# Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler - Ahmet Yaşar Ocak Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler kimin eseri? Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler kitabının yazarı kimdir? Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler konusu ve anafikri nedir? Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler kitabı ne anlatıyor? Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler PDF indirme linki var mı?  Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler kitabının yazarı Ahmet Yaşar Ocak kimdir? İşte Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/osmanli-toplumunda-zindiklar-ve-mulhidler-ahmet-yasar-ocak-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-08-13T22:00:08+03:00
- Güncelleme: 2022-08-13T22:00:08+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/08/13/ahmet-yasar-ocak-kimdir-ahmet-yasar-ocak-kitaplari-ve-sozleri-289301.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Ahmet Yaşar Ocak 
 Yayın Evi: Timaş Yayınları 
 İSBN: 9786050823431 
 Sayfa Sayısı: 536 
--reklam--
Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Dairenin Dışındaki Osmanlıları Anlamak İçin

"Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler kendi alanında önemli bir boşluğu doldurduğu
gibi şimdiden klasik bir eser niteliğinde."
-Tufan Gündüz-

Ahmet Yaşar Ocak, bu çalışmasında; 15. ve 17. yüzyıllardan itibaren Osmanlı toplumunda
ortaya çıkan zındıklık ve mülhidlik hareketini, bu hareketin çıkış sebeplerini, tesirlerini ve öncü-
lerini literatürdeki tüm kaynakları değerlendirerek anlatıyor.

Osmanlı tarihinde imparatorluğun 15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadarki üç yüz yıllık siyasal ve
toplumsal düzenine, bu düzenin arkasındaki resmî ideolojiye karşı bazen kişisel bazen kitlesel
birtakım çıkışlar görülür. Siyasal iktidarın "Zındıklık ve Mülhidlik"le itham ettiği bu hareketler,
genellikle idamla cezalandırılmıştır. Bu kişilerin Osmanlı iktidarına ve resmî ideolojisine karşı
duruşlarının sebepleri ve mahiyeti neydi? Toplumun hangi kesimlerinden kaynaklanıyor ve
yankı buluyordu?

A. Yaşar Ocak, bu kitabıyla bu ve buna benzer soruların cevabını ve Osmanlı tarihinin bu ilginç
cephesinin bir panoramasını veriyor.
--reklam--
Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler Alıntıları - Sözleri
Adı meçhul mektup sahibi, 1539 yılının temmuz ayında, yani
Molla Kâbız olayından tam on iki yıl sonra, Kanuni
Sultan Süleyman'ın huzurunda cereyan eden bir
tartışmadan bahsetmektedir. Rivayete göre ulemanın
huzurda bulunduğu bir sırada söz İslam ile
Hıristiyanlığın karşılaştırılmasına intikal etmiş, sultan
onlara İslam'dan sonra en iyi dinin hangisi olduğunu
sormuştur. Aralarından en yaşlı olanının, hayatını hak
dini İslam'ı incelemekle geçirdiğini, ancak diğer dinler
hakkında hiçbir şey bilmediğini söylemesi üzerine sultan
kızmış, başka dinlerin hücumlarından İslam'ı
koruyabilmek için o dinleri de bilmek gerektiğini ihtar
etmiştir. Bu defa, sultanın kızgınlığını gidermek için
ulemadan daha genç biri söz almış ve İslam'dan sonra
en iyi dinin Hıristiyanlık olduğunu, ancak yoldan sapmış
Hıristiyanların gerçekte ondan hiçbir şey muhafaza
etmediğini bildirerek bizzat Hz. Muhammed'in Hz.
İsa'nın hem Mesih, hem de Kelimetullah ve Rûhullah
olduğunu belirttiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine
sultan meseleyi incelemeleri için ulemaya bir süre
tanımış, sürenin bitiminde yine kendilerini huzura
çağırarak sorusunun cevabını istemiştir. Bu defa ulema,
bütün eski otoritelerin sözlerini incelediklerini ve
sonuçta Hz. İsa'nın tebliğ ettiği dinin yalnız Hz.
Muhammed'inkinden daha iyi olduğu değil, aynı
zamanda en üstün ve en gerçek inanç olduğu sonucuna
vardıklarını, çünkü Hıristiyanlığın İslam'ın aksine akıl ve
merhamet üstüne dayandığını, ayrıca Hz.
Muhammed'in Mekke'de gömülü olmasına rağmen
(bilindiği gibi Hz. Muhammed Mekke'de değil,
Medine'de gömülüdür), Hz. İsa'nın yedinci kat gökte
yaşamaya devam ettiğini bildirmişlerdir. Bunun üzerine
sultan gizli bir toplantı yaparak durumu müzakere
etmiş ve sonuçta, böyle bir haberin halk arasında
yayılması halinde çıkacak kargaşadan korkarak bu
beyanatı veren ulemanın idamına karar vermiş ve
hepsinin orada boynunu vurdurmuştur.
Osmanlı tarihinde birçok ayaklanma olayı meydana geldiği halde, bunların hiçbiri şimdiye kadar sol kesimde Şeyh Bedreddîn isyanı kadar ilgiye mazhar olmamış, tarihi saptırma malzemesi yapılmamıştır. Hatta Pir Sultan Abdal bile sol kesimin tarihsel ilgi sıralamasında zaman olarak daha sonraları ve ikinci sırada yer alabilmiştir. Bu ilginin bir sebebi kanaatimizce, Şeyh Bedreddîn'in "paylaşımcı" ideolojisi ise, bir diğer sebebi de, Türk toplumu gibi çoğunluğu itibariyle güçlü bir muhafazakâr tarih bilincine sahip, başka bir deyişle, modernleşmenin önüne sürdüğü problemlere çözüm üretememekten doğan bir korkuyla kendini zihinsel olarak geçmişine, tarihine hapseden, dolayısıyla geçmişini kutsallaştıran bir toplumda sol ideolojinin yer bulabilmesinin, ancak kendine bu tarihin içinde bir kök yaratmak ve bunu kabul ettirmekle mümkün olabileceği olgusunun anlaşılmış bulunmasıdır.
Osmanlı Devleti'nde İslam, yukarıda belirtilmeye çalışıldığı üzere, devletin dışında ve devlete hâkim bir konumda değil, devletin kontrolünde ve devlete bağımlıdır. Şeyhülislamın, bir papa, bir patrik gibi, hiçbir ruhani otoritenin ve kilise benzeri bir kurumun temsilcisi olmadığı bir yana, şahsen padişaha bağlı, yalnızca dini bürokrasinin en üst kademesini temsil eden bir memur olmaktan öteye geçemediğini biliyoruz. Bu durum Osmanlı Devleti'nin bir teokrasi olduğu şeklindeki nispeten yaygın kanaatin gerçeğe uymadığının en açık göstergesi olarak kabul edilmelidir.
Bu isyanın gerçekte amacı neydi? Artık saltanat kavgaları bittiğine, Osmanlı iktidarı sahibini bulduğuna göre, Şeyh Bedreddîn'in yeni sultana baş kaldıracak cesareti nereden geliyordu? Eğer Osmanlı kaynaklarının dediği gibi, gerçekten saltanat davasında idiyse, niçin şehzade mücadeleleri devam ederken o kargaşa ortamında değil de, Çelebi I. Mehmed'in artık rakipsiz olarak tahta çıkışından dört yıl sonra harekete geçmişti?
...
Kanaatimiz, Şeyh Bedreddîn'in keyfi olarak, sırf saltanat elde etmek, Osmanlı iktidarına el koymak için değil, hudut boylarındaki köklü gazi geleneğinden, üstelik bir de ulema ailesinden gelen yüksek sınıfa mensup biri sıfatıyla, merkeziyetçi bir yönetim tarzını arzu etmediği için, merkezkaç gücü temsil eden biri olarak, bu gücü elinden bırakmak istemediği şeklindedir. Zaten kanaatimizce o bu yüzden merkeziyetçiliğin değil, yerel güçlerin, feodallerin çıkarlarını temsil eden Musa Çelebi'nin tarafını tutmuş ve kazaskerliğini kabul etmiştir.
Bu sebeple biz Şeyh Bedreddîn'in, (üstelik yerel güçlerden yana bir siyaset izlemesi sebebiyle de kendisine uygun gördüğü) Musa Çelebi'nin Osmanlı sultanı olması halinde kesinlikle isyana kalkışmayacak olduğunu düşünüyoruz.
Kaynaklar bu dönemin tanınmış zındıkları arasında Emevi halifesi II.Velid b. II.Yezid'i (743-744) zikrederler. Ebû'l-Ferec İsfahâni'nin (ö. 967) Kitabu'l-Egani isimli ünlü eserinde, Velid'in daha küçük yaşta mürrebbisi Abdü's-Samed tarafından "zındıklığa" alıştırıldığı, içkiye düşkün olup veliaht iken Kabe'ye bile içki götürdüğü, sefahat âlemlerini halife olduktan sonra da terk
etmediği, dini emirleri hafife aldığı ve bunun herkesçe bilindiği ileri sürülür.75 Hatta Ebû Said el-Himyeri'nin naklettiği bir pasajda yer alan manzum arçalar, görünüşe göre aynı zamanda kuvvetli bir şair olan halife Velid'in, Kur'an-ı Kerim'e nazmen meydan okuduğunu gösteriyor. Yine Kitabü'l- gani'deki bir pasaj, halife Velid'in Maniheist inançlar taşıdığını ihsas ediyor. İbnu'l-Esir'in naklettiği bir anekdot ise halife hakkında tamamen değişik şeyler söylüyor; Süyûti de Zehebi'den naklen, her ne kadar içki âlemlerine düşkün ve livataya (homoseksüellik) eğilimli olsa da, halife Velid'in zındık olmadığını belirtiyor.
16. yüzyıla kadar şeyhü'l-islamlar hep kazaskerlerin bile gerisinde kalmış olup Divan-ı Hümayun üyesi dahi sayılmamışlardır. Ancak Zenbilli Ali Efendi'den (ö. 1525) itibaren, İbn Kemal (ö. 1534) ve Ebussuud Efendi (ö. 1574) gibi güçlü şeyh'ül-islamlar, bir dereceye kadar siyasal otorite üstünde etkili olabilmişlerdir.
Yalnız bu örneklerde dikkat edilmesi gereken nokta, Türk kağanlarının veya hanlarının, eski Roma'da olduğu gibi bizzat kendi şahıslarının değil, temsil ettikleri hâkimiyetin ilahi kökenli, dolayısıyla kutsal oluşudur.
Ünlü İslam âlimi Sâdeddîn-i Teftâzânî (ö. 1395) tarafından mutaassıp bir yaklaşımla yazılan ve eskiden beri Osmanlı medreselerinde özellikle okutulmakta olan Şerhü'l-Akâid isimli kitaptı. Sünnilik dışı İslam mezheplerine karşı genellikle çok katı ve hoşgörüsüz yargıları ihtiva eden bu kitabın, Osmanlı Sünniliği'nin koyu bir dogmatik karakter kazanmasında önemli ölçüde rolünün bulunduğu kanaatindeyiz.
Yalnız Taşköprülüzâde Ahmed, Hoca Sâdeddîn ve Solakzâde, Şeyh Bedreddîn'in şeriata sıkı sıkıya bağlı büyük bir âlim olarak hiçbir zaman saltanat davasına kalkışmadığı gibi, böyle bir şeye de niyetli olmadığı, ne var ki bazı haset ehlinin iftirasına kurban gittiği inancındadırlar.
Emevi iktidar çevrelerinin ve bağlılarının, Arap kökeninden gelmeyen, ama müslümanlığı kabul etmiş olan bu insanlara karşı, İslam'ın eşitlik ilkelerini uygulayacak yerde ikinci sınıf insan muamelesi gösterdikleri, hatta kendilerinden cizye alınmaya devam edildiği çok iyi bilinir.
Mesela dedesi bir Zerdüştî olan Bayezid-i Bistâmî'nin fena fillâh nazariyesinin, Budist mistik nazariyesindeki Nirvana ile ilgisi hâlâ çok tartışılan bir
konudur. Bunun gibi Şihâbeddîn-i Sühreverdi-i Maktul'ün (ö. 1196) işrak nazariyesinin de, eski Zerdüştîlik'teki ve Maniheizm'deki ışık (Nûr) kavramıyla
ilgisi tartışılagelmiştir.
Kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa, Bedreddîn'in Musa Çelebi zamanındaki kazaskerliği sırasında kendilerine timar verilip Çelebi I. Mehmed tarafından geri alınan hemen bütün timar sahiplerinin, sınır gazilerinin ve Osmanlı fetihleri sırasında topraklarına el konulan yerel Hıristiyan feodallerin Şeyh Bedreddîn'in etrafında toplandıklarıdır.
“Onların, tasavvuf anlayışları kendi kaynaklarında çok çeşitli biçimlerde tarif edilmiş ve yorumlanmıştır. Bu tarif ve yorumlara bakıldığında, her bir sufi’nin, kendi hayatında en çok üzerinde durduğu ve bir hayat tarzı olarak benimsediği halini öne çıkardığı görülür. Ama hepsinin ortak noktası, ta­savvufun, hayatta insana Tanrı'yı unutturmaktan başka bir şeye yaramayan dünyevi zevklerden, gailelerden, arzu ve hırslardan, tutkulardan, ahlaki zaaf­lardan, beşeri ihtiyaçlardan uzaklaşıp ( terk-i mesivd) O'na daha çok yaklaştıracak ­ O'nu hayatının merkezine alacak bir düşünce, bir ruh hali ve yaşama tarzından ibaret oluşudur. Mutasavvıflar bu amaca ulaşmak için değişik
na­zariyeler ve usuller geliştirmiş olup her birinin ayrı bir yolu vardır. Sufiler de bu yollardan birini tercih ederler ve o yolda hayatlarını nizama sokarlar. Fa­kat bu yolların hemen hepsinin kesiştilderi nokta, ilmin insanı hiçbir şekilde ilahi aşka ulaştıramayacağı inancıdır”
Kendi mantığına göre,daha önce gelmiş ve "bozulmuş" olan iki semavi dini,Museviliği ve Hristiyanlığı,"tamamlamak ve tahsis etmek" üzere gönderilmiş bulunan İslam dininin teolojik polemik edebiyatı,bu dinlere karşı mücadeleyi değil,kendi içindeki bölünmelere karşı verdiği muazzam "teolojik savaş"ı yansıtmaktadır.Dolayısıyla bu bölünmeleri, gerçekte fethedilenlerin fethedenlere karşı bir kültürel direnişi,eski dinlerini,mistik ve felsefi kültürlerini İslami kılıflar ve kavramlar aracılığıyla sürdürme,başka bir deyişle,kendi inanç,fikir ve kültür köklerini,girdikleri yeni dinin kalıpları içinde saklama mücadelesinden başka bir olmadığı şeklinde yorumlamak, kanaatimizce tarihsel bir olgunun ifadesi olacaktır.
İşte, bu inancın tabii sonucu olarak Bayrâmiyye Melâmîliği'nde kutb, yalnız manevi değil, özellikle dünyevi otoriteyi de ele alarak adaleti hâkim kılacak
Mehdî kavramıyla da birleştirilmiş, yani zamanın gerçek sahibi, sâhibü'z-zaman (veya sâhib-zaman) olarak düşünülmüştür. Sâhib-zaman aynı zamanda Sûret-i Rahman, yani Allah'ın görüntüsüdür.
...
Melâmîler'in Osmanlı iktidarına neden karşı çıktıkları sorusunun cevabı da burada yatmaktadır. Çünkü Melâmiler bu inançlarının tabii şevkiyle Osmanlı
sultanlarının hem dini, hem dünyevi otoritesinin gayri meşru olduğunu
düşünmekte, dünyayı yönetmesi gereken asıl otoritenin de kendi kutbları
olduğuna inanmaktadırlar.
--reklam--
Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Kitapta Emevilerden Osmanlılara tarihte İslam dışı inanç ve inançsızlıkları olduğu gibi değil,neden-sonuç ilişkisine bağlı ve toplumsal altyapılar göz önüne alınarak açıklanmış.kitapta İbnür Ravendi'den Şeyh Bedreddin'e çok ilginç karakterler ve anektotlar var.Ahmet Yaşar Ocak gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış .10/10 (Kenan) 
Bu eser bir şaheser aşık maşuki ve diğer idam edilen batıni şeylerin kadı sicilleri ve olayların bilimsel olarak incelenmesi ben bu kitabı çok seviyorum (Doğan Günorta) 
Oldukça doyurucu ve bir o kadar da yorucu bir kitap... Ahmet Yaşar Ocak, bu eserinde Zındıklık ve Mülhidlik kavramlarının kökenine inerek, bunların Osmanlı toplumundaki yansımalarını ele almış. Zındık ve Mülhid kavramlarını açıklamak gerekirse: Zındık, Allah'a ve ahirete inanmayan kimseler için kullanılırken (bu daha çok günümüzdeki kullanımı, kitapta bu kelimenin kökeni hakkında detaylı bilgi veriliyor) Mülhid ise ilhad eden demektir; yani dininden dönen kimse.
Işte bu iki mefhumu ana odak olarak alan Ahmet Yaşar Ocak, bu kavramların Emevi, Abbasi gibi Islâm devletlerindeki yerine değindikten ve ilk Zendeka hareketlerini irdeledikten sonra, konuyu Osmanlı Devleti'ne taşıyor. Osmanlı'da bu şekilde itham edilen ilk şahsiyet Şeyh Bedreddin'e uzun bir bölüm ayırarak, detaylı ve tarafsız bir şekilde, bilimsel yöntemlere de başvurarak bu konuyu açıklığa kavuşturuyor.
Ilerleyen bölümlerde, yine aynı şekilde itham edilen ve kimisi de gerçekten bu zındıklık oluşumun içerisinde bulunan ve Osmanlı kaynaklarında da yer alan diğer zendeka faaliyetleri aktarılıyor. 15 ve 17. Yüzyılları kapsayan bu çalışmada, dönemin olayları güzel bir şekilde aktarılıyor, her iki tarafın kaynakları da incelenip, olay bir sonuca bağlanıyor... Başta da belirttiğim gibi, kitap oldukça doyurucu ve bir o kadar da ağır diyebilirim, özellikle teolojik bazı terimlere hakim olmayı gerektiriyor. Bu alana ilgisi olanlar için keyifli ve öğretici bir okuma olacağı fikrindeyim. (Yusuf Can Örgen) 
--reklam--
Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak - Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Ahmet Yaşar Ocak Kimdir?
Yozgat'ta doğan (1945) Ahmet Yaşar Ocak yüksek tahsilini İstanbul İlahiyat Fakültesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Aynı fakültede asistan oldu. Doktorasını Strasbourg Üniversitesi'nde, doçentlik ve profesörlüğünü ise Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde yaptı. Ocak, Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim görevliliği görevini devam ettirmektedir.
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak Kitapları - Eserleri
Babailer İsyanı
Türkler, Türkiye ve İslam
Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri
Türk Sufiliğine Bakışlar
Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler
Arı Kovanına Çomak Sokmak
Kalenderiler
Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri
Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası
Osmanlı Sufiliğine Bakışlar
Hızır Yahut Hızır İlyas Kültü
Sarı Saltık
Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri
Selçuklular Osmanlılar ve İslam
Osmanlı İmparatorluğu ve İslam
Veysel Karani ve Üveysilik
Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler
Tasavvuf, Velâyet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri
Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Evliya Menakıbnameleri
Türk Folklorunda Kesik Baş (Tarih-Folklor İlişkisinden Bir Kesit)
Dede Garkın ve Emirci Sultan
Yunus Emre
Benden Sual Ederseniz
Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak Alıntıları - Sözleri
Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden
Çoluk çocuk ev barktan tam geçmeden
Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden
Şeytan galip, can verende şaştım işte. (Türk Sufiliğine Bakışlar)
"kendisini Tanrı aşkına adamış, bu yüzden de "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü seven" O'nun yarattığı insanı da aynı sebeple yücelten, yaşadığı dönemde gördüğü iki yüzlülükleri, bozuk düzenleri, ahlaki yoksunlukları eleştiren, insanlara düzgün insan
olmayı öğretmeye çalışan melamet ehli inançlı bir sufî; olduğunu da açıkça göstermektedir. (Yunus Emre)
Şeyh Bedreddin ve onunla bağlantılı Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanları zaman zaman 1240'taki Babai isyaniyla aynı mahiyette görülmüştür...
İdeolojilerindeki benzerliğe rağmen, daha detaylı bir analiz yapıldığında, birinin ideolojisi daha çok İslami cila altında İslam öncesi inançlarla karışık bir mehdicilik, diğerininki ise yine mehdici bir karaktere sahip bulunmakla beraber, İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin birleşiminden doğan bir bağdaştırmacılık, telfik'tir. (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
"Kasapların tartışmasında koyunların taraf tutması, koyunların kaderini değiştirmez." (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
Alevi araştırmacılar çoğu, Aleviliği Hz Ali ile Muaviye'nin hilafet çatışmaları ile başlatırlar. Bunu İlk bakışta doğru gösteren, Aleviliğin ana inanç konusu olan Hz Ali'dir. Oysa bu başlangıç noktası Şiilik için geçerlidir ve çok bilindiği üzere Şiiliğin tarihi gerçekten burada başlar. (Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
Ricaut asıl çarpıcı bilgileri, Mûsirrîn ( Muserins) adıyla zikrettiği zümre hakkında vermektedir ki aynı şekilde Osmanlı kaynaklarına yansıyan bir zümre de budur. " Sır gizleyenler" anlamına gelen bu kelimede kastedilen"sır" yazara bakılırsa, uluhiyet kavramını inkar etmek, yani ateizmdir (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
Saçları, sakalları ve bazen bıyıkları ve kaşları kazınmış, belden yukarılari çıplak, sırtlarında bir hayvan postu, boyunlarında aşık kemikleri ve çıngıraklar, bellerinde baltalariyla dolaşan bu dervişler Allah'ın insan bedenine girip insan kılığında göründüğüne, beden öldükten sonra ruhun başka bir bedende yeniden dünyaya geldiğine inanıyorlardı. Namaz kilmadiklari, oruç tutmadikları, içki içtikleri, esrar kullandıkları için uğradıkları şehir ve kasabalarda çoğunluğu halkın ve ulemanın kinamalarina ve bazen hakaretlerine muhatap oluyorlar, kırsal bölgelerde ise büyük bir saygıyla karşılanıyor ve evliya muamelesi görüyorlardı... kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor ve fethettikleri topraklarda zaviyeler kurararak yerli Hristiyanlık halk arasında bu Müslümanlık anlayışını yayıyorlardı. Oralardaki efsaneleri, eski aziz menkabelerini, hatta Kitabı Mukaddes hikâyelerini kendilerine adapte ederek yeni menkabeler yaratıyorlardı. Bu, rastgele yapılan bir şey olmayıp, esasında oralarda kendi Müslümanlık anlayışlarını yaymak için kullandıkları bir yöntem idi. (Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
Çok tipik bir örnek olduğu için hep vurguladığım bir vakıa da İrlanda'da Hıristiyanlığın yayılışı sürecidir. Hristiyan misyoner rahipler İrlanda'daki antik mitolojiyi özümseyip Hristiyanlaştırarak bu dinin yayılmasını sağlamışlardır. Bunun en güzel örneği 5. Yüzyılda İrlanda'da faaliyet gösteren Saint Patrick'tir.

İşte aynı süreç İslam'ın yayılışı için de geçerlidir. İslam yayılırken coğrafyalardaki sıradan halk hiçbir zaman İslam'ın teorik kurallarının bilincine vararak, teolojisinin inceliklerine vakıf olarak Müslüman olmamıştır. Çünkü bu yüksek seviyede entelektüel bir birikim ister. Dolayısıyla sıradan halk tabii bir şekilde önce kazanacaklarına bakar, İslamı kabul etmenin kendisine sağlayacağı pratik yararlara bakar. Sonra da ilk dikkatini çeken şey eski inançlarını andıran inançlar olup olmadığıdır. Onlara benzer unsurları hemen kabullenir ve onları eski inançları ve mitolojisi ile özdeşleştirir. (Arı Kovanına Çomak Sokmak)
XVI. yüzyılın ilk çeyreğine, yani Yavuz Sultan Selim devrine kadar yalnızca ehl-i küfr'e yani Hıristiyan dünyaya karşı mücadele misyonunu üstlenen Osmanlı devleti, bu yüzyılın başlarında, İran'da Safevi devletinin kurulmasıyla başlayan Şii propagandaya karşı yeni bir misyon yüklendi: Ehl-i Rafz'a karşı mücadele. Bu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'ndan sonra Sünni İslam'ın bu misyonu ikinci kez yüklenişiydi. Bu süreç, Osmanlı imparatorluğu genelinde Sünni İslam'ı tam bir devlet ideolojisine dönüştürdü. Bu Sünni ideolojinin teorik temeli, Osmanlı medreselerinde çok eskiden beri okutulmakta olup, Osmanlı Sünniliğine ana istikameti veren, XIV. yüzyılın ünlü âlimlerinden Sadeddin-i Taftazani'nin eserine Ömer Nesefi'nin yazdığı Şerhu'l Akaid idi. Yazıldığı dönemdeki şiddetli dinî cereyanların etkisiyle genellikle Sünnilik dışı İslâm mezheplerine karşı çok katı ve hoşgörüsüz bir tavır takınan ve Osmanlı Sünniliğinin tam bir dogmatizme dönüşmesinde belki en büyük rolü oynayan bu kitabın, bu açıdan ciddi ve derin bir analize tâbi tutulmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu analiz işleminin bu meyanda getirilen diğer literatüre de uygulanması çok yararlı sonuçlar verecektir. (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
Uzun zamandır batının akılcılığı(bilimi,teknolojisi,endüstrisi) tasavvufun irfanına galip gelmektedir. (Tasavvuf, Velâyet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri)
Kaynaklara bakıldığında, conformist sufi çevrelerinin [...] bir medrese eğitimi almış ve onun öğretisini hem pratik, hem teorik yahut en azından teorik olarak benimseyen ve bu sebeple olabildiği kadar şeriat çerçevesinde kalmaya özen gösteren, daha ziyade şehirli sufilerden oluştuğu görülür. (Osmanlı Sufiliğine Bakışlar)
Rafizilik veya Kızılbaşlık, İslami ve mistik bir cila altında eski inançlarını koyu bir tutuculukla koruyan konargöçer halk kesimi içinde, kendisini vergiye bağlayıp yerleşik hayata geçirmeye zorlayan Osmanlı yönetimine karşı, bunalımı kullanmak suretiyle tahrik eden Şii propagandasınin etkisiyle oluşan yeni bir oluşumdur. (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
Hoca fazla sert değildi ama yüzü pek gülmezdi. Erzurum şivesiyle konuşuyordu. Lacivert takım elbise giyerdi, kravatı var mıydı yok muydu onu Tam hatırlayamıyorum. Ama başındaki fötr şapkasını çok iyi hatırlıyorum. Ders verirken şapkasını çıkarıp masanın üstüne koyardı.

Ama sertliğine rağmen hoş ve sempatik bir insandı aynı zamanda. Bir keresinde muziplik yapıp ders çıkışında hocaya şapka giymenin günah olup olmadığını sordum. İskilipli Atıf Hoca hadisesini biliyordum ve sorum maksatlıydı. Üstelik hocanın başında da fötr şapkası vardı. Çok kızdı hiç cevap vermeden döndü gitti. Adamcağız ne cevap versin günah dese siz niye giyiyorsunuz diyeceğim, günah değil dese madem öyle Atıf Hoca niye giymeyi reddetti diyeceğim. Hasılı kelam benim yaptığım kabalık ve ukalalık idi ama gençlik işte, bir bakıma fütursuzluk demek değil midir? (Arı Kovanına Çomak Sokmak)
Sakalımı başımı
Bıyığımla kaşımı
Hak onara işimi
Bu sakalı kırkarım

Kaygusuz Abdal (Kalenderiler)
Kaynaklar bu dönemin tanınmış zındıkları arasında Emevi halifesi II.Velid b. II.Yezid'i (743-744) zikrederler. Ebû'l-Ferec İsfahâni'nin (ö. 967) Kitabu'l-Egani isimli ünlü eserinde, Velid'in daha küçük yaşta mürrebbisi Abdü's-Samed tarafından "zındıklığa" alıştırıldığı, içkiye düşkün olup veliaht iken Kabe'ye bile içki götürdüğü, sefahat âlemlerini halife olduktan sonra da terk
etmediği, dini emirleri hafife aldığı ve bunun herkesçe bilindiği ileri sürülür.75 Hatta Ebû Said el-Himyeri'nin naklettiği bir pasajda yer alan manzum arçalar, görünüşe göre aynı zamanda kuvvetli bir şair olan halife Velid'in, Kur'an-ı Kerim'e nazmen meydan okuduğunu gösteriyor. Yine Kitabü'l- gani'deki bir pasaj, halife Velid'in Maniheist inançlar taşıdığını ihsas ediyor. İbnu'l-Esir'in naklettiği bir anekdot ise halife hakkında tamamen değişik şeyler söylüyor; Süyûti de Zehebi'den naklen, her ne kadar içki âlemlerine düşkün ve livataya (homoseksüellik) eğilimli olsa da, halife Velid'in zındık olmadığını belirtiyor. (Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler)
Anadolu'ya muhtelif göçlerle gelip yerleşen Türkmen babalarının, eski Türk Şamanlarının İslâmîleşmiş şekilleri olduğu eskiden beri bilinmektedir. (Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri)
Kısaca toparlanacak olursa, bir defa bu tartışmadan, Kalenderliğin,
Melametiliğin biraz farklılaşmış biçimi olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama asıl
önemli olan şudur: Bu sufi yazarların eserlerini yazdıkları dönemlerde Kalenderliği
henüz yüksek bir tasavvufi felsefe ve yaşayış biçimi olarak yaşayanlar
bulunduğu gibi, kendilerini bu maske altında gizleyerek hiç bir dini, içtimai
ve ahlaki nizam ve kaide tanımayan Kalenderi zümreleri de bulunmaktadır.
Sühreverdi'nin yaşadığı devir, aynı zamanda, ileride kendisinden bahsedilecek
olan büyük Kalenderi şeyhi Cemalü'd-Din-i Sivi'nin devridir. Bu
devir, ayın zamanda Kalenderiler'in Orta Doğu'da iyice yayılıp tanındıkları
bir dönemdir. Cami'nin zamani ise, Kalenderi zümrelerinin hemen her tarafı
kapladığı çok daha geç bir dönemi yansıtır. İşte her iki yazar da kendi
devirlerindeki Kalenderi zümrelerinin durumunu göz önüne alarak belirtilen
fikirlerini ileri sürmüşlerdir. (Kalenderiler)
F. Köprülü, A. İnan, O. Turan, C. Cahen ve I. Mélikoff gibi âlimlerin çalışmaları da bu gerçeği ortaya çıkarmış, hattâ Orta Asya ve Anadolu'da XIII-XIV. yüzyıllarda bile İslâmlaşmanın tamamlanmadığını göstermişlerdir. Adları geçenler, bu duruma sebep olarak, söz konusu yıllarda devam eden göçler sebebiyle durmadan yenilenen Asya menşe'li eski inançları zikretmişler, bunlar arasında özellikle Şamanizm'e ağırlık vermişlerdir. (Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri)
Bektaşi menakıbnamelerinde tenasüh ile ilgili menkabeler, şüphesiz ki sadece bu kaydedilenlerden ibaret değildir. Bunlar, en tipik olanlarından seçilmiştir. Yukarıda nakledilen bu menkabeler, dikkat edilirse, üç ana grupta toplanmaktadır.
a) Bir kısmında aynı ruhun Adem Peygamber'den Hz. Muhammed'e kadar, sırasıyla bütün peygamberlerin bedeninde yaşayıp geldiği anlatılmaktadır. Sultan Şucauddin ve Otman Baba'ya dair bir kısım örnekler bu mealdedir. Bu inanç, XV. yüzyılın ilk yarısında Kaygusuz Abdal'dan itibaren, Bektaşi-Alevi şiirinde de sık sık işlenmiştir. (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
Burada son olarak bir de hükümetin Türkmenler üzerindeki baskılarından söz etmek lâzımdır. Bu baskılar bilhassa II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında kendini göstermeye başlamıştır. 1237'de tahta geçen bu genç sultan, rivayetlere göre Gürcü karısının etkisiyle kendini sefahate vermiş ve av partileri, içki meclisleri tertip ederek sorumsuz ve sefih bir yaşantı sürmeye başlamıştır. Devlet işlerinden tamamiyle elini çekerek yetkilerini kendi iktidarı peşinde koşan kurnaz veziri Sâdeddin Köpek'e devrettiğini bütün kaynaklar yazar. Bu vezir ve maiyyetindekiler, memleketi kendi siyasi menfaatleri doğrultusunda idare ediyor, devlet memuriyetlerini ve birtakım yüksek mevkileri rüşvet karşılığında peşkeş çekiyorlardı. Bu otorite boşluğundan ve denetimsizlikten yararlanan mültezimler, halkı yüksek vergilerle eziyorlardı.
Bu sûretle birkaç yılda memleketin normal akıp giden sosyal düzeninde bozukluklar başgöstermeye başladı. Bu durum tabiatıyla diğer ahalinin hayatında olduğu gibi Türkmenlerin hayatında da sarsıntılar meydana getirmişti. Fakat Türkmenlerin takip ettikleri hayat tarzı yüzünden bu sarsıntılar onları yerleşik kesimden çok daha fazla etkiliyordu. Çünkü yeterli mer'a ve kışlak bulamamaktan dolayı zaten zorlukla hayatlarını sürdürmekte olan bu insanlar, ödemeye alışmadıkları vergilere çoğu zaman zaten olumsuz bakıyorlardı. Böyle olunca, bir de müsamahasız vergi memurlarının ağır vergi tekliflerinin getirdiği ilâve yük karşısında, iktisaden büsbütün güçsüz duruma düşüyorlardı. Sonuçta hayatlarını sürdüremez hale geldiler. İşte Türkmenleri çileden çıkaracak olan zor noktası burada başlamış olmalıdır. İster istemez yaşayabilmek ve hayatî ihtiyaçlarını giderebilmek için, zaten zaman zaman yaptıkları yağma hareketlerini daha da artırdılar ve sonunda yönetimle ipleri kopardılar. Nitekim bu durum, isyanın başlangıcından itibaren yapılan şiddetli yağmalarla kendini gösterecektir.
Görüldüğü gibi, şahsen bizim Babâiler isyanının temel sebepleri olarak değerlendirmekte olup yukarıda açıklamaya çalıştığımız ekonomik, demografik, sosyal ve psikolojik sebepler, aslında birbirinin sebep ve neticesi ve birbirinden ayrılamaz faktörler olarak kabul edilebilir. (Babailer İsyanı)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/osmanli-toplumunda-zindiklar-ve-mulhidler-ahmet-yasar-ocak-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)