# Muhabbet Ateşi - Dursun Gürlek Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Muhabbet Ateşi kimin eseri? Muhabbet Ateşi kitabının yazarı kimdir? Muhabbet Ateşi konusu ve anafikri nedir? Muhabbet Ateşi kitabı ne anlatıyor? Muhabbet Ateşi PDF indirme linki var mı?  Muhabbet Ateşi kitabının yazarı Dursun Gürlek kimdir? İşte Muhabbet Ateşi kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/muhabbet-atesi-dursun-gurlek-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-05-19T02:00:07+03:00
- Güncelleme: 2022-05-19T02:00:07+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/05/19/dursun-gurlek-kimdir-dursun-gurlek-kitaplari-ve-sozleri-225821.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Dursun Gürlek 
 Yayın Evi: Kubbealtı Neşriyat 
 İSBN: 6054750108 
 Sayfa Sayısı: 336 
--reklam--
Muhabbet Ateşi Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Aşk ateşi, öyle şiddetli bir ateştir ki, cehennem ateşini bile söndürebilir. Büyük İslâm mutasavvıflarından İsmâil Hâkkı Bursevî hazretlerinin, Rûhü'l-Mesnevî isimli kitabının birinci cildinde nakledildiğine göre, ateş diyor ki: Yâ Rabbi! Eğer sana itâat etmeseydim, benden daha şiddetli bir nesne ile azap eder miydin? Allah buyurdu ki: Büyük ateşimi senin üzerine musallat ederdim. Nâr (ateş) dedi ki: Benden daha büyük ateş var mı? Yüce Allah, o zaman şöyle buyurdu: Evet var. Bu, velîlerimin kalplerine yerleştirdiğim muhabbet ateşidir. Muhabbet meclisinizde, muhabbet ateşi eksik olmasın!... 
(Tanıtım Bülteninden)
--reklam--
Muhabbet Ateşi Alıntıları - Sözleri
Allah bes baki heves
Evet,eşyanın da ruhu vardır.Ruh ise okşanmaktan hoşlanır.Kaba insanın kabalığı,eşyayı kullanırken ortaya çıkar.
Halbuki kitap hapsedilmek için değil, okunmak içindir.
"Selam verdim,rüşvet değildir deyu almadılar!"
Çölde âheste adımlarla yürüyen kimse,acele edeni geçti.
Bir gün korkunç bir gaf yaptım :Çok güzel bir Kur'an-ı Kerimi görüp "Kaça satıyorsunuz ?" dedim. Yaşlı bir adam "Kur'an-ı Kerim satılmaz hediyesi yirmi lira dedi. Bu benim için önemli bir ders oldu.
Süheyl Ünver not almayı çok önemseyen bir ilim adamıdır. Bir gün şu nükteyi yapar:

Dün Azrail girdi kapıdan. Bana doğru geliyordu.Hemen elime bir kağıt kalem aldım. Geri döndü.
"Sükûtumuzdan bir şey anlamayan,konuşmamızdan da bir şey anlamaz."
Altına dünyada senden daha değerli bir nesne var mı diye sormuşlar. Altın şu cevabı vermiş bana ihtiyaç duymayan benden daha değerlidir.
Bir ilim adamı, konferans vermek üzere salona girmiş. Lâkin içerisi bomboş. Sâdece ön koltuklardan birinde bir hayvan bakıcısı, yâni bir seyis oturuyormuş. İlim adamı, konuşup konuşmamakta bir an için tereddüt etmiş. Derken seyise sormuş: "Senden başka kimse yok. Konuşayım mı, konuşmayayım mı?" Seyis şöyle cevap vermiş:

- Efendim, ben seyisim, dolayısıyla bu işlerden pek anlamam. Sâdece şu kadarını söyleyeyim ki, ahıra girdiğimde bütün atların kaçtığını, içeride sâdece bir atın kaldığını görmüş olsaydım, onu yine de beslerdim.

Mesajı alan ilim adamı, konferansa başlıyor ve iki saatten fazla konuşuyor. Görevini zevkle yapmanın gurûruyla ve tek kişilik dinleyicisinin de memnun olduğunu düşünerek soruyor:

- Konuşmamı nasıl buldunuz?

Seyis şu ilgi çekici cevabı veriyor:

- Hocam, başta da söylediğim gibi, ben bu işlerden anlayan biri değilim. Ama yine ahıra girip biri dışında bütün atların kaçtığını görseydim onu yine beslerdim ama elimdeki bütün yemi verip hayvanı çatlatmazdım.
Gönüllerin şifâsı

’Cühelâdan oldukları, câhilâne sözlerinden hemen anlaşılan bâzı zavallılar da Hazreti Mevlânâ’yı müstehcen söz söylemiş olmakla tenkid ediyorlar. Sanki kendileri tertemiz adamlarmış, iffet ve ismet timsâli kişilermiş gibi Mesnevi de bir çok müstehcen cümle bulunduğunu marazî bir zevkle ve müstehzi bir üslüpla söyleyip duruyorlar. Hattâ süret-i haktan görünerek, böyle açık saçık sözleri Mevlânâ gibi bir zâta yakıştıramadıklarını, yakışıksız bir takım cümlelerle dile getiriyorlar.

Bu türlü eleştiride bulunan garazkarlara veya câhillere gerekli cevapların erbâbı tarafından verilmiş olduğunu, bir kere daha hatırlatalım. Zâten uzağa gitmeye ne hâcet, bizzat Hazreti Mevlânâ bu konuya kendisi ışık tutuyor. Mesnevi’nin birinci cildinde şöyle diyor:

“Mesnevî hakikate ulaşmak ve Allah’ın sırlarına âgâh olmak içın bir yoldur. Mesnevî, din asıllarının, asıllarının asıllarıdır. Allah’ın en büyük şaşmaz şeriati, hakikate giden nurlu yoludur. Şüphe yok ki Mesnevî, temiz kişiler için gönüllere şifadır.Hüzünleri giderir.

Kur’an’ı açıkça anlamaya yardım eder. Huyları güzelleştirir. Temiz insanlardan, gerçeği sevenlerden başkalarının Mesnevî’ye dokunmasına müsâade yoktur”

Şefik Can diyor ki:

Tâhirü’l-Mevlevî’nin hayrü’l-halefi, son Mesnevîhan Şefik Can, Mevlana-Hayatı Şahsiyeti-Fikirleri isimli kitabında bu konuya şu cümlelerle açıklık getiriyor:

“Gerçeği sevenlerden başkalarının Mesnevî’ye dokunmasına müsâade yoktur.” Sözü yanlış anlaşılmamalıdır. Bilindiği gibi, mü’min kardeşlerimiz, çeşitli meşreplerdedir. Mesnevi’deki bâzı bahislerden hoşlanmayanlar, konuların dışında kalarak içine giremeyenler, hikâyelerin ötesine geçemeyenler, bu sebeple hakikati göremeyenler bu mübârek kitabın zevkine varamazlar. Hattâ, anlayış kâbiliyetlerinin, seviyelerinin müsâadesizliği yüzünden Mevlânâ’nın realist oluşunu, hakikatseverliğini, anlatmak istediği konulara, misal olarak aldığı bâzı hikâyelerini, bâzı sözlerini büyük velîye yakıştıramazlar. İşte Mevlânâ’mız bu gibi kişilerin Mesneviyi ellerine almalarını istememektedir.

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de, Peygamberimiz Efendimize, insanların hakikatleri görüp anlamaIarı, körü körüne inanmamaları, düşünerek Yaradan’ın kudreti vc yaratılış sırrını sezmeleri için bâzı misaller, örnekler vahy etmiştir. Bakara Suresı’nin şu meâlde olan 26. âyetini dikkatle okuyalım:

“Muhakkak ki Allah, bir sivrisineği, belki ondan daha büyüğünü, hakikati açıklamak için misal getirmekten çekinmez. İman edenler, bu misâlin Rab’lerinden gelen bir hakîkat olduğunu bilirler. Ammâ kâfirler: 'Allah, bu misal ile ne demek istedi? derler. Cenâb-ı Hakk, bu misalle bir çoğunu şaşırtıp, yoldan çıkarır. Dalâlette bırakır ve yine onunla bir çoğunu doğru yola, hidâyete sevk eder. Ve onunla ancak fâsıklar yoldan çıkarlar.’

Hazreti Mevlânâ da, bu âyete işâretle şöyle buyurmaktadır.

Kur’an gibi, bizim Mesnevi‘miz de bâzılanın hidâyete, doğru yola; bâzılarını da dalâlete, sapıklığa sevk eder.”

Bu, son derece ilgi çekici açıklamadan sonra Mesnevi muârızlarının ve münekkitlerinin gerçek mâhiyetleri olanca çıplaklığıyla ortaya çıktığı için başka söz söylemeye gerek kalmıyor ise de hazır aklıma gelmişken bir hususu daha belirtmek istiyorum. Sanki marifetmiş gibi, ikide birde Mesnevi de müstehcen cümleler bulunuyor deyip duranlara, nev’i şahsına münhasır bir üslüpla cevap verenlerin olduğunu da biliyoruz. Meselâ Konyalı Arif Etik Hoca bunlardan biridir. Vefâtından sonra adına hazırlanan armağan kitapta(1) nakledildiğine göre Mesnevi de müstehcen gibi gözüken hikâyelere takılıp bu mübârek kitabın aleyhinde bulunma cüretini gösteren bir adama şu müthiş cevâbı veriyor:

Mesnevî denilen saray

“Mesnevî bir saraydır. Bir sarayda nâdîde salonlar, odalar, içleri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu kilerler, mutfaklar ve antika eşyâlar bulunur. Tabiatıyla saraylarda tuvâletler de vardır. Sen sinek gibi vızıldaya vızıldaya uçmuş ve doğru tuvâletin deliğini bulmuşsun! Sonra Mevlânâ herkesin idrâkine göre söyler. Senin idrâkin ancak bu kadar olduğu için, Mesnevî’deki o kadar güzelliği görmeyip birkaç hikâyeye takılmışsın!”

Ne güzel ve ne yerinde cevap değil mi efendim? Demek ki Mesnevî-i Şerifdeki bâzı hikâyelere takılanlar, aynı zamanda takıntılı insanlarmış. Zâten takıntılı adam, sıkıntılı adamdır. Mesnevide müstehcen hikâyelere de yer veriliyor diyerek müstekreh sözler söylemekten çekinmeyen bu zavallılara, kızmak değil acımak gerekiyor.
'Klasik Osmanlı mîmârîsinde âhenge, üslüba ve tenâsübe büyük bir önem verildiğini biliyoruz. Bu özellik ve güzellik, kendini daha çok kubbe ve minâre dengesinde gösteriyor. Klasik Osmanlı mîmârîsinde, minare kubbeden biraz daha yüksekte tutuluyor. Aradaki bu yükseklik farkı öyle ayarlanıyor ki, siz mâbedi seyrederken gözünüzü rahatsız edecek herhangi bir manzara ile karşılaşmıyorsunuz. Bilakis her biri, birer zarâfet örneği olan bu Osmanlı câmilerini daha fazla temâşâ etme ihtiyâcını hissediyorsunuz.

İşte sanat budur!...

Diğer bir özellik de şu ki, minâre dâima câminin sağında bulunur. Minâresi solda olan câmi nâdirdir. İşte bu nâdir câmilerden biri de Sultanahmed’deki' Firuz Ağa Câmii’dir. Sebebine gelince, bu küçük mâbed yapıldığı sırada sağ tarafında oturan hıristiyan halkın sayısı, sol tarafında ikâmet eden Müslüman nüfüsa oranla daha fazlaydı. Derler ki, işte bu sebepten dolayı hıristiyan ahâliyi fazla rahatsız etmemek için adı geçen câminin minâresi sol tarafına yapıldı. Bunun belki daha başka sebepleri de vardır ama ben diğerlerini bilmiyorum.!” '
’Tacı tahtı terk edip tasavvuf deryâsına dalmak isteyen Osmanlı padişahlarından biri de Fâtih Sultan Mehmed Han’dı. İstanbul fâtihi gönülleri fethetmenin veya feth edilmiş gönüllere girmenin, şehirleri fethetmekten daha önemli olduğunu bildiği için, hocası Akşemseddin’den ricada bulunuyordu. O kadar ki bu ricâlar zaman zaman ısrâra dönüşüyordu. Fakat tâbir yerindeyse Ak Şeyh Fâtih’e yüz vermiyordu. Halbuki padişah yine ısrar ediyor, tarîkatın ahkâmı ne ise bana öğret, beni irşâd et diyordu.

Şeyh, tarîkate intisap edersen müslümanların işlerini göremezsin. Ümmet-i Muhammed’in üzülmesine vesîle olursun. Senin adâletle hükmetmen gerekir. Hükümdar âdil hareket ederse velâyet ve kerâmet sâhibi kabul edilir, derse de Fâtih yine tatmin olmaz. “Elbette tahsil-i tarikat ve kesb-i mârifet ederim” deyip ısrâr edince, Emir Hüseyin Enîsî’nin menâkıpnâmesinde yer alan bir cümleyle söyleyecek olursak “Şeyh kaçıyor. Gelibolu’ya varıyor. Oradan Anadolu’ya geçiyor. Göynük’e geliyor.”

Bu hikâyeden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz:

Devlet başkanlarının,“ Allah’ın rızasına uygun icrâatta bulunabilmeleri, adâleti uygulama konusunda son derece titiz davranmaları, bir nev’i velâyet veya kerâmettir. Öyle olmasaydı, Akşemseddin hazretleri,

Fâtih’in ısrarını geri çevirir miydi?
Çevirmezdi!...
"Ya ihramcızade’nin veya Fatih türbedân Ahmed Amîş Efendi’nin şöyle câlib-i dikkat bir sözü var. “Sükütumuzdan bir şey anlamayan, konuşmamızdan da bir şey anlamaz!” Evet, sâdece konuşanı değil, süküt edeni de dinlemek gerekiyor. Peki, bu nasıl olacak? Merak edersen öğrenirsin! Unutmamak gerekir ki merak, sâdece ilmin değil, irfânın da hocasıdır. Söz buraya gelmişken size bir sır vereyim: İlim ehli konuşmayı, ehl-i irfan ise dinlemeyi tercih eder. Peki, bir adam hem ilim ehli, h'em irfan sâhibiyse, o da nerede ne zaman konuşacağını; kimi, nasıl dinleyeceği çok iyi bilir. Siz de böyle bir zâtı dinlerken dinlenirsiniz. Yâni hem istirâhat etmiş olursunuz, hem de sizi de dinleyen bulunur.
Rivâyete göre İmâm-ı Azam hazretleri, Medîne-i Münevvere’de bulunduğu sırada, abdest tâzelemek için şehrin dışına çıkıyormuş. Şu inceliği, şu hassâsiyeti, şu Peygamber aşkını görüyor musunuz, belki Efendimiz mübârek ayağını basmıştır düşüncesiyle, abdest bozacağı zaman, böyle hareket ediyor. Böyle hareket ettiği için de “İmâm-ı Azam” ,yâni en büyük imam ünvânını kazanıyor. Ne mutlu bize ki, böyle bir mezhep imamının arkasından gidiyoruz. Bu büyük İslâm âlimi, mânevî açıdan olduğu kadar, maddî yönden de zengindi.

Bir gün ticâret maksadıyla mal göndermiş. Bu malın içinde bir adet defolu top kumaş varmış. Satıcıya “bu topu satarken defolu yerini göster” 'diye tenbihte bulunmuş. Satıcı geri dönünce “0 top kumaşı satarken kusurlu yerini gösterdin mi?” diye sormuş. Satıcı da unuttuğunu, malın arasında diğerlerinin fiyatına satıldığını söyleyince, İmâm-ı Azam, o seneki bütün kazancını sadaka olarak dağıtmış. Hazret’in hassâsiyetini, mânevî titizliğini böyle canlı tablolar hâlinde gösteren daha yüzlerce, belki de binlerce menkıbe var. Arzu edenler başta Muhammed Ebü Zehrâ’nın kitabı olmak üzere, diğer kaynak eserleri okuyabilirler.
--reklam--
Muhabbet Ateşi İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Bâb-ı Âli Caddesi, Cağaloğlu, Beyazid Meydanı... #DursunGürlek Hocanın satırlarında bu kelimelerin altı çizilmelidir. Çünkü, onun nazar-ı itibarında bu yerlerin farklı anlamları vardır. #NecipFazıl, #OsmanYükselSerdengeçti, #Beşirayvazoğlu, #malikaksel gibi kalemler de bu isimleri olduğu gibi anlatırlar size.

O satırlarda kaldırımlara bir çınarın yaprağı da düşer, bir sadrazamın cansız bedeni de, bir minarenin gölgesi de. Gözlerinizi kapatırsanız sesler duyarsınız. Hürriyet nidalarını, Küllük Kahvesinde çayları karıştıran kaşık seslerini, Mahmut Şevket Paşayı kana bulayan tetik sesini...

Oralarda yürürken aşina simalar görürsünüz. Haşimi, Yahya Kemali, Ziya Gökalpi, Yusuf Kamil Paşayı, Nihal Atsızı, Ali Emirî Efendiyi... Satırlarda daha birçok isme denk gelirsiniz. İsimlerini ilk defa duyarsınız ama mutlaka aşinalarınız ile aşinalıkları vardır, merak eder onlarla da aşina olursunuz. Bu aşina oluşlar pişmanlık vermez çünkü ölülerle arkadaşlıkta kimse kimseyi kırmaz.

Aslında daha farklı bir şeyler yazacağımı düşünmüştüm. Kitabın içinden de bir şeyler arz edeyim istiyordum. Ama bir yandan çocuk sallayıp bir yandan yazınca kitabın kendine değil de, kitaptan bana sirayet eden hayale kapıldım.

Kendimizi sahih bir aynadan seyretmek için, üslup için, zevk-i selim için okunası bir kitap. Nâçîzâne tavsiyedir. (Vakti Garîbe Âlemi Muhal) 
--reklam--
Muhabbet Ateşi PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Dursun Gürlek - Muhabbet Ateşi kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Muhabbet Ateşi PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Dursun Gürlek Kimdir?
1952 yılında Tokat'ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.Biyoğrafi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Milli Kültür, Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Tarih ve Düşünce dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği "Kırkambar" ve "Ayaklı Kütüphaneler" başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti.

Yazarın, Osmanlı Tarihi, Şark Klasikleri ve biyografi sahasındaki çalışmaları halen devam etmektedir.
--reklam--
Dursun Gürlek Kitapları - Eserleri
Çınaraltı'nda Kitap Sohbetleri
Karınca Huzura Varınca
Ayaklı Kütüphaneler
Tebessüm ve Tefekkür
Maziye Bir Bakıver
Sohbet Tadında
Kültür Dünyamızdan Manzaralar
Muhabbet Ateşi
Dersaadet'te Ramazan Akşamları
Dersaadet'te Bayram Sabahları
Namık Kemal
İbnülemin Mahmud Kemal İnal
İbnülemin Mahmud Kemal İnal - 2
--reklam--
Dursun Gürlek Alıntıları - Sözleri
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ HAYÂLİ CİHAN DEĞER (Maziye Bir Bakıver)
Allah bes baki heves (Muhabbet Ateşi)
Yılda iki defa değil de her gün bayram havası teneffüs etmek isteyen kimsenin, İslami bir hayat yaşaması gerekiyor. Unutmayalım ki Müslüman'ın üç büyük bayramı vardır: birincisi, ömrünü imanlı olarak bitirmesi, ikincisi cennete girmesi, üçüncüsü de orada Cemâlullah ile şereflenmesidir. (Dersaadet'te Bayram Sabahları)
O gül-endâm bir al şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

 Enderunlu Vâsıf (Sohbet Tadında)
Bir ilim adamı, konferans vermek üzere salona girmiş. Lâkin içerisi bomboş. Sâdece ön koltuklardan birinde bir hayvan bakıcısı, yâni bir seyis oturuyormuş. İlim adamı, konuşup konuşmamakta bir an için tereddüt etmiş. Derken seyise sormuş: "Senden başka kimse yok. Konuşayım mı, konuşmayayım mı?" Seyis şöyle cevap vermiş:

- Efendim, ben seyisim, dolayısıyla bu işlerden pek anlamam. Sâdece şu kadarını söyleyeyim ki, ahıra girdiğimde bütün atların kaçtığını, içeride sâdece bir atın kaldığını görmüş olsaydım, onu yine de beslerdim.

Mesajı alan ilim adamı, konferansa başlıyor ve iki saatten fazla konuşuyor. Görevini zevkle yapmanın gurûruyla ve tek kişilik dinleyicisinin de memnun olduğunu düşünerek soruyor:

- Konuşmamı nasıl buldunuz?

Seyis şu ilgi çekici cevabı veriyor:

- Hocam, başta da söylediğim gibi, ben bu işlerden anlayan biri değilim. Ama yine ahıra girip biri dışında bütün atların kaçtığını görseydim onu yine beslerdim ama elimdeki bütün yemi verip hayvanı çatlatmazdım. (Muhabbet Ateşi)
Bizim gibi yabanzâdelere,"Babanzâdeler" rehberlik etmelidir.. (Ayaklı Kütüphaneler)
Çölde âheste adımlarla yürüyen kimse,acele edeni geçti. (Muhabbet Ateşi)
Şeker kamışı mahsulünü kaldıran tropikal bir ada ülkesi olsak hasat festivali gibi bir Şeker Bayramı yapmaya hakkımız olurdu. (Dersaadet'te Bayram Sabahları)
Allah Resulü şöyle buyurdu:
Yüce Allah üç sesi sever. Bunlar:
1.Horoz sesi
2.Kur'an okuyan kimsenin sesi
3.Seherlerde tövbe ve istiğfar edenin sesi (Sohbet Tadında)
İftardan sonra evlerde, konaklarda teravih hazırlığı başlar. Herkeste bir neşe, herkeste bir sevinç. Şakır şakır abdestler alınır, irili ufaklı cam veya muşamba fenerler hazırlanır, güle oynaya câmilerin yolu tutulur. Bu esnada o muazzam câmiler kapılarına kadar tıklım tıklım dolmuştur. (Dersaadet'te Ramazan Akşamları)
Bozulmuş cemiyetlerde bozulmamış fertler suçlu vaziyetinde kalırlar (Karınca Huzura Varınca)
İbnülemin'in hocası Hüsnü hoca oğlu Necati'yi derslere almaz ve "üdebâ meclisinde cühelânın yeri yoktur" diyerek aşağıda oturtur. Cahil dediği Necati, yıllardan beri Almanya'da profesördür. (İbnülemin Mahmud Kemal İnal)
Bundan elli altmış sene evvel zamanın padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han bir çok sebeplerle Ramazanlara fevkalade ehemmiyet verirdi. Evvelâ dindardı. Bu mübarek tesîd eder, ona hürmet ederdi. Muntazaman oruç tutar, Kur’an-ı Kerim okur, namaz kılar ve bunu böyle yapanlara ayrıca para verir, severdi. Mübarek ayın hulûlünden evvel kilercibaşıyı çağırır, ona emirler verir, sofralar ve yemekler ve her akşam iftara davet ettiği askerlere verilecek iftariyeler üzerinde zihin yorar, adeta menüleri kendisi hazırlardı.

Saray-ı Hümayun’da iftara gelecek misafirlerin hizmetine verilecek olan sofracıların elbiselerine kadar meşgul olur, alaturka setre mi, yoksa redingot mu giymelerini münakaşa ederdi. Ve hele bu adamların fevkalade temiz olmalarını isterdi. Bu padişah hem çok titiz, hem çok temizdi. O kadar ki iftariye olarak kendisinin göndereceği çil çil altınları tekrar yıkattırır, kurutturur, gözünün önünde kırmızı atlas keselere koydurtur, ağızlarını mühürlettirirdi. Banknotları da bezlerle sildirtir, sonra zarflara yerleştirirdi. Üzerine de zamklı mührünü (A.H) yapıştırırdı. (Dersaadet'te Ramazan Akşamları)
Bir gün doğar elbette şems-i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i alem? (Karınca Huzura Varınca)
"Selam verdim,rüşvet değildir deyu almadılar!" (Muhabbet Ateşi)
İnsan hayatı gerçekten çok kısadır. Ezel ve ebede göre zaman ne kadar kısadır. Zamâna göre kâinatın ömrü ne kadar kısadır. Kâinatın ömrüne göre dünyânın ömrü ne kadar kısadır. Dünyânın ömrüne göre mahlûkatın ömrü ne kadar kısadır. İnsanın ömrü ise bir günden, bir saatten bir dakîkadan ibârettir. Hattâ bir "ân-ı vâhid" dir. Öyleyse dem bu demdir. An, bu andır. Şurası bir gerçektir ki, insan bu kısa ömürde, ebedî hayâtı, bütün özellikleriyle, olanca güzellikleriyle kazanabilir. Unutmayalım ki, inanan insan kazanan insandır. Yok, yoksa vardır. Mâdemki Allah var, her şey vardır. (Sohbet Tadında)
Selahattin Eyyubi ölüm döşeğindeyken evinin önündeki direğe kefeni asılır. Kefeni asan bayraktar bağırır:
"Sultan Selahaddin'in dünyadan ahirete götüreceği şey işte bu kefenden ibarettir.." (Maziye Bir Bakıver)
Diyojen, gündüz vakti elinde bir fenerle dolaşıyordu. "Ne arıyorsun?" dediler. "Adam arıyorum." cevabını verdi. (Tebessüm ve Tefekkür)
İmam-ı Gazali Hazretlerine, "İlimde bu mertebeye nasıl yükseldiniz?" diye sordukları zaman o büyük alim şu cevabı verdi, "Bilmediğim şeyleri sorup öğrenmekten utanmadım!" (Tebessüm ve Tefekkür)
Ömür kısa, vakit dar. Yapılacak iş çok, gevezelik yapacak vakit yok. Bizim dumana değil köze, lafa değil söze ihtiyacımız var. (Maziye Bir Bakıver)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/muhabbet-atesi-dursun-gurlek-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)