# Suç ve Kefaretin Ötesinde - Jean Amery Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Suç ve Kefaretin Ötesinde kimin eseri? Suç ve Kefaretin Ötesinde kitabının yazarı kimdir? Suç ve Kefaretin Ötesinde konusu ve anafikri nedir? Suç ve Kefaretin Ötesinde kitabı ne anlatıyor? Suç ve Kefaretin Ötesinde PDF indirme linki var mı?  Suç ve Kefaretin Ötesinde kitabının yazarı Jean Amery kimdir? İşte Suç ve Kefaretin Ötesinde kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/suc-ve-kefaretin-otesinde-jean-amery-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-12-05T01:00:09+03:00
- Güncelleme: 2022-12-05T01:00:09+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/12/05/jean-amery-kimdir-jean-amery-kitaplari-ve-sozleri-352237.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Jean Amery 
 Çevirmen: Cemal Ener 
 Orijinal Adı: Jenseits von Schuld und Sühne Bewältigungsversuche eines Überwältigten 
 Yayın Evi: Metis Yayınları 
 İSBN: 9789753429863 
 Sayfa Sayısı: 152 
--reklam--
Suç ve Kefaretin Ötesinde Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Jean Améry
Suç ve Kefaretin Ötesinde
Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri

Viyana doğumlu Hans Meyer, babası Birinci Dünya Savaşı'nda ölünce, annesi tarafından Katolik olarak büyütülür. Yirmi üç yaşına geldiğinde, Nürnberg Yasaları'nın kabulüyle, savaş kahramanı babası Yahudi olduğu için artık Yahudi muamelesi göreceğini öğrenir. Bundan sonraki hayatı direniş, işkence, toplama kampları ve tesadüfi kurtuluşunun ardından olup biteni anlamlandırma çabasıyla geçecektir. Adını Fransızca tınılı Jean Améry'ye çevirse de, yazılarında ona evini hatırlatan Almancayı kullanacaktır ısrarla.

Toplama kampına Yahudi kimliğini benimseyerek gelenlerin geçmişe, Komünist olarak gelenlerin geleceğe dayanan bir gücü, adi suç işleyip gelenlerin ise günü kurtarma yetenekleri vardır. Oysa agnostik, hümanist bir entelektüel, temel düşünsel hoşgörüsü ve yöntemsel kuşkuculuğunun özyıkım unsurlarına dönüştüğünü fark edecektir dehşetle.

Kurtulduktan kısa süre sonra toplumun ona bakışının pek de iyi olmadığını fark eder: Toplum kendi bekasının, düzenini sürdürmenin peşindedir; bireylerin acılarıyla, olup biten dehşeti anlamlandırmakla ilgilenmez. Yaşananları gerçekten aktarabilecek olanlar hayatlarını kaybetmiş, sağ kalanlarsa safra konumuna düşmüştür — bu durumda toplama kamplarına tanıklık etmek mümkün müdür?

Suç ve Kefaretin Ötesinde’de işte bu ruh haliyle bize deneyimlerini aktarmaya, tek tek insanları ezip yok etme pahasına işleyen dünya düzenine karşı uyarmaya çalışıyor Améry. "İşkenceye yenik düşen kişi, bir daha asla dünyaya ısınamaz," diyerek, baskıya maruz bırakılmış kişilerin hakkını toplumdan ısrarla sormaya devam ediyor. Bu hakkı tanımadan toplumsal barışın ne kadar güç olacağını hatırlatarak...
Suç ve Kefaretin Ötesinde Alıntıları - Sözleri
sizin zekanızın ve eğitiminizin burada hiçbir değeri yok.
Geriye dönüş yoktur, çünkü bir yere yeniden dönmek, asla kayıp zamanın
tekrar kazanıldığı anlamına gelmez.
Acı, bedenselliğimizin düşünülebilecek en kesif yoğunlukta yaşandığı aşamadır, dedik. Ama acı belki bundan da fazlasıdır;
şunu söylemek istiyorum: Acı ölümdür. Bizi mantık yardımıyla ölüme bağlayan bir yol yoktur, ancak belki de acı üzerinden ölüme duyusal-sezgisel bir patika açıldığını düşünebiliriz. Bu yolun sonunda
kendimizi şöyle bir denklem karşısında bulurduk: Beden = Acı = Ölüm.
Yardım beklentisi, yardımdan emin olmak, gerçekten de insanın en aslı deneyimlerinden biridir; ve muhtemelen hayvanlar için de geçerlidir bu: "Tabiattaki karşılıklı yardımlaşmadan" söz eden yaşlı
Kropotkin ve modem hayvan davranışçısı Konrad Lorenz bunu oldukça ikna edici bir biçimde anlatmışlardı. Yardım beklentisi de, tıpkı varolma mücadelesi gibi, kurucu bir fiziksel unsurdur. Bir dakikacık, der anne acıyla inleyen çocuğuna, hemen şimdi geliyor sıcak su şişesi ya da bir fincan çay, seni böyle acılar içinde bırakmayacağız! Size bir ilaç yazacağım, diye sizi yatıştırır doktor, faydasını
göreceksiniz. Muharebe meydanında bile, Kızıl Haç ambulansları yaralının yanına ulaşmanın bir yolunu bulurlar. Hayatın neredeyse her anında bedensel hasar, yardım beklentisiyle birlikte yaşanır: Biri
diğeri tarafından dengelenir. Ama karşısında savunma yapılamayan
ve yardımcı bir el tarafından savuşturulmayan ilk polis yumruğuyla
birlikte, hayatımızın bir bölümü sona erer ve bir daha da asla canlanmaz.
"Kimse anılarında bulamadığı bir şeye dönüşemez."
Oysa Auschwitz'de entelektüel yalıtılmış, tümüyle yalnız bırakılmıştı. Dolayısıyla da düşünce ile dehşetin karşılaşmasından doğan sorun daha radikal ve -eğer burada böyle bir ifade kullanılabilirse- daha saf bir biçimde ortaya çıkıyordu. Auschwitz'de düşünce kendisinden başka hiçbir şey değildi ve onu ne kadar kifayetsiz, ne kadar örtülü olursa olsun, toplumsal bir yapıya eklemleme ihtimali yoktu. Yani entelektüel, salt bir bilinç içeriğinden başka bir şey olmayan ve toplumsal bir gerçekliğe yaslanarak pekişemeyen düşüncesiyle yapayalnızdı.
Bir gerçekliğin mutlaklık talebinde bulunduğu her yerde, söz ebedi uykuya dalar. O söz bizim için çoktan öldü. Ve vefatına kederlenmemizi gerektirecek bir duygu bile bırakmadı ardında.
Bazılarının ebediyen aydınlıkta durdukları ve diğerlerinin ebediyen karanlıkta kaldıkları kader ülkesi...
Sonuçta aralarında günlerimi geçirdiğim insanlardan beni ayıran hiçbir şey yok: yalpalayan, bazen daha güçlü, bazen daha zayıf hissedilen bir huzursuzluk başka. Ancak bu metafizik değil, toplumsal bir huzursuzluk. Endişemin kaynağı Varlık ya da Hiçlik değil; Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu değil, yalnızca toplum. Çünkü varoluşumun dengesini toplum ve yalnızca toplum bozdu; ayakta kalmaya çabalayarak karşılık veriyorum buna. Dünyaya duyduğum güveni toplum ve yalnızca toplum sarstı.
Suç ve Kefaretin Ötesinde İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Nazi kampında kendi yaşadığı deneyimleri ve sınırdaki insanın yaşama güdüsünün bir ikilem içerisinde yalpalanması ele alınmış. Bir insanın gerçekliğinin nasıl alaşağı edildiğini, duyumsal ve zihinsel bir yalıtılmışlıkta düşsel yetinin kaybolmasını çarpıcı şekilde anlatıyor Amery. Her manada sınırda olan insanın; gerçekliğe, kimliğe, güdüye ve umuda karşı nasıl konuşlandığını yazıyor. Bedensel dokunulmazlığın, başkası tarafından bozulduğunda ve bu duruma müdahale edemediğimizde nasıl yaşayan bir ölüye dönüştüğümüzü ağdasız bir dil ile izah ediyor. Öznenin nasıl nesneye dönüştürüldüğü, kendi entelektüel, iktidar, kötülük, dilsel yeti ve iletişim tanımı ile muhteşem tasvirlerini ve tahlillerini aktarıyor. “Duygunun nitelikleri ne kıyas ne de tasvir kabul eder. Bunlar dilsel paylaşımın imkanının sınırlarını belirler. Acının nasıl’ı dilsel iletişimin sınırlarında kalıyor. En azından onun be olduğunu yaklaşık olarak ifade edebilirim.”

Korkunç olan, empati yetimizin hatta benliğimizin soyut içeriği ne kadar gelişkin olursa olsun, yazar ile aynı ölçekte buluşamıyoruz. Savaş suçlusu dahi işkenceyi hak etmemeli. Kimliğinden ötürü bir masumun bunu yaşaması hayal dahi edilemez. (Neslihan) 
Hans Maier, Viyana'da doğar.Babası Birinci Dünya Savaşında ölür.Annesi tarafından bir Katolik olarak büyütülür.Nürnberg Yasaları ile babası savaş kahramanı olduğu halde, Yahudi olduğu için,  oğlu da Yahudi muamelesi görecektir.Babası da aslında Yahudi'den çok Avusturyalı olarak görür kendini.
Hans Maier, sadece Almanların değil Avusturyalıların da kendine düşman olduğunu anlar.Felsefe ve edebiyat eğitimi alan Maier, Avusturya'yı terk ederek Fransa'ya gider.Fransa işgal edilince Belçika'ya geçer.Belçika direniş örgütündeyken Gestapo tarafından yakalanır ve toplama kampına gönderilir.Karısını da kaybeder bu arada.
Savaş sonrası, Brüksel'e döner ve Almanca yayın yapan bir gazatede yazmaya başlar.Adını Jean Améry olarak değiştirir.
Jean Améry, uzunca bir süre toplama kampı tanıklıklarından söz etmez.Güney Almanya Radyosu'nda çalışan Alman şair Helmut Heissenbüttel'in ısrarı ile yaptığı radyo konuşmasıyla ilk kez Auschwitz'den bahseder.
20 yıl sonra da Almanya'ya gider böylece.
Suç ve Kefaretin Ötesinde'de yer alan beş makaleden ilki bu radyo konuşması üzerine yazılmıştır.
Daha sonra diğer makaleleri yazar.Kitap olarak, 1966 yılında yayımlanır, bu makaleler.
Jean Améry adına ilk kez, Imre Kertész'in Dosya K adlı kitabında rastladım.Koşa koşa Suç ve Kefaretin Ötesinde Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri'ni aldım.
İtiraf ediyorum, kitabı ikinci kez satın aldım.Bunu eve geldiğimde değil, kitaplığımı yerleştirirken anladım elbette.
Kitapla ünlü olan Jean Améry, toplama kampı tanıklıkları üzerine başka bir kitap yazmaz ve bu konuda konuşması için yapılan davetleri kendisinin soykırım kurbanlığı dışında da bir kimliği olduğunu söyleyerek geri çevirir.
Son kitabı "İntihar Üzerine" olur, zaten bu kitaptan iki yıl sonra da intihar eder.
Jean Améry, bu makalelerde, Alman Kültürü ile büyümüş, agnostik, hümanist bir entelektüelin gözüyle anlatıyor toplama kampı deneyimlerini.
Yahudi kimliğinin bilincinde olanlar geçmişlerine tutunarak hayatta kalmaya çalışırken, komümistler gelecekten güç alır, adi suçlar nedeniyle kampta olanlar günü kurtarmaya çalışır. Améry bir entelektüel olarak kendini daha da güç bir durumda bulur toplama kampında.
Entelektüelin elinde bir zanaatı yoksa bir hiçtir ve ilk yok edilenlerdendir.
Hiçbir gruba ait hissetmez kendini Améry, Yahudiliği bile kampta tanımaya başlar.Yahudiliğin ne demek olduğunu çözmeye çalışırken, yaşadıklarının sorumlularını da çözmeye çalışır.
Gördüğü işkenceleri anlatırken, Hannah Arent'in Kötülüğün Sıradanlığı kitabına da karşı çıkar Jean Améry ve şöyle der: " ...Yani " kötülüğün sıradanlığı" diye bir şey yoktur ve Eichmann kitabında bunu yazan Hannah Arendt, o insanlık düşmanını sadece kulaktan dolma bilgilerle tanımış; onu yalnızca cam kafesin ardında görmüştür."
syf 44, Suç ve Kefaretin Ötesinde, Jean Améry

Améry sadece kendisine işkence yapanlara değil, yaşananları görmezden gelenlere de kızgındır.Savaş sonunda yaşanılanların unutulması gerektiğini söyleyip, Nazilerin kötücüllüğünün totaliter rejimlerin ortak bir pratiği olduğunun söylenmesine de karşı çıkar.Stalin Rusyası ile Nazilerin birlikte anılmasına ise kitapta şu sözlerle tepki gösterir: "Bize Hitler ile Stalin'i, Auschwitz ile Sibirya'yı, Varşova Getto Duvarı ile Berlin Ulbricht- Duvarı'nı bir arada, sanki Goethe ile Schiller'i, Klopstock ile Wieland'ı terennüm eder gibi, bıktırıncaya kadar tekrarlayıp durdular.Burada sadece bir ipucu vermiş olmak için, kendi adıma ve kendimi ele verme pahasına, Thomas Mann'ın bir zamanlar çok saldırıya uğramış bir söyleşisinde söylediklerini tekrarlamakla yetineyim:Diyordu ki Mann, komünizm zaman zaman ne kadar korkunç bir görüntü sergilemiş olursa olsun, en azından insana dair bir fikri simgeliyordu, oysa Hitler faşizmi bir fikir değil, sadece bir kötülüktü."
syf 51, Suç ve Kefaretin Ötesinde, Jean Améry

Çok uzun bir yazı oldu biliyorum ama sözlerimi yine Jean Améry'den bir alıntı ile bitiriyorum.Bu alıntı tüm yaşadıklarından sonraki kendi Yahudilik algısını gösterirken, yaşanılan trajedinin asıl konuşulması gereken şey   olduğunun  da altını çiziyor.
Diyor ki Améry :"Etnik ve dini bir topluluk olarak Yahudi halkının varlığını sürdürmesi ya da kaybolması benim ruhumda çalkantılar yaratmıyor.Kendi değerlendirmelerimde, bir geleneğin koruması altında oldukları için Yahudi olan Yahudileri dikkate almam mümkün değil.Ben yalnızca kendi adıma konuşabilirim - ve belki dikkatle de olsa, sayıları şüphesiz milyonlara varan,Yahudiliklerine doğal bir afet gibi maruz bırakılmış ve buna bir Tanrıları, bir tarihleri, bir Mesih ya da ulus beklentileri olmaksızın dayanmak zorunda olan çağdaşlarım adına söz alabilirim.Onlar için, benim için Yahudi olmak, dünün trajedisini içsel bir baskı gibi hissetmek demektir.Sol önkolumda Auschwitz numaramı taşıyorum; bu rakam Tevrat'tan ya da Talmud'dan daha çabuk okunuyor ve buna rağmen daha derin bir bilgi aktarıyor.Üstelik Yahudi varoluşunun temel kaidelerinden de daha bağlayıcı.Kendime ve beni kendilerinden biri gibi görmeyen dindar ve milliyetçi Yahudiler de dahil olmak üzere, tüm dünyaya " Ben bir Yahudi'yim," diyorsam, burada o Auschwitz numarasının özetlediği gerçekliği ve imkânları kastediyorum."
syf 125, Suç ve Kefaretin Ötesinde, Jean Améry

Sadece konuya ilgi duyanların değil, herkesin okuması gereken bir kitap Suç ve Kefaretin Ötesinde. (Özlem Akbaş) 
İrkilerek okuduğum bir bu kitap; Nazi Almanya'sında toplama kamplarına gönderilen bir entelektüelin, yaşadığı fiziksel ve psikolojik işkencelerin sebep ve sonuçlarını -belki de önce kendi için- insanlık adına anlamlandırma çabası. Ama o günden sonra dünyanın geldiği noktayı düşündüğümüzde beyhude bir çaba denebilir buna.

Kitap beş başlık altında toplanmış;

1- Tinin sınırlarında
2- İşkence
3- İnsan yurda ne kadar ihtiyaç duyar?
4- Hınç
5- Yahudi olmanın zorunluluğu ve imkansızlığı üzerine

O kadar çok alıntı ekleyeceğim ki kitap hakkında bir şey yazmaya lüzum görmüyorum dahası yazmayı becerebileceğimi de sanmıyorum.

--- spoiler ---

1- Tinin sınırlarında

Oysa Auschwitz'de entelektüel yalıtılmış, tümüyle yalnız bırakılmıştı. Dolayısıyla da düşünce ile dehşetin karşılaşmasından doğan sorun daha radikal ve -eğer burada böyle bir ifade kullanılabilirse- daha saf bir biçimde ortaya çıkıyordu. Auschwitz'de düşünce kendisinden başka hiçbir şey değildi ve onu ne kadar kifayetsiz, ne kadar örtülü olursa olsun, toplumsal bir yapıya eklemleme ihtimali yoktu. Yani entelektüel, salt bir bilinç içeriğinden başka bir şey olmayan ve toplumsal bir gerçekliğe yaslanarak pekişemeyen düşüncesiyle yapayalnızdı. (sf. 19)

Güçlü olmanız bekleniyordu ama sistematik bir biçimde zayıflatılıyordunuz. Kampa girerken her şeyinizi alıyorlardı, ama ardından hiçbir şeye sahip olmadığınız için yağmacılar tarafından aşağılanıyordunuz. Düşünsel bir temrinin tezgahından geçmemiş olan kamp tutuklusu, bu durumları belli bir sükunetle, dışarıdayken ''zenginler ve yoksullar olmak zorundadır'' veya ''daima savaşlar olacaktır'' gibi tespitleri kabullendiği gibi bir sükunet içinde karşılıyordu. Bu durumları dikkate alıyor, onlara uyum sağlıyor ve şartlar elverişli olduğunda da onları alt ediyordu. Oysa entelektüel böyle durumlar karşısında düşüncenin acziyle isyan ediyordu. Başlarda, olmaması gereken şeyin kesinlikle olamayacağını telkin eden isyankar bir kaçık bilgeliği geçerliydi onun için. Ne var ki, sadece başlarda. sf.24-25)

Tıpkı dışarıda olduğu gibi, kampta da iki karakter arasında, inançlı ile inançsız arasında, derinlere inebilen bire anlaşma gerçekleşmediğini belirtmek bile gereksiz. Din ve politik inançlara bağlı arkadaşlar, ister sabır ve yardımseverlik göstererek, ister öfke içinde olsun, bizi gözden çıkarmışlardı. inançlı bir yahudi, ''en azından şunu kabul et ki,'' demişti bir keresinde bana, ''Sizin zekanızın ve eğitiminizin burada hiçbir değeri yok. ama ben tanrı'nın öcümüzü alacağını kesin olarak biliyorum.'' Daha 1933 yılında kampa kapatılmış bir Alman arkadaşım daha da sert konuşmuştu: ''Siz burjuva ukalaları buraya düştünüz sonunda ve SS karşısında tir tir titriyorsunuz. Biz titremiyoruz ve burada sefil bir biçimde geberecek olsak da, ardımızdan gelen yoldaşların bütün bu çeteyi duvarın önüne dizeceğini biliyoruz. '' Her ikisi de kendini aşıyor, varlığını geleceğe yansıtıyordu. Onlar penceresiz monadlar değillerdi, tersine Asuchwitz'in dışındaki bir dünyaya açıklardı; hem de ardına kadar.
Bu duruş inançsız entelektüelleri etkiliyordu; orası kesin. Ama bildiğim kadarıyla, dini ya da siyasi dönme yaşanan vakaların sayısı ihmal edilebilecek kadar azdır. Kuşkucu entelektüel sadece istisnai durumlarda, bazı arkadaşlarının sergilediği mükemmel örneklerden etkilenerek hıristiyanlığa ya da marksizme bağlanıyordu. Ama çoğunlukla sırtını dönüyor ve kendi kendine şunları söylüyordu: Hayranlık uyandıran bir yanılsama, ama sonuçta bir yanılsama işte. (sf. 29-30)

Ölmek her yerde hazır ve nazırdı, ama ölümden mahrumdunuz. (sf. 33)

Bir gerçekliğin mutlaklık talebinde bulunduğu her yerde, söz ebedi uykuya dalar. (sf. 37)

(Çok uzun olduğundan sadece bir bölümünü ekliyorum ama 44. sayfadan başlayıp 45'in sonuna kadar devam eden çok hoş bir pasaj var. Tabii böyle bir kitaptaki herhangi bir şeyi ''hoş'' diye adlandırmak pek doğru olmayabilir.)

Gerçekten de pek çok şey, üç aşağı beş yukarı insanın hayalinde önceden canlandırdığı gibi cereyan eder: Tabancalarının namlularını kurbanlarının üzerine doğrultmuş, deri ceketli Gestapo görevlileri; bunda bir doğruluk payı vardır. Ama ardından bu heriflerin yalnıza deri ceketleri ve tabancaları değil, aynı zamanda bir de yüzleri olduğunu neredeyse afallayarak idrak edersiniz; kitapta yazıyor olabileceği gibi, çarpık burunlu, aşırı çıkık çeneli, cildi çiçek bozuğu ya da bıçak yaralarının izleriyle dolu ''Gestapo yüzleri'' değildir bunlar. Tam tersine: Herhangi birine ait olabilecek yüzlerdir. Sıradan yüzler. Ve daha sonraki bir aşamada, soyutlamacı her tasavvuru bir kez daha yerle bir eden korkunç bir idrak, en nihayetinde bu sıradan yüzlerin yine de nasıl Gestapo yüzlerine dönüştüğünü ve kötülüğün, sıradanlığı nasıl örttüğünü ve çarpıtarak tırmandırdığını açıkça gösterir. Yani ''kötülüğün sıradanlığı'' diye bir şey yoktur ve Eichmann kitabında bunu yazan Hannah Arendt, o insanlık düşmanını sadece kulaktan dolma bilgilerle tanımış; onu yalnızca cam kafesin ardında görmüştür. (sf. 44-45)

***

2- İşkence

(Yine 47 ve 48. sayfaları buraya olduğu gibi alabilmek isterdim ancak kısa bölümler almak durumundayım. İşkencenin ne olduğuna ilişkin bundan daha net tanımlar okumadım bu zamana kadar.)

Polisler tarafından dayak yiyen birinin insanlık haysiyetini yitirip yitirmediğini bilmiyorum açıkçası. Ancak tepesine inen ilk darbeyle birlikte, belki şimdilik dünyaya güven diye bir şeyi kaybettiğinden eminim. (sf. 47)

Eğer bir yardım beklenemiyorsa, o zaman diğeri tarafından kurulan bedensel baskı, en nihayetinde topyekun bir imha hareketine dönüşür. (sf. 48)

Hayatın neredeyse her anından bedensel hasar, yardım beklentisiyle birlikte yaşanır: Biri diğeri tarafından dengelenir. Ama karşısında savunma yapılamayan ve yardımcı bir el tarafından savuşturulmayan ilk polis yumruğuyla birlikte, hayatımızın bir bölümü sona erer ve bir daha da asla canlanmaz. (sf. 48)

Bana çektirilen acıları tarif etmeye çabalamamın hiçbir anlamı olmazdı. Şuramdaki acı ''sırtıma bastırılan bir demir parçası gibi'' miydi, ya da bu, ''ensemden içeri çakılan kör bir tahta kazık'' acısına mı benziyordu? Bir benzetme ancak bir diğerinin karşılığı olabilirdi ve sonunda mecazi ifadelerin fır döndüğü çıkışsız bir atlıkarıncanın ortasında kalakalırdık. Acı neyse oydu. Bunun ötesinde söylenecek hiçbir şey yoktur. Duygunun nitelikleri ne kıyas, ne de tasvir kabul eder. Bunlar dilsel paylaşım imkanının sınırlarını belirler. Bedensel acısını paylaşmak isteyen kişi, bunu yaşatmak ve dolayısıyla bizzat bir işkenceciye dönüşmek zorunda kalırdı. (sf .54-54)

Böyle bir durumda ''bastırma'' diye bir şey yoktur. Bir yanık izini bastırabilir misiniz? O yara izini bir estetik cerrahına ameliyat ettirip ortadan kaldırabilirsiniz, ama onun yerine ekilen deri, insanın içinde kendini iyi hissedebileceği bir deri değildir. (sf. 58)

İşkencecinin kurbanı üzerindeki hakimiyetini, bildiğimiz biçimiyle, toplumsal sözleşme temelinde uygulanan cebirler hiçbir ilgisi yoktur: Bu, trafik polisinin yayalar, vergi memurunun vergi mükellefleri, üsteğmenin teğmen üzerindeki otoritesi değildir. bu, geçmişteki mutlakiyetçi kabile reislerinin ya da kralların sahip oldukları kutsal hükümranlık da değildir, çünkü onlar korku uyandırdıkları kadar, güvenin de kaynağıydı. Kralın öfkesi korkutucu olabilirdi, ama merhameti de iyiydi; onun uyguladığı zor bir yönetme biçimiydi. Oysa işkencecinin kurbanını inleten gücü,hayatta kalanın, eziyet ve ölümle dünyanın dışına itilenler üzerindeki sınırsız zaferinden başka bir şey değildi. (sf. 61-62)

***

3- İnsan yurda ne kadar ihtiyaç duyar?

Sürgünü tanıyan kişi, hayata bazı cevaplar bulmuş, ama hayatın çok daha fazla sorusu olduğunu da öğrenmiş demektir. İlk bakışta beylik bir bilgi gibi görünen şu idrak da cevaplar arasındadır: Geriye dönüş yoktur, çünkü bir yere yeniden dönmek, asla kayıp zamanın tekrar kazanıldığı anlamına gelmez. (sf. 64)

Eğer bir noktada insanın yurda ne kadar ihtiyacı olduğu sorusuna, erken ve geçici bir cevap getirmeme izin verilirse, şunu söylemek isterim: Yanında ne kadar azını taşıyabiliyorsa, o kadar daha fazlasına ihtiyacı vardır. Zira sonuçta taşınabilir bir yurt ya da hiç değilse yurt ikamesi gibi bir şey de vardır. Bu, Yahudilerdeki gibi bir din de olabilir. Yahudiler kadim zamandan bu yana her hamursuz ayini'nde ''gelecek yıl Kudüs'te'' diye söz verdiler birbirlerine, ama önemli olan kutsal topraklara gerçekten gitmek değildi; bu sözü hep bir ağızdan veriyor olmaları ve kavim tanrıları Yehova'nın büyülü yurdunda birbirlerine bağlı kaldıklarını bilmek yetiyordu. (sf. 67)

Yurdunda yaşamak demek, zaten bildiğimiz şeylerin, gözümüzün önünde, küçük değişikliklerle tekrar tekrar cereyan etmesi demektir. Eğer insan sadece yurdunu tanıyor ve başka hiçbir şey bilmiyorsa, bu bir yalnızlaşmaya ve düşünsel tükenişe yol açar. Ama diğer taraftan, yurdu olmayan insan da bir düzensizliğin, karmaşanın, dağınıklığın içinde kaybolup gider. (sf.70)

Belirli durumlarda insan yabancı bir ülkede o denli ''evinde'' olabilir ki, sonunda insanların dillerine, yüz hatlarına, kıyafetlerine bakarak sosyal ve entelektüel konumlarını kestirme; bir binanın yaşını, işlevini, ekonomik değerini ilk bakışta anlama becerisini kazanır; yeni yurttaşların tarihsel ve folklorik kökleriyle bağlarını zorlamadan kurabilir. Ancak bu olumlu durumda bile, yeni ülkeye yetişkin bir insan olarak gelmiş olan sürgün açısından, göstergeleri çözmek kendiliğinden gelişen bir fiil değil, belirli bir düşünsel çaba gerektiren, entelektüel bir edim olacaktır. Yalnızca çok küçük yaşta alımladığımız, dış dünyayı sahiplenmeye başlamamızla birlikte anlamlandırmayı öğrendiğimiz uyarımlar, kişiliğimizin kurucu unsurları ve değişmezleri olur: İçine doğduğumuz çevreyi de, gramerini bilmeden öğrendiğimiz anadilimiz gibi öğreniriz. Anadilimiz ve yerlisi olduğumuz dünya bizimle birlikte büyür, içimizde kök salar ve bu sayede bizde güven duygusu doğuran bir aşinalık kazanır. (sf. 71)

Şu ya da bu olmamız için toplumun buna rıza göstermesi gerekir. Ama eğer toplum bizim eskiden olduğumuz şey olduğumuzu inkar ederse, o zaman hiç olmamışızdır. (sf. 85)

***

4- Hınç

''...suç toplum içinde bir huzursuzluğa neden olur; ama suçun anısı toplumsal bilinçten silindiği ölçüde, huzursuzluk da kaybolur. Zamansal olarak suçun çok uzağına düşen ceza anlamsızlaşır.'' Toplum ya da kendini ahlaki olarak toplumla bütünleştirmiş ve genel uzlaşı içinde erimiş birey söz konusu olduğu sürece, herkese malum olan bir doğrudur bu. Ahlaki açıdan kendisini benzersiz olarak kavrayan bir kişi için hiçbir anlam taşımaz. (sf. 98)

Kolektif suç: Alman toplumunun ortak bir bilince, ortak bir isteğe, ortak bir davranış iradesine sahip olduğu ve bu yolla suçlu durumuna düştüğü ima ediliyorsa, bu düpedüz saçmalıktır. Ama suç oluşturan bireysel davranışların nesnel olarak gerçekleşmiş toplamı dışında bir şey anlaşılmıyorsa bundan, o zaman bu kullanışlı bir varsayımdır. O zaman Alman bireylerin tekil suçları -eylem suçu, ihmal suçu, konuşma suçu, susma suçu- bir halkın toplam suçu haline gelir. (sf. 99)

Daha yaşlı kuşağın bana çektirdikleri yüzünden Alman gençliğine kin besliyor muyum, diye kendime sorduğumda, cevap vermek o kadar da kolay gelmiyor bana. Gençlerin bireysel suçlardan ve bu bireysel suçların birikerek oluşturduğu kolektif suçtan sorumlu tutulmamaları anlaşılır bir şey. Onlara, ileriye bakan insanın hakkı olan güven kredisini açmak zorundayım ve bunu istiyorum. Ancak onlardan da bu masumiyet üzerinde, yukarıda alıntıladığım mektubun yazarı gibi zinde ve pervasız bir tavırla hak iddia etmemelerini bekleyebilmeliyim. Alman halkı tümüyle tarihsiz bir hayat sürmeye karar vermediği sürece -ki dünyanın tarih bilinci en derin topluluğunun ansızın böyle bir tutum geliştireceğine işaret eden hiçbir belirti yok ortada- o halkın kendi eliyle son vermediği on iki yılın sorumluluğunu, en küçük yaştakiler de dahil olmak üzere, gençler taşımak zorundadır. (sf. 103-104)

Hitler'in imparatorluğu önce bir süre daha tarihsel bir iş kazası olarak görülecek. Ama sonuçta o da sadece basit bir tarih olacak: Tarihteki tüm diğer dramatik devirlerden ne daha iyi, ne de daha kötü; daha kanlı belki, ama gündelik hayatını yaşayan aileleriyle bir imparatorluk olacak işte. Büyük-büyükbabaların SS üniformalarıyla çekilmiş resimleri oturma odalarına asılacak ve okullardaki çocuklar ayıklama rampalarından ziyade yaygın işsizlik karşısında kazanılmış hayret verici zaferi öğrenecekler. (sf. 107)

***

5- Yahudi olmanın zorunluluğu ve imkansızlığı üzerine.

Yahudi olmak, diye düşündüm daha sonra, benim derin huşu içinde hissedebileceğim bir şey değil; ben ancak korku ve öfke içinde Yahudi olabilirim: Haysiyetini kazanmak için öfkeye dönüşen bir korku içinde. (sf. 132)

(Metis yayınları - 1. baskı - Cemal Ener çevirisi)

--- spoiler ---

Kitabın yazarı Jean Amery (Hans Meyer) intihar ederek yaşamına son vermiştir. (Utku Turhan) 
Suç ve Kefaretin Ötesinde PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Jean Amery - Suç ve Kefaretin Ötesinde kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Suç ve Kefaretin Ötesinde PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Jean Amery Kimdir?
Jean Améry (31 Ekim 1912-17 Ekim 1978) Viyana’da, Katolik bir anne ile Yahudi bir babanın tek çocuğu olarak Hans Meyer adıyla doğdu. Babası I. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedince annesi tarafından Katolik olarak büyütüldü. Viyana’da felsefe ve edebiyat eğitimine başladıysa da ekonomik zorluklar nedeniyle devam edemedi. Kapıcılık, bar piyanistliği, kitapçılık gibi işlerle uğraştı. 1935 Nürnberg Yasalarının açıklanmasıyla Yahudi olarak nitelendi, 1937’de evlendiği Yahudi kökenli karısıyla birlikte Belçika’ya kaçtı. Nazilerin Belçika’yı işgaline karşı direnişe katılan Améry Gestapo tarafından yakalanarak 1945 yılına kadar Auschwitz, Buchenwald ve Bergen-Bersen toplama kamplarında kaldı. Karısı onun yakalanışının ardından kalp rahatsızlığı geçirerek hayatını kaybetti.

Savaştan sonra Belçika’ya yerleşip Almanca yayın yapan bir gazeteye yazmaya başladı, ancak adını Fransız tınılı olacak şekilde değiştirmişti. Almanya’ya kamptan kurtulduktan yirmi yıl kadar sonra, entelektüelin konumu üzerine bir radyo konuşması yapmak üzere 1964’te ayak bastı. Bu konuşmayı da içeren Suç ve Kefaretin Ötesinde: Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri (Jenseits von Schuld und Sühne: Bewältigungsversuche eines Überwältigten) 1966’ da yayımlanınca Almanya’da ünlü oldu ve konferanslara, radyo konuşmalarına davet edildi. Daha sonra Über das Altern: Revolte und Resignation (1968) ve Hand an sich Legen. Diskurs über den Freitod (1976) gibi kitaplar yayımlayan Améry, intihar ederek hayatına son verdi.
--reklam--
Jean Amery Kitapları - Eserleri
Suç ve Kefaretin Ötesinde
--reklam--
Jean Amery Alıntıları - Sözleri
Bir gerçekliğin mutlaklık talebinde bulunduğu her yerde, söz ebedi uykuya dalar. O söz bizim için çoktan öldü. Ve vefatına kederlenmemizi gerektirecek bir duygu bile bırakmadı ardında. (Suç ve Kefaretin Ötesinde)
Yardım beklentisi, yardımdan emin olmak, gerçekten de insanın en aslı deneyimlerinden biridir; ve muhtemelen hayvanlar için de geçerlidir bu: "Tabiattaki karşılıklı yardımlaşmadan" söz eden yaşlı
Kropotkin ve modem hayvan davranışçısı Konrad Lorenz bunu oldukça ikna edici bir biçimde anlatmışlardı. Yardım beklentisi de, tıpkı varolma mücadelesi gibi, kurucu bir fiziksel unsurdur. Bir dakikacık, der anne acıyla inleyen çocuğuna, hemen şimdi geliyor sıcak su şişesi ya da bir fincan çay, seni böyle acılar içinde bırakmayacağız! Size bir ilaç yazacağım, diye sizi yatıştırır doktor, faydasını
göreceksiniz. Muharebe meydanında bile, Kızıl Haç ambulansları yaralının yanına ulaşmanın bir yolunu bulurlar. Hayatın neredeyse her anında bedensel hasar, yardım beklentisiyle birlikte yaşanır: Biri
diğeri tarafından dengelenir. Ama karşısında savunma yapılamayan
ve yardımcı bir el tarafından savuşturulmayan ilk polis yumruğuyla
birlikte, hayatımızın bir bölümü sona erer ve bir daha da asla canlanmaz. (Suç ve Kefaretin Ötesinde)
Sonuçta aralarında günlerimi geçirdiğim insanlardan beni ayıran hiçbir şey yok: yalpalayan, bazen daha güçlü, bazen daha zayıf hissedilen bir huzursuzluk başka. Ancak bu metafizik değil, toplumsal bir huzursuzluk. Endişemin kaynağı Varlık ya da Hiçlik değil; Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu değil, yalnızca toplum. Çünkü varoluşumun dengesini toplum ve yalnızca toplum bozdu; ayakta kalmaya çabalayarak karşılık veriyorum buna. Dünyaya duyduğum güveni toplum ve yalnızca toplum sarstı. (Suç ve Kefaretin Ötesinde)
Geriye dönüş yoktur, çünkü bir yere yeniden dönmek, asla kayıp zamanın
tekrar kazanıldığı anlamına gelmez. (Suç ve Kefaretin Ötesinde)
sizin zekanızın ve eğitiminizin burada hiçbir değeri yok. (Suç ve Kefaretin Ötesinde)
"Kimse anılarında bulamadığı bir şeye dönüşemez." (Suç ve Kefaretin Ötesinde)
Oysa Auschwitz'de entelektüel yalıtılmış, tümüyle yalnız bırakılmıştı. Dolayısıyla da düşünce ile dehşetin karşılaşmasından doğan sorun daha radikal ve -eğer burada böyle bir ifade kullanılabilirse- daha saf bir biçimde ortaya çıkıyordu. Auschwitz'de düşünce kendisinden başka hiçbir şey değildi ve onu ne kadar kifayetsiz, ne kadar örtülü olursa olsun, toplumsal bir yapıya eklemleme ihtimali yoktu. Yani entelektüel, salt bir bilinç içeriğinden başka bir şey olmayan ve toplumsal bir gerçekliğe yaslanarak pekişemeyen düşüncesiyle yapayalnızdı. (Suç ve Kefaretin Ötesinde)
Acı, bedenselliğimizin düşünülebilecek en kesif yoğunlukta yaşandığı aşamadır, dedik. Ama acı belki bundan da fazlasıdır;
şunu söylemek istiyorum: Acı ölümdür. Bizi mantık yardımıyla ölüme bağlayan bir yol yoktur, ancak belki de acı üzerinden ölüme duyusal-sezgisel bir patika açıldığını düşünebiliriz. Bu yolun sonunda
kendimizi şöyle bir denklem karşısında bulurduk: Beden = Acı = Ölüm. (Suç ve Kefaretin Ötesinde)
Bazılarının ebediyen aydınlıkta durdukları ve diğerlerinin ebediyen karanlıkta kaldıkları kader ülkesi... (Suç ve Kefaretin Ötesinde)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/suc-ve-kefaretin-otesinde-jean-amery-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)