# Tröst - Ilya Ehrenburg Kitap özeti, konusu ve incelemesi

> Tröst kimin eseri? Tröst kitabının yazarı kimdir? Tröst konusu ve anafikri nedir? Tröst kitabı ne anlatıyor? Tröst PDF indirme linki var mı?  Tröst kitabının yazarı Ilya Ehrenburg kimdir? İşte Tröst kitabı özeti, sözleri, yorumları ve incelemesi...

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kitap/trost-ilya-ehrenburg-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2022-03-16T06:00:05+03:00
- Güncelleme: 2022-03-16T06:00:05+03:00
- Yazar: Mardin Life
- Kategori: Kitap
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2022/03/16/ilya-ehrenburg-kimdir-ilya-ehrenburg-kitaplari-ve-sozleri-177374.jpg

Kitap Künyesi
 Yazar: Ilya Ehrenburg 
 Çevirmen: Mehmet Özgül 
 Orijinal Adı: Trest D. E. 
 Yayın Evi: Evrensel Basım Yayın 
 İSBN: 9799756525288 
 Sayfa Sayısı: 190 
--reklam--
Tröst Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Tröst adlı romanın bir Amerikan tröstünün etkinlikleri sonucu Avrupa'nın yok edilişinin tarihidir. Bu ayın zamanda bir taşlama, bir yergi olup, şimdi bile onu 'Üçüncü Dünya Savaşının Olayları' başlığı altında yeniden yazabilirim.

Avrupa benim gözümde bir mezarlık değil, kimi zaman sevimli, kimi zaman sevimsiz bir savaş alanı olmuştur. Gençliğimde Paris!teyken orasını böyle görmüştüm, 1922'de tedirgin Berlin'e vardiğimda onu gene böyle buldum.
(Tanıtım Yazısı'ndan)
--reklam--
Tröst Alıntıları - Sözleri
Tarihin en büyük dolandırıcılığıyla karşı karşıyaydı Yens Boot. Fenikeli Prenses olarak bağrına bastığı Madam Lucy Blankafar (kızlık soyadı Flamengo), Marsilya ya da Cenova piyasalarında bol bol rastlanan, yaşlı şişman sokak oruspularının tıpatıp bir eşiydi. Memeleri yumuşayıp sarkmış, gevşeyen karnı çarşafın üstüne yayılmıştı. Yüzünün pudrası silinmiş; açılan yerlerde derin kırışıklıklar, sivilceler görünüyordu. Kadının gözleri et ve yağ yı­ğını arasında ufacık ufacık kalmıştı. Beyninden vurulmuş gibiydi Yens Boot. Lucy'nin yüzüne bir daha bakmadan, azarlayıcı sözler işitmemek için yatakta kıpırdamaksızın uzun süre yattı. Yanılgı içinde geçen on dokuz yıl! Madam Lucy Blankafar, tanrının ziyaretine değmezdi.
19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'da özel bir 'Avrupalılık' duygusu doğup gelişmişti. Çeşitli ülkelerin insanları ; Fransızlar , Hollandalılar , Almanlar , hatta bazı Ruslar kendilerini büyük bir yurdun çocukları olarak hissetmeye , onu sevmeye başladılar. Bu duygu özellikle 1914-1918 savaşı süresince gelişti , yaygınlaştı.
Ayakta kalan kentler birbirlerinden koptukları için her biri kendi yaşamlarını sürüyorlar ; daha doğrusu , her biri ayrı bir ölüme hazırlanıyorlardı.
Londra olağan günlerinden birini yaşıyordu o gün de. Kral muhafızları ak pak peruklarıyla sarayın önünde tur atıyorlar , işsizler ise makineli tüfeklerle ateş ederek zaman öldürüyorlardı. Aç insanlar sokak ortasında düşüp ölüyordu da kimse dönüp bakmıyordu. Karşılıklı iddiaya giren birtakım tuhaf adamlara sık sık rastlanır olmuştu : Sonuncu İngiliz ne zaman ölecekti ? Kötümserler ocakta , iyimserler ise mayısta diyorlardı.
Gözleri ağrıyor , sulanıyordu. Boğazlarında gıcıklanma vardı. Sonra yüz derileri soyulup parça parça dökülmeye başladı. O zaman korkuyla birer doktorun yanına attılar kendilerini , hiçbir doktor bunun ne menem bir hastalık olduğunu söyleyemedi. Ancak emekli bir sağlık memuru hastaları görüp başını anlamlı anlamlı salladıktan sonra : "Bu bir doğu hastalığıdır. Kutsal kitapta da yazar " dedi.
Salgın aynı hızla güney ülkelerini sardı. Çekoslovakya , Avusturya , Macaristan , tüm Balkan ülkeleri hastalığa yakalanıp yok oldular. Hastalık oradan İstanbul'a sıçradı.
Günler gittikçe korkunçlaşıyordu. Sporcular son kargaları da yakalayıp yediler. Sanki haftanın yedi gününden İngiltere'nin payına yalnız pazar günü düşmüş gibi , limanlar her gün pazar ayini sessizliği yaşıyor ; yoksulluğa gömülen ülkenin sahillerine , Tanrının bir yelkenlisi olsun yanaşmıyordu.
İnsanlar sık sık ölmekle birlikte ölürken bile onurlarını ayak altına düşürmüyorlardı. İnlemeleri sessiz , kıvranmaları ağırbaşlıydı. Fakat ölürlerken papaza gülümseseler de ölüm gene ölümdü ; ölümden kurtuluş yoktu.
Gene de , eski günlerin anısına , insanlar ıssızlaşmış , ısıtılmamış evlerine çeki düzen verdiler ; hatta gülümsemeye çalıştılar.
1927 yılı 11 Nisan sabah saat 9'u çeyrek geçe , Şikago'daki büyük konserve fabrikalarının sahibi Mister Trayvt günün birinci kahvaltısına oturdu.
Kahvaltısına yumurtadan başlayan öbür Amerikalılardan farklı olarak , Mister Trayvt her zaman önce Kaliforniya armudu ve kaymak yerdi. O sabah da bu alışkanlığından ayrılmaksızın sulu bir armut seçti ; kokulu meyveyi sularını akıta akıta ısırırken , rakip firma Cersler'in pay senetlerinden almanın kazançlı olup olmayacağını hesaplamaya koyuldu.
...Döllenmeyi sıkı denetim altında tutarsak yüz yıl içinde insan soyundan türeme, üstün yük atı türleri elde edeceğiz. İnsan-yük taşıyıcı, insan-araba sürücü, insan-uşak... ...İnsan-yük taşıyıcılarının on beygir gücünde kaldırma kuvveti, ufacık başları olacak. Söz dinleyen, otla beslenen, geri zekalı varlıklar olacak bunlar. İnsan-uşaklara gelince çengel biçimi gelişmiş elleri bulunacak; konuşma yetileri ve cinsel güdüleri yok edilecek. ...robotlardan daha çok insanca yönleri olacak. En önemlisi de bizim yük işçilerimize Hıristiyan uysallığı öğretilebilecek. Afrika'dan yüz bin yük insanı getirttiniz mi, sosyalizmin çanına ot tıkandı demektir.
Yens Boot parti bölge komitesine üyelik kartını geri göndererek yüreğindeki bir ağırlıktan kurtuldu ; ülkeye veda selamı yerine de üç firma başkanını , dört borsa kurul üyesini , bir de banka müdürünü öldürdükten sonra gerekli belgeyi domuz derisinden yapılmış kılıfından çıkardı ve soluğu burjuva ülkelerinde aldı.
Batı Avrupa devletleri salgına karşı savaşım için 7 Temmuzda Cenevre'de bir konferans topladılar. Alınan karara göre Bremen-Köln-Reyn üzerinden bir çizgi geçecek , bu çizgi İtalya ve İsviçre sınırları boyunca ilerleyecekti. Salgın hastalığın yayıldığı ülkelerden bu çizgiye kim yaklaşmak isterse ateşle durduruluyor ; daha olmazsa üzerlerine boğucu gaz püskürtülüyordu.
İri cins bir maymuna benzeyen tuhaf bir yaratık duruyordu karşımızda. Ama yaratığın suratında ince bir burun gözlüğü görünce onun insan olduğunu anladım. Üstelik anadan doğma çıplaktı. Henüz fiilen karım olmamış bulunan Ket'e yüzünü başka yana çevirmesini söyledim. Çırılçıplak da olsa gözlük kullandığına göre , karşımda okumuş bir insan bulunduğunu düşünerek , pasaportumu gösterdim.
Üç yıldır ilk kez bir müşterim oluyor. Başınızı biraz geriye alır mısınız ? Buradan çok insan gelir geçer ama artık traş filan oldukları yok , hepsi sakal bıraktılar. İlkel yaşamın bir eksikliği bu. Zar zor geçiniyoruz işte. Salgın sırasında Viyana'dan çokça barut getirmiştim. Bol bol keçi , tavşan avlıyorum. Yaşantımızın özenilecek bir yanı yok. Dün kız yeğenimi kurt yedi. Kolonya ister misiniz ? Eskiden biraz kalmıştı da... Kültürlü insanla konuşmanın zevki başka. Ben burada Avrupa'nın son temsilcisi sayılırım.
Bütün bunları niçin unutamıyorum ? Tatlı hayalleri ömrüm boyunca taşıyacak mıyım ? Ağlamak istiyorum , ağlamak. Yaşamaktan bıktım.
--reklam--
Tröst İncelemesi - Şahsi Yorumlar
AVRUPA'NIN YOK OLUŞ DENEMESİ: SALGIN GÜNLERİNDE İNCELEME GİRİŞİMİ

Rusların savaş edebiyatı yazarlarından Ehrenburg. 1. ve 2. Dünya savaşlarına bizzat şahit olmuş , her iki savaşta da muhabirlik yapmış. Bu savaşları anlattığı gayet kapsamlı kitapları elimde mevcut fakat bu kitabıyla başlamak nasip oldu , pişman mıyım hayır..

1923 senesinde bu kitabı yazdığında Ehrenburg , henüz 1. Dünya Savaşı biteli 5 yıl , büyük salgın İspanyol gribi biteli ise 3 yıl olmuştu. Bu arada İspanyol gribinin isminin İspanya kökenli bir salgın olmasından değil , İspanya basını tarafından üzerinde ciddiyetle durulup anlatılmasından geldiğini hatırlatalım.

TRÖST : AVRUPA'NIN YOK EDİLMESİNİN ROMANI

Nasıl anlatmalı ne etmeli , muhteşem bir kurguyla karşı karşıyayız. En son böyle bir işleyişi ben Şibumi kitabında okumuştum. Merkezde bir kahraman (anti kahraman) olan küresel etkiye sahip hikayeler..

1928- 1940 yılları arasında geçenlerin anlatıldığı roman , insanüstü kahramanımızın sıradışı hikayesidir. Yazar , bu adamın eliyle Avrupa'nın yok oluşunu anlatır. Bu anlatılanlar gerçekte yaşanmamış olsa da 1939-1945 yılları arasındaki 2. Dünya Savaşında Avrupa'da yaşananları göz önünde bulundurursak gerçekler de en az bu kurgu kitap kadar vahimdir. Avrupa bu savaşta neredeyse yok olmanın eşiğine gelmiştir.

Yens Boot : Avrupa'yı yok eden adam.

1893 yılında dünyaya gelir kahramanımız , babası bellidir ama belli belirsiz ve ona babalık etmeyecek bir çocuktur , bir piçtir.

İşte Avrupa'dan intikam almasının sebebi kısaca budur , bir Avrupalı kraldır babası , tanımadığı ve sadece bir kere beraber olarak hamile bıraktığı bir kadından doğan Yens Boot.

Bir diğer intikam sebebi ise yine Avrupalı bir kadına aşık olup ona kavuşamamasıdır. Bu hikayeyi de yazar bize mitolojiyle de bağlayıp Zeus - Avrupa hikayesi üzerinden öyle bir anlatır ki hayran kalırız.

Çocukluk döneminden sonra uçan kaçan vuran kıran coşan , dünyayı kasıp kavurmayı kafaya koyan adamımız neler yaşamaz ki.. Defalarca bata çıka , bir zengin bir fakir ola ola , yana yakıla Avrupa'yı yok etmenin derdine düşer.

"1925 'de Rotşild , Stines , Luşer gibi Avrupa'nın ileri gelen endüstri krallarını , bankerlerini geride bırakarak inanılmayacak bir zenginliğe ulaştı. Fakat küçük bir tezgahtarın alçakgönüllü alışkanlıklarına sahip olan Yens Boot için paranın fazla bir çekiciliği yoktu."

Sonra sıfırı tüketir yeniden. Evet efendim onun derdi para değil , Avrupa'yı yok etmektir. Böylece 1927 senesinde Avrupa'dan Amerika'ya gitmek üzere gemiyle yola çıkar. Gemideki ultra zenginlerden birinin yanına sızar , masör olarak. Amerika'ya gittiğinde bu adamla birlikte başkaca 2 büyük zengini daha etkisi altına alarak , onlara servetlerine servet katmayı teklif eder , bunun yolu ise Avrupa'nın yok edilmesidir. Teklifi kabul edilir , göstermelik bir şirket kurulur ve bu 3 büyük patron bir genel müdür atar , müdür Yens Boot böylece planlarını uygulamaya başlar.

Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde iç karışıklık çıkartır , kimyasal yöntemlerle türlü çeşit salgın hastalıkları yayar , örneğin bir ülkede hafıza kaybı yayılır , bir diğerinde deri hastalıkları , bir diğerinde uykuya dalıp öldüren bir hastalık , daha neler neler..

Almanya'dan başlar işe , Almanya'da birkaç ay içinde herkes ölür , şehirler yaban hayvanlarına kalır , doğa çöle dönüşür.

İtalya , İngiltere , Hollanda , Balkanlar derken bütün Avrupa 1927-1940 arasındaki 13 senede insansız bir araziye dönüşür.

Sadece 200 sayfalık bir kitapta böyle benzersiz bir hikayeyi , çokça hayrette bırakarak , yer yer güldürerek anlatabilmek yeteneği karşısında şaşkınlığa uğradım. Ve bence bu kitap keşfedilmeyi bekleyen bir hazine olarak duruyor.

Aslında pek çok şeyden bahsedemedim ama hem anlatması çok zor hem de bu kadarla yetineyim , son olarak şu salgın günlerinde yüzünüzü gülümseteceğini düşündüğüm birkaç alıntıyla bitireyim , imkanı olan bu kitabı alsın okusun derim. Herkese iyi okumalar..

"İri cins bir maymuna benzeyen tuhaf bir yaratık duruyordu karşımızda. Ama yaratığın suratında ince bir burun gözlüğü görünce onun insan olduğunu anladım. Üstelik anadan doğma çıplaktı. Henüz fiilen karım olmamış bulunan Ket'e yüzünü başka yana çevirmesini söyledim. Çırılçıplak da olsa gözlük kullandığına göre , karşımda okumuş bir insan bulunduğunu düşünerek , pasaportumu gösterdim."

"Üç yıldır ilk kez bir müşterim oluyor. Başınızı biraz geriye alır mısınız ? Buradan çok insan gelir geçer ama artık traş filan oldukları yok , hepsi sakal bıraktılar. İlkel yaşamın bir eksikliği bu. Zar zor geçiniyoruz işte. Salgın sırasında Viyana'dan çokça barut getirmiştim. Bol bol keçi , tavşan avlıyorum. Yaşantımızın özenilecek bir yanı yok. Dün kız yeğenimi kurt yedi. Kolonya ister misiniz ? Eskiden biraz kalmıştı da... Kültürlü insanla konuşmanın zevki başka. Ben burada Avrupa'nın son temsilcisi sayılırım." (Osman Y.) 
--reklam--
Tröst PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Ilya Ehrenburg - Tröst kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Tröst PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Ilya Ehrenburg Kimdir?
İlya Ehrenburg 1891de Kievde doğdu. Çok genç yaşta Rusyadaki devrimci harekete katıldı ve çok geçmeden tutuklandı. Serbest bırakılınca Parise göç etti ve ilk şiirlerini burada yayınladı. I. Dünya Savaşı sırasında savaş muhabirliği yaptı. Yurda 1917de döndü. İç Savaş başladığında Ehrenburg Ukraynadaydı. Daha sonra tekrar Avrupaya geçti ve Julio Jurenitoyu yazdı. 1924te Sovyetler Birliğine döndü. Çeşitli Sovyet gazetelerinin yurtdışı yayınları sorumlusu olarak Avrupaya gönderildi. 1941e kadar İzvestiya gazetesinin savaş muhabiri idi. İspanya İçsavaşına katıldı.
Pariste bulundu. Tekrar Sovyetler Birliğine döndüğünde Paris Düşerkeni yazmaya başladı. Bu eser üçlemenin ilk kitabıdır. Gazetecilik ve roman çalışmaları dışında makale, gezi yazısı, anı ve öykü de yazan Ehrenburg 1967de öldüğünde ardında Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalgadan oluşan üçleme dışında, çok sayıda eser bıraktı.Yazarın en büyük eseri sayılan bu üçleme 1936-1952 yılları arasında dünyanın politik durumuna ışık tutmaktadır. 3'leme yanlızca Sovyetler Birliğinde 8.5 milyon basılmış ve 2 kez Stalin ödülü almıştır.
--reklam--
Ilya Ehrenburg Kitapları - Eserleri
Paris Düşerken
Fırtına
Fırtına
Dipten Gelen Dalga
Dipten Gelen Dalga
On Üç Pipo
Tröst
Buzlar Çözülürken
Faşizm Sonrası Avrupa
Anılar
Ve İnsan Otomobili Yarattı
Fırtına
Julio Jurenito
Moskova'da Bir Sokak
Otomobilli Yaşam
--reklam--
Ilya Ehrenburg Alıntıları - Sözleri
Biteceğe benzemiyor bu savaş. Sağdan, sağ kıyıya geçemiyoruz;soldan Almanlar bizi sol kıyıya sürüp atamıyorlar;on metre ilerliyorlar, sonra biz bu on metreyi geri alıyoruz. Birkaç metre için bir sürü kurban veriliyor. (Fırtına)
Günler gittikçe korkunçlaşıyordu. Sporcular son kargaları da yakalayıp yediler. Sanki haftanın yedi gününden İngiltere'nin payına yalnız pazar günü düşmüş gibi , limanlar her gün pazar ayini sessizliği yaşıyor ; yoksulluğa gömülen ülkenin sahillerine , Tanrının bir yelkenlisi olsun yanaşmıyordu.
İnsanlar sık sık ölmekle birlikte ölürken bile onurlarını ayak altına düşürmüyorlardı. İnlemeleri sessiz , kıvranmaları ağırbaşlıydı. Fakat ölürlerken papaza gülümseseler de ölüm gene ölümdü ; ölümden kurtuluş yoktu. (Tröst)
Uzak gelecekte kuşakların büyük saygı duyacakları iki ülke var : Üstadın yurdu Meksika ve yaşama gözlerini yumduğu Rusya. (Julio Jurenito)
Gerçekten de, bir küçüğü Kızıldan ya da difteriden kurtarmak, politik çıkarlar uğruna milyonlarca çocuğu öldürmekten çok daha onurlu bir şey. (Dipten Gelen Dalga)
"Yaşamak için yanlış bir çağ seçmişiz.” (Paris Düşerken)
"Başka türlü bir müzikti.!" (Fırtına)
Mutluluk, bir saat bile olsa, farklı bir dünyada yaşamak gibidir... (Fırtına)
Yurtseverlik, kazanılan gelirle birlikte artmıyor. (Faşizm Sonrası Avrupa)
Londra olağan günlerinden birini yaşıyordu o gün de. Kral muhafızları ak pak peruklarıyla sarayın önünde tur atıyorlar , işsizler ise makineli tüfeklerle ateş ederek zaman öldürüyorlardı. Aç insanlar sokak ortasında düşüp ölüyordu da kimse dönüp bakmıyordu. Karşılıklı iddiaya giren birtakım tuhaf adamlara sık sık rastlanır olmuştu : Sonuncu İngiliz ne zaman ölecekti ? Kötümserler ocakta , iyimserler ise mayısta diyorlardı. (Tröst)
“Eşinizin yüz hatları çok yumuşak, onun resmini çizmek çok güç. Ama ben onun iç dünyasını vermeye çalıştım..” (Buzlar Çözülürken)
"Gece ölürsen sırf rastlantı sonucudur .. (Fırtına)
"Kılıç tutanların hepsi kılıçla ölecektir ." (Julio Jurenito)
Sabah olduğunda düşünü unutuyor, hayat her şeyin üzerine çıkıyordu. (Fırtına)
Faşizm her şeyden önce ulusal kin demek; ulusal gurur anlayışının çarpıtılması demek. Faşizme bulaşan insanlar başka halkların zengin kültüründen gurur duymaktan uzaktırlar, sadece kendi soy köklerinden gurur duyarlar. (Faşizm Sonrası Avrupa)
İnsanlar zamanın acımasız olduğunu söylerler, gene de zaman in­sanlardan daha bağışlayıcıdır. (On Üç Pipo)
Biz, mahvolduk. Zengin olduk. Artık yokuz. Öldük. Barikatlarda öldük. Biz Meksikalıyız. Biz Obregon'danız. Ve biz... biz ona karşıy­dık. Sizden yanaydık. Petrolden yana. Biz Arnavutluk'danız. İnsanları katlettik. Biz Riff'deniz. Orda da petrol var. Musul'danız. Clemence­ au anlamadı. Siz anladınız. Siz. (Ve İnsan Otomobili Yarattı)
Bir şey görmüyor, yüreğini kupkuru sanıyordum; oysa her sözüyle alev alev yanıyorum. Kitaplarda aşk aramıştı; oysa aradığı yanı başındaydı. Ne garip, insanlar böyledir işte: En basit şeyi anlamaları için dünyanın acısını çekmeleri gerekir!.. (Fırtına)
L.N Tolstoy bir gün fabrikamıza geldi ve babamdan nasıl bira yapıldığını göstermesini rica etti ...Babamla fabrikanın bütün atölyelerini dolaştı. .Peşlerinden bir adım bile ayrılmadım
Büyük yazarın boyca babamdan kısa olmasına çok canım sıkıldı. .Tolstoya bir maşrapa ile sıcak bira ikram ettiler ..Lev Nikolayeviç şaşkın bakışlarımın arasında "çok lezzetli " dedi ve avucu ile sakalını sildi...
Yazar bu arada bira'nın votka ile mücadelede bir yardımcı olabileceğini ileri sürdü ..
Sonraları Tolstoyun bu sözleri üzerine uzun uzun düşündüm ve : Belkide Tolstoy herşeyi anlamıyordur,diye kuşkulanmaya başladım.
Ben onun yalan yerine gerçeği getirmek istediğine inanmıştım. O ise votka yerine birayı getirmekten söz ediyordu .. (Anılar)
Faşizm sadece kölelik değil, aynı zamanda ölümdür. (Faşizm Sonrası Avrupa)
1938 yılında bir çocuk yuvasını geziyordum.
Burada ıspanya iç savaşı sırasında getirilmiş ıspanyol çocukları da vardı ....
Yuvanın öğretmenlerinden biri ıspanyol çocuklarından yakındı .."bunlarla başa çıkamıyorum ,bunların hepsi anarşist" dedi ..
Meğer çocuklar oynarken bir vazoyu kırmışlar
Öğretmenin : "bunu kim yaptı? " sorusu üzerine
"Hepimiz"
Karşılığını vermişler ... (Anılar)

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kitap/trost-ilya-ehrenburg-kitap-ozeti-konusu-ve-incelemesi)