu söylemek istiyorum hiç bir kitabı ismine ve ya sadece kapağına bakarak yorumlamayın.Çok şeyi kaçırısınız. Evde kimsenin dikkatini çekmeyen kitapların arasında bir yerde buldum. Elime aldım kitabı biraz kurcaladım. Ve kitabın arka kapağında bulunan kısaca kitabı tanıtan bölümünü okudum.Bu kısım gerçekten ilgimi çekti.

Başımızı kaldırmamız gerekiyor.
Bize öğretilen yanlışlara karşı başkaldırmamız gerekiyor.
Bize söylenen yalanlara karşı başkaldırmamız gerekiyor. Sevginin ayaklar altına alındığı bir çıkar dünyasında bizim daha çok başkaldırmamız gerekiyor.
Elimizi hayatın elinin üstüne koyalım.
“Seni seviyorum” diyelim.
“Seni ben seviyorum, bu sevgi benim özgürlüğümdür, bunu duyduğum sürece seni seveceğim.”

Sizin de hoşunuza gittiğine eminim:) Kitabı aldım okumaya başladım konuyu gayat sade, anlaşılır bir dilde anlatıyor. Kimi zaman yapılan araştırmalardan, anket sorularından ve ya herkesin kendine sorabilieceği, kendine yöneltebileceği soruları sana yöneltiyor. Toplumumuzun geleneksel boyutunu kışkırtılan erkekliği kadın aşağılandığı küçük düşürüldüğü konulardan tut ki nasıl çağdaş bir toplum olacağımıza kadar çoğu şeyi ele alıyor.

Evet pek bilinmeyen tanınmayan bir kitap olabilir belki de ismini ilk defa duyuyorsunuz. Zahmet olmadıysa incelemeyi sonuna kadar okuyan okurlara bir şeyler katacağina, okumayı düşüneceklerini düşünüyorum.
Ve incelememi buraya kadar okuyan sen sevgili okur sana teşekkür ediyorum.

Son Olarak;
Kendinize iyi bakın kitapla kalın.) (GūL) 
Erdal Atabek'in okuduğum ikinci kitabıydı. Aynı zamanda Cumhuriyet gazetesinde takip ettiğim köşe yazarlarından. Dili inanılmaz kıvrak. Kelime oyunlarına mest oluyorsunuz okurken. Aynı zamanda haksızlığa tahammül etmeyip tüm düşünceleriyle de bunu dile getiren dobra yazarlardan. Özellikle psikoloji ve kişisel gelişim alanında yazıyor. Okuduğum ilk kitabı Kırmızı Işıkta Yürümek'ti. İki kitabında yazılış amacının aynı olduğunu farkettim: Kadınlara kadın olduklarını hatırlatmak. Bizlerin hele ki şu dönemde kendimiz gibi olamama sorunumuz var. Farklı görevler ve roller üstleniyoruz cinsiyetçi temele dayanan. Günümüzde bunu eleştiren, adına bakmadığınızda feminist sanacağınız erkek yazarlardan :) (Selen Kıreylioğlu) 

Kitabın Yazarı Erdal Atabek Kimdir?
Dr. Erdal Atabek (d. 1930, Adapazarı), Türk tıp doktoru ve yazar.rnrnErdal Atabek, 1954 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Psikosomatik Hastalıklar ve İç hastalıkları uzmanı olarak görev yaptı. 1965te yazarlığa başladı. Aynı yıl Türk Tabipleri Birliği (TTB) başkanı seçildi. 1966da köşe yazıları Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmaya başladı. Halen yazarlık, seminer, konferans ve araştırmalarını sürdürmektedir.

Erdal Atabek Kitapları - Eserleri
Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık
Kuşatılmış Gençlik
Kırmızı Işıkta Yürümek
Gençlik Duvarları Yıkıyor
Kendi Yurdunda Sürgünsün
Sözüm Sanadır

Cinsellikten İkmale Kalmak
İnsan Sıcağı
Belki de Sensin
Müzik Seni Çağırıyor
Çocuklar Büyükler Ve Tavşanlar
Beyaz Balinayı Sevmek
Bizim Duygusal Zekamız

Dürüstlük, Sevgili Çocuğum
Tüketilen Değerler ve Gençlik
Çocuklarımızı Büyütürken Nerede Yanlış Yapıyoruz?
Yoldan Çıkarılmış Başarı
Tehlikeli Cehalet
Erken Büyüyen Çocuklar
Sıpa Koleje Gidiyor

Modern Dünyada Değişen Değerler ve Gençlik

Erdal Atabek Alıntıları - Sözleri
Her hayvan ne olduğunun izini bırakır; yalnızca insan, yarattıklarının izini bırakır. (Sözüm Sanadır)
Okullarımız çağdaş görünümlü "ortaçağ kurumları" oluyor.
Felsefe dersleri kaldınlıyor. Felsefe, insanlığın düşünce mirasıdır. Artık bu miras reddediliyor. Düşünmek gereksiz. Düşünmek zararlı. Düşünmek gizli bir suç. Düşünmek yanlış.
Felsefe yerine bilgisayar.
Bilgisayar, programlanmış düşünce. İnsan başlarını arkadan kaset sokulan bir araca çevirmek. Kaseti koymak. Paket düşünceleri uygulatmak. (Kendi Yurdunda Sürgünsün)
(...)Toplum yönetiminin temel ilkeleri din kurallarına göre belirlenirse o toplum laik bir toplum olmaktan çıkar, teokratik -dinin egemenliği altında- bir toplum olur.

( ‘Laiklik Ne midir’ Çocuğum?.. ) (Dürüstlük, Sevgili Çocuğum)
çünkü onların bir kısmı (iyi niyetli olanları) da bu ilkelerin ve devrimlerin üzerine tek bir tuğla koyamadılar.
onuncu yıl marşını söylediler (daha sonraki 75 yıl başka bir marş bile geliştiremediler), atatürkçüyüz,atatürkçü kalacağız; atam izindeyiz! sloganlarıyla yetindiler.
atatürk' ün kafasında neler yattığını gelecek nesillere öğretmediler, öğretemediler, çünlü onlar da bu düşünceleri anlayacak yetnekte ve kapasitede olamadılar. kendini değiştiremeyen ve geliştiremeyen canlılar gibi tarih sayfasında silinmeye başladılar. doğanın tek tahammül edemediği şey durağanlıktır.
diğer bir kısmı hem siyaset sahnesinde hem de devlet idare siteminde atatürkçü ve kemalist görünüp, özünde hiçbir özelliği olmayan, çıkarcı ve yeteneksizlerdir; atatürk' ün mirasını yiyen kısımdır.

prof. dr. ali demirsoy - öğretim üyesi (Tehlikeli Cehalet)
Seks sömürüsünün durdurulmasının yolu yasaklar değildir. Sömürülen şeyin ne olduğunun açıkça anlatılması, konuşulması, tartışılması gerekir.
...ancak ondan sonradır ki, cinsellik olayının hiçbir zaman para karşılığında yaşanamayacağını anlatabiliriz. Para karşılığında yaşananın cinsellik olmadığını anlatabiliriz. "Bir anlık cinsel boşalma"nın cinsellik olmadığını anlatabiliriz. (Cinsellikten İkmale Kalmak)
‘Bilinçli baba olmak’, geleneksel ‘güçlü ve otoriter baba' rolünden çıkarak ‘paylaşımcı ve arkadaş baba’ olmak demektir.
Burada önemli olan gerek anneyle gerekse çocuklarla iletişimin ‘sevgi ve saygı temelinde paylaşımcı ve arkadaşça’ olabilmesi­dir. ‘Baba’, çocukların sahibi olmaktan vazgeçerek onların 'haya­tı paylaştığı insanlar' olduğunu kabul edecektir. Bu da onlara ‘eşitlik temelinde bir bakış açısı'yla bakabilmeyi gerektirir. Gerek aile içi sorunlarda, gerekse hayatın her konusunda ‘onların görüşlerinin, düşüncelerinin, duygularının önemi vardır’ Aile ken­di içinde ‘iletişimi sürdürür’ ‘Baba’, aile içinde herkesin ‘kişiliği­ ne değer verir’ Kendi dışında yaşayanların ‘ortak hayatı payla­ şan bireyler' olduğu bilinciyle hareket eder. Bu da onlara değer vermek, onların yaşadıklarını paylaşmak, sevinçlerine ortak olmak, üzüntülerini paylaşmak demektir. Onlara saygı duymak, onların hayatına değer vermekten geçer. Burada önemli olan ‘ba­ba’nın geleneksel otorite olmaktan vazgeçebilmesidir. Onun ‘her dediği’ değil, ‘doğru bulunan istekleri’ yapılacaktır. Bu da aile içinde düşünce özgürlüğünü, konuşma özgürlüğünü, düşündü­ğünü açıklayabilme özgürlüğünü gerektirir. Aile içinde bunu yapamayan toplumların genel hayat içinde de yapamayacakları bilinmelidir. Onun için de bizim demokrasimiz köksüz, temelsiz ve dayanaksızdır. Çünkü, demokrasinin dayanması gereken ‘bi­rey temeli’, aile içinde kurulamamıştır. (Çocuklar Büyükler Ve Tavşanlar)

Bütün ahlak öğretileri, bütün dinler, "yalan"ı yeriyor, onun "kötülüklerin anası" olduğunu söylüyor ama insanı yalana zorlayan nedenlerin kötülüğünü anlatmıyor. (Kırmızı Işıkta Yürümek)
Bugün giderek büyüyen kentlerde doğan, buralarda büyü­yen milyonlarca çocuk doğayı bilmiyor, doğayı tanımıyor, doğa­nın binlerce bitkisini, yüzlerce hayvanını ‘doğal koşulları' içinde görmüyor. Bitkileri ya evdeki saksıların içinde ya ‘botanik bahçeleri’nde görüyor, hayvanları da ya evcil hayvanlar olarak ya da ‘hayvanat bahçeleri’nde tanıyor. Kendimizi de, çocuklarımızı da yeryüzü cenneti olan ‘doğa’dan biz kendimiz sürdük. Köylerden gelip kurduğumuz kentlerde ‘kendimizin de doğanın bir parçası olduğumuzu’ hiç düşünmeden doğayı kestik, yıktık, tahrip ettik.

Bomboş toprakların üstüne evler yaptık, çarşılar, oteller, restorantlar yaptık. Buralarda oturuyor, yemek yiyor, alışveriş yapıyo­ruz. Denizde balıkları görmek yerine cam kavanozlara koyduğu­muz balıklara bakıyoruz. Gökyüzünde uçan kuşlara bakacak zaman bulamıyor, kafes içindeki kuşları besleyerek oyalanıyoruz.
Yediğimiz meyveleri ağacının dalında görmeden, pişirdiğimiz sebzeleri bir kerecik olsun tarlasında görmeden büyüyen binler­ce çocuğumuz var. Onlar artık 'kendilerinin de doğanın bir parça­sı olduğunu’ bilme şansına sahip olamayacaklardır. Böyle bir şeyi okul kitaplarında okuuukları zaman da ‘bunun ne demek olduğunu’ anlayamayacaklardır. Onlara -elbette kendimize de- bu kötülüğü biz, kendimiz yapıyoruz. Buna da 'uygarlık’ diyoruz, ‘uygarlaşma’ diyoruz ve elbette yanılıyoruz. Uygarlık da, uygar­laşma da bu değildir, bu olmamalıdır.
Çocukların ‘duyusal gelişimi’nden söz ediyoruz. Ama çocuk­larımız, toprağa basmıyor, çıplak ayaklarıyla kumların üstünde, taşların üstünde, otların üstünde yürümeyi, koşmayı öğrenmiyor.
Elleriyle otları yakalamak, taşları tutmak, ağaç kabuklarının pütür­lü sertliğini kavramak, onların renklerini, biçimlerini görmek, bir ağaç gövdesine sarmaşıkların nasıl dolandığını anlamak, çocuk­larımıza çok, ama çok uzak. (Çocuklar Büyükler Ve Tavşanlar)
'Bu saçmalıkları neden kabul edecekmişim?', 'neden bu kurallara uymak zorundaymışım?', 'ben böyle düşünmediğim halde neden böyle yapmak zorunda bırakılıyorum?' (Gençlik Duvarları Yıkıyor)
"Babam ve Ustam" diye bir film görmüştüm. Önemli bir film. Orijinal adı, sanırım "Ma Padro Padrone" ydi. Bu filmi görmenizi isterim. Bir yerlerde bulun ve görün. (Kendi Yurdunda Sürgünsün)
İnsan insanı kaybediyor. Ve bulamıyor.
Aynı kentte olsa da.
Aynı semtte olsa da.
Aynı evde olsa da. (Kırmızı Işıkta Yürümek)
Huzurun bedeli özgürlükler olmuştur. (Kuşatılmış Gençlik)
Sonradan ülkemde dayak yiyen kadınların "kocam değil mi? Sever de döver de" dediğini duyacaktım, artık şaşırmayacaktım. Kocalar karılarını dövecekti, analar babalar çocuklarını dövecekti. Polisler vatandaşı karakolda dövecekti. Subaylar askerde erleri dövecekti. Gücü yeten gücü yetmeyeni dövecekti. İşin tuhafı da bunu duyanların tepkisiydi. Duyanlar dayak atanın değil de dayak yiyenin suçunu araştıracaktı. "O da kimbilir ne yapmıştır?" (Kuşatılmış Gençlik)

Ülkem başka bir dünyada mı yaşıyor?
Yüreğimin burkulması bundan mı bilmiyorum. (Sözüm Sanadır)
Bizim zamanımızda oğlanlar asi olurdu da kızlar yumuşak başlıydı. Şimdi kızlar kafalarını dikiyor. Hadi oğlan olsa neyse, 'eh erkektir, bu çağı böyle yaşar' diyeceksin, yok kardeşim. Kız daha dik. (Gençlik Duvarları Yıkıyor)
Beethoven "çok sesli müzik, felsefenin tınısıdır" demiştir. (Müzik Seni Çağırıyor)
(...)Eğer bir yerde soru sorulanmıyorsa orada dogmalar ve tabular var demektir ki bu da özgür düşüncenin yaşamasına uygun bir ortam olamaz.

( ‘Laiklik Ne midir’ Çocuğum?.. ) (Dürüstlük, Sevgili Çocuğum)
"Toplumsal öğreti, sadece iki durumda kadının aşağılanmadan kurtulabileceğini gösterir. Bir erkeğin eşi olmak ve anne olmak." (Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık)
Burada, hapishanede fark ettiğim bir gerçek var. Emekli maaşları hapishanede yaşamaya göre ayarlanmış. (Sözüm Sanadır)
Bir insana bir kez bakardınız, sonra o insanın hep öyle olduğunu düşünürdünüz. Oysa yanlıştı bu, o insan aynı insan değildi, olamazdı. Bunu düşünmezdiniz. Sonra da şaşırırdınız. Çok şaşırırdınız.
"O böyle yapmadı."
"Ben onu iyi tanırım, o böyle değildir."
"Hayret bu yanını hiç bilmiyordum." (Kırmızı Işıkta Yürümek)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/kiskirtilmis-erkeklik-bastirilmis-kadinlik-erdal-atabek-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)