# Helal Kazanç

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/helal-kazanc
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2013-07-24T15:59:43+03:00
- Güncelleme: 2013-07-24T15:59:43+03:00
- Yazar: DURSUN ALİ COŞKUN
- Kategori: KÖŞE YAZISI

"Enes b. Mâlik’in anlattığına göre, Medineli bir sahâbî
birkaç kez Hz. Peygamber’e gelerek ihtiyacını dile getirmiş ve her defasında o
cömert Peygamber’den karşılıksız ikramlar alarak evine dönmüştü. Bir gün yine
bir şey istemeye geldiğinde Allah’ın Elçisi (sav), “Evinde hiçbir şeyin yok mu?” diye sordu. Sahâbî, “Hayır, evimde
sadece bir örtü var. Bunun bir kısmını elbise olarak kullanıyor, diğer kısmını
da evde altımıza seriyoruz. Bir de su içtiğimiz bir bardak var” diye dert
yandı. Bunun üzerine Sevgili Resül, “Onları bana
getir.” diyerek onu evine gönderdi.


Sahâbî hemen evine
gitti ve bahsettiği eşyaları getirdi. Resûlullah (sav) onun getirdiği eşyaları
eline alarak orada bulunanlara, “Kim bunları satın
almak ister?” diye sordu. Topluluk içinden birisi, “Ben onları
bir dirhem karşılığında alırım.” diyerek öne çıktı.


Allah Resulü (sav)
iki veya üç defa, “Kim bir dirhemden fazla verir?”
diye sorunca bir başka sahâbî, “Ben iki dirhem veririm.” diye ortaya atıldı.


Bunun üzerine Hz.
Peygamber, adamın getirdiği eşyaları iki dirhem karşılığında satın almak
isteyene verdi. Alışveriş sonucu kazandığı iki dir­hemi de adama vererek, “Bu dirhemlerin birisiyle yiyecek satın al ve ailene götür. Diğer
dirhem ile de bir keser satın alıp yanıma gel.” dedi.


Sahâbî keseri
getirince Allah Resülü ona bizzat kendi eliyle bir sap taktı ve keseri ona
uzatarak, “Git, bununla odun topla ve sat. Seni on beş gün
boyunca da görmeyeyim.” diye tembihledi.


Medineli sahâbî,
Allah’ın Elçisi’nin bu emri üzerine hemen gitti ve ça­lışmaya koyuldu. Günlerce
odun toplayıp sattı. On beş gün sonra, on dirhem biriktirmiş olarak çıkageldi.
Çarşıda kazandığı paranın bir kısmı ile elbise, geri kalanı ile de ailesine
yiyecek satın almıştı. On beş gün önce muhtaç bir hâlde yanma gelen ve ailesini
geçindirmeyi bilemeyen bu sahâbînin ekmek parasını kazanmayı başardığını gören
Resûlullah (sav), ona şu çarpıcı öğüdü verdi: “Bu (şekilde
çalışarak başkalarına muhtaç olmadan geçinmen) senin için, kıyamet gününde
yüzünde dilencilik lekesi ile gelmenden daha hayırlıdır.”


Hz. Peygamber’in en
yakınında bulunma ayrıcalığına erişmiş olan Enes’in ağzından dinlediğimiz bu
hadise, saadet çağını süsleyen kutlu ha­tıralardan sadece birisidir. Aynı
zamanda ilhamını İlâhî kaynaktan alaneşsiz bir hayat dersidir, bildik
anlatışla, ‘balık vermeyi değil, balık tutmayı öğreten’ çarpıcı bir derstir!


Hayat, insanı
geçimini temin etmek için mücadeleye mecbur bırak­maktadır. Her ne kadar rızkı
veren Allah ise de onu elde etmek için çalışıp çabalamak insanoğluna
düşmektedir. Dinimizde âhiret hayatını kazanma adına da olsa uzlete çekilmek,
münzevi bir hayat yaşamak, dünyayı ve çalışmayı terk etmek, kısacası ruhbanlık
yoktur.2 Ve İslâm’a göre
emek, helâl kazanç ve alın teri mübarektir, mukaddestir. Müslüman, bir taraftan
dünyasını kazanmak, diğer taraftan da âhireti için hazırlık yapmak duru­mundadır.
Bundan dolayıdır ki Müslümanlar, din, dünya ayırımı gözet­meksizin iki cihan
saadetine erişebilmek uğruna durmadan, yorulmadan çalışmalıdır. Zira Yüce
Rabbimizin de ifade ettiği gibi, “İnsan için, sadece
kendi çalıştığı vardır ve çalıştığı da ileride görülecektir.”


Geleneksel
zamanlarda, Müslümanlar çalışma hayatına, günün en bereketli zaman dilimi olan
sabah namazı ile başlarlardı. İnanan insan, sabah aydınlanırken kendisini
hayırla rızıklandırması dua ve niyazlarıyla Allah’a iltica ederdi. İbadet
aşkıyla güne erkenden başlayan mümin, aynı şevkle helalinden kazanmaya,
maişetini alın teriyle temin etmeye koyu­lurdu. Allah Resûlü’nün, “İnsanın yediği şeylerin en güzeli, kendi kazancından olandır ve kişinin çocuğu onun kazancındandır”
hadisini aklından çıkarmaz­dı. Rahmet Peygamberi’nin, “Allah’ım! Ümmetim için (günün) erken vakitleri­ni bereketli kıl!” duasına mazhar olmaya gayret
ederdi.


Bu duayı arkasına
alarak tarlasının yolunu tutan, dükkânını açan, tezgâhının başına geçen, bir
insanın çalışma iştiyakı elbette ki farklı ola­caktır. Hem zamandan kazanan hem
de fecrin bereketinden yararlanan Müslüman, böylece sadece maddî açıdan değil,
mânevi açıdan da kârlı çı­kacaktır. Dünyada başarılı olur, çünkü çalışan
kazanır, kişi işinin hakkını veriyorsa er veya geç dünyadaki beklentilerine
ulaşır. Alın teri ve emeği birleşmişse, helâl kazanç için çabalamışsa âhiretini
de kazanır. Zira kişi­nin ailesinin rızkını temin etmesi ve onları başkalarına
muhtaç etmeme­si, aynı zamanda dini bir gerekliliktir ve o bu görevini yerine
getirerek âhiretteki mükâfatı da hak eder.


Allah
Resûlü’nün tavsiyesi de bu yöndedir. O şöyle buyurur: “Sizden birinizin urganını alıp (dağa gitmesi),
sırtında bir bağ odun getirip satması ve böylece Allah’ın onun itibarını
koruması, bir şey verip
vermeyecekleri belli olma­yan kimselerden dilenmesinden daha hayırlıdır”


Âhiret inancı tam
olan ve bu bilinç içinde hayat sürdüren İstiklâl Şai­rimiz merhum Mehmet Akif
bu gerçeği ne güzel dizelere dökmüş:


“Bekayı hak
tanıyan, sa’yi bir vazife bilir;


Çalış, çalış ki
bekâ, sa’y olursa hak edilir.”


Alın teriyle
yetinen, yaptığı işle bir değer üreten ve bu üretimle kendine, ailesine, ülke
ekonomisine fayda sağlayan bireyin hayatı an­lamlı ve değerlidir. Bunun da
ötesinde, insanın bu amacını daha da an­lamlı kılan bir diğer kazanç da Yüce
Allah’ın çalışan, çaba gösteren in­sanlara yönelik vaadleridir: “Rableri, onlara şu karşılığı verdi: Ben, erkek olsun kadın olsun,
sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim...” Sev­gili Peygamberimizin, “Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak
yeter.”
buyurarak kişinin kendi ailesi için harcadığı para sayesinde sadaka ecri
alacağını söylemesi ne güzel bir vaaddir! Kısacası, Allah Resülü’nün beyanıyla:
“Kesinlikle hiç kimse elinin emeğin­den daha hayırlı bir yemek
yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvüd (as) da kendi elinin emeğini yiyordu.”


Çalışmaya ve
insanın emeğine bu derece değer veren dinimiz, tem­belliği hiçbir zaman hoş
karşılamamıştır. Zira tembellik, çalışmanın önündeki en büyük engeldir. Kişinin
çalışma azmini köreltir, onu miskin­leştirir ve başarısızlığına sebep olur.
Ashabını çalışmaya ve helâl yollardan kazanmaya teşvik eden Sevgili
Peygamberimiz, sayılamayacak kadar çok zararından dolayı olsa gerek,
tembellikten Allah’a sığınmıştır.


Allah tarafından
birer örnek ve öğretmen olarak seçilmiş olan diğer peygamberler de çalışıp
maddî ya da mânevî bir değer üretme konusunda çaba içinde olmuşlardır. Ancak
konumları ve eşsiz kişilikleri gereği, sa­dece elde edecekleri sevaplar için
yapmamışlardır bu görevi. Onlar hem kendilerini görevlendiren Rablerine
şükürlerini ifade edebilmek hem de ailelerine karşı yükümlülüklerini yerine
getirerek onurlu bir şekilde yaşa­yabilmek için kendi geçimlerini
sağlamışlardır.


Peygamberlerden her
biri yaşadığı memleketin şartlarına ve imkân­larına göre birer meslek
sahibiydiler. Hz. İdris terzilikle, Hz. Nuh ve Hz. Zekeriyyâ peygamberler
marangozlukla, Hz. İbrâhim, Hz. Hûd ve Hz. Salih peygamberler ticaretle, Hz.
Eyyub ise çiftçilikle uğraşarak kimseye yük olmadan rızkını temin etmenin en
güzel örnekleri olmuşlardı. Hü­kümdarlığını yaptığı devletin gelirleriyle
geçinmeyi uygun görmeyen Hz. Dâvûd, usta olduğu demircilik mesleğinde demiri
hamur gibi yoğurup şe­kil vermek suretiyle, zırh yaparak geçimini sağlamıştı. O, bir hükümdar olmasına
rağmen kendi elinin emeğinden başkasını yememişti.


Bir de Hz. Musa
ve Hz. Muhammed (sav) gibi sürü otlatmış peygam­berler vardı. Aslında her Nebi
hayatının belli döneminde hayvanlarla uğraş­mış, çobanlık yapmıştır. Nitekim
bir gün Sevgili Peygamberimiz, “Allah’ın
gönderdiği her peygamber koyun gütmüştür.” deyince yanındaki
dostları, “Ya sen?” diye sormuşlar, Allah Resûlü de, “Evet, ben de bir miktar ücret karşılığın­da Mekkelilerin koyunlarını
güttümcevabını vermiştir. Gençlik yıllarında da
ticaretle meşgul olan Kutlu Elçi’nin bu açıklaması, kim bilir belki de
nebilerin sade ve mütevazı insanlar olduklarını vurgulamak içindir. Onların,
ailelerinin geçimini temin etmek başta olmak üzere, yaptıkları tüm işlerde
başarılı olabilmelerini sağlayan en önemli özellikleri, çalışkanlık, başkasına
el açmamak ve boyun eğmemek, zorluklar ve sıkıntılar karşısında sabırlı olmak
ve insanları yönetebilmeyi mümkün kılan dirayettir.


Peygamberlerin
mesleklerinin çeşitliliği, kişilerin ve toplumların ih­tiyaç ve imkânlarına
bağlı olarak kazanç yollarının farklı olmasının tabiî olduğunu gösterir.
Bununla birlikte bu kazanç yollarının meşru olması da son derece önemlidir.
Onun için dinimiz, insanlar arasında haksızlığa neden olan ve toplumun temel
değerlerine zarar veren hırsızlık, gasp, kumar, rüşvet, tefecilik, karaborsacılık ve alışverişte
hile yapmakgibi her çeşit haksız kazanç yolunu yasaklamış, kazanılan mal ve
mülkün helâl yollardan elde edilmiş olmasına büyük önem vermiştir.


Müminlere
yaraşan hareket, emek sarf etmek, alın teri dökmek ve üret­mektir. Yüce Mevlâ, “Erkek veya kadın, kim mümin olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir
hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile
vereceğiz.”
âyetiyle, çaba gösterenleri dünyada ve âhirette ödül­lendireceğini beyan
etmektedir. Ayrıca imkânlarını seferber ederek işin en iyisini yapmaya
çalışmak, elde edilen başarı ile yetinmeyerek daha iyisi için yeniden kolları
sıvamak da müminlere yakışan bir hayat tarzıdır.


Bu noktada hırs
ve tamahkârlığın karşıtı olan kanaatkârlık ayrı, helâl kazanç için gücü
nispetinde çalışma, kazanma ve bunları Allah yolunda harcama ayrıdır. “Kendi
rızkımı temin ettim, bu kadarı bana yeter, aşırıya gitmemek gerekir!”
şeklindeki bir yaklaşım, sürekli çalışmayı ilke edin­meleri gereken ve “İki
günü eşit olan aklanmıştır.” anlayışına sahip olma­ları beklenen inanan
insanlarda olmamalıdır. “Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret
yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma!” şeklindeki İlâhî buy­ruk, hem
âhireti hem de dünya geçimini birlikte ele almayı, denge içinde yürütmeyi
gerektirmektedir.


Bu anlamda ümmetine
yol gösteren Hz. Peygamber, Allah rızası göze­tilerek yapılan bütün emeklerin
değerli olduğunu anlatmıştır. Resûlullah (sav) ve ashabı arasında geçen şu
diyalog, Efendimizin çalışmayı nasıl değerlendirdiği konusunda bizlere bilgi
vermektedir: Bir gün Peygamber Efendimiz, ashabı ile otururken güçlü ve
heybetli bir adamın geçtiğini gö­rürler. Oturanlardan bazıları, “Ey Allah’ın
Elçisi! Keşke bu kimse gücünü Allah yolunda kullansa!” diye temennide bulunur.
Bunun üzerine Allah Resulü, “Eğer bu kimse çocuklarının geçimi için
çalışırsa, Allah yolundadır. Eğer yaşlı ana babasının ihtiyaçlarını gidermek için
çalışırsa, onun yaptıkları yine Allah yolunda hizmettir. Eğer kendi izzet ve
erdemi için çalışırsa, onun yaptık­ları yine Allah yolundadır. Fakat riya ve
gösteriş için çalışmaya koyulursa, işte o zaman o, şeytanın yolundadır”
buyurur.
Böylece Sevgili Peygamberimiz çevresine ve kendisine yardımcı olma amacını
taşıyan bütün çabaların Al­lah rızasına uygun olduğunu belirterek, müminleri bu
anlamda her türlü meşru çalışmaya teşvik etmiştir.


Mal biriktirmek ve
mülk edinmek her ne kadar insanın ihtiyacı ise de aslında dünyalığa düşkün olan
insan tabiatına uygun bir tutumdur. Elbet­te elde edilen serveti hayra vesile
kılmak arzu edilen bir durumdur ama nihaî hedef, malın, sahibini İlâhî rızaya
götürmesidir. Peygamber Efen­dimiz, “Dul kadınların ve
yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye çalışan kimse, Allah yolunda cihad eden
veya geceleri namazla, gündüzleri oruçla geçiren kimse gibidir” ifadeleriyle mal ve mülkün anlamlı
yerde kullanıldığı takdirde Allah katında ne kadar makbul olacağını
anlatmaktadır. Öte taraftan, in­sandaki mal sevgisinin, servete düşkünlüğün ve
mülk hırsıyla sermaye biriktirmenin bir sonu olmadığını, tamahkâr insanın asla
tatmin olama­yacağını Kutlu Elçi şu çarpıcı ifadesiyle belirtmiştir: “Âdemoğlunun bir vadi dolusu malı olsa, bir vadi dolusu malı daha
olmasını arzu eder. Âdemoğlunun gö­zünü ancak toprak doldurur. Allah tevbe eden
kimsenin tevbesini kabul eder.”


Sevgili
Peygamberimiz insan yapısından kaynaklanan bu zaaftan do­layı ashâbını ikaz
etmeyi de ihmal etmemiştir. Meselâ onun, savaş sonrası elde edilen
ganimetlerden payına düşeni aldığı hâlde, birkaç defa daha gelip kendisine
verilenin artırılmasını isteyen Hakîm b. Hizâm’a tavsiyesi, bu konuda bizim
için de güzel bir ölçüdür: "Ey Hakîm! Bu dünya
malı göz alıcı ve tatlıdır. Kim bu mala engin bir gönülle ve göz dikmeksizin
sahip olur­sa, kendisi için malı bereketlenir. Ama kim de hırs ve tamahla dolu
bir kalple bu malı arzularsa, tıpkı doymak bilmeyen obur bir kimse gibi onun
için malın bereketi kaçar. Veren el, alan elden üstündür.” Hadisten anlaşıldığı üzere, Allah
Resûlü’nün belirlediği ölçü dünya malından uzaklaşmak değil, malı dünyanın
geçici bir güzelliği olarak görüp değerlendirmektir. Biriktirilen servete
teslim olmamak, bilakis onu teslim almak, gerektiği yerde harca­mak, Allah rızası
için feda etmek ve hayırlı işlere vesile kılmaktır.


Geçimini sağlamak
için çalışmanın farz bir ibadet olduğu düşünce­siyle diğer ibadetleri terk
etmek de doğru bir davranış değildir. İbadet, insanı yaratan ve ona pek çok lütuflarda
bulunan Yüce Yaratıcı’ya teşek­kürü ifade etme biçimidir. İnsan, en güzel
surette yaratılmış ve evrende olan her şey onun hizmetine verilmiştir.
Dolayısıyla mümin daima Allah’a şükretmeli ve tüm bu imkânları kendisine sunan
Rabbine minnettarlığı­nı göstermelidir. Ailenin geçimini sağlamak için
çalışmanın ibadet olması ise farklı bir kategoridir. Helâlinden kazanmak için
yaptığımız her türlü meşru iş, Allah’ı hoşnut etmekte ve en geniş anlamda
“kulluk/ibadet” kap­samına girmektedir. Ancak bu durum, farz olan namaz, oruç
ve hac gibi özel ibadetler ile karıştırılmamalıdır. İnanan insandan beklenen,
imkânlar nispetinde kendisini ve ailesini huzur içinde, yaşatmaya yetecek kadar
ça­lışması, bunu ibadet bilinciyle ve karşılığını sadece Rabbinden umarak yapması,
diğer taraftan da Rabbi ile arasındaki kulluk bağını zedelememesidir: “Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, na­maz
kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve
gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.”







 


 


Hz. Ali’den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav)
şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Ümmetim için (günün) erken vakitlerini bereketli
kıl!”


(HM1320 İbn Hanbel, I, 153)


 





 


Zübeyr b. Avvâm’dan (ra) nakledildiğine göre, Hz.
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin urganını alıp (dağa
gitmesi), sırtında bir bağ odun getirip satması ve böylece Allah’ın onun
itibarını koruması, bir şey verip vermeyecekleri belli olmayan kimselerden
dilenmesinden daha hayırlıdır.”


(B1471 Buhârî, Zekât, 50)


 





 


Abdullah b. Amr’dan nakledildiğine göre, Resûlullah
(sav) şöyle buyurmuştur: “Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi,
kişiye


günah olarak yeter.”


(D1692 Ebû Dâvûd, Zekât, 45)


 





 


Mikdâm’dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber
(sav) şöyle buyurmuştur: “Kesinlikle hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı
bir yemek yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd (as) da kendi elinin emeğini
yiyordu.”


(B2072 Buhârî, Büyü’, 15)


 


 

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/helal-kazanc)