# İnanç Zaafiyeti Fal, Kehanet, Büyü, Uğursuzluk

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/inanc-zaafiyeti-fal-kehanet-buyu-ugursuzluk
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2014-03-13T18:17:28+02:00
- Güncelleme: 2014-03-13T18:17:28+02:00
- Yazar: DURSUN ALİ COŞKUN
- Kategori: KÖŞE YAZISI

Cahiliye devri
insanları, kimi, zaman kâhinlerden medet umuyor, büyüyle kendini avutuyor, çoğu
zaman da fallara başvuruyordu. Çeşitli varlıklara uğur ve uğursuzluk atfediyor,
Allah’ın yaratarak kullarının hizmetine sunduğu(Nahl/12) güneş, ay ve
yıldızların hareketlerinden çeşitli anlamlar çıkarmaya çalışıyordu. İnsanları
tüm bu câhiliye inançlarından temizlemek için gönderilen Allah Resulü,
ashabıyla birlikte olduğu her an, onları eski inanç ve alışkanlıkları konusunda
uyarıyor ve bunların yerine İslâm’ın öğretilerini anlatıyordu. Sevgili Peygamberimiz,
bir gece, Ensar’dan bir toplulukla birlikte otururken, kayan bir yıldız görmüş
ve etrafın birden aydınlanmasına neden olan bu yıldızla ilgili ashabına şu
soruyu sormuştu:
“Cahiliye döneminde
bunun gibi bir yıldız kaydığı zaman sizler ne derdiniz?”
                Ashâb, “Allah ve Resulü bilir. Biz bu gece büyük bir
adam doğdu ve bu gece büyük bir adam öldü derdik.” cevabını verirler. Bunun
üzerine Resûlulllah, “Yıldız ne bir kimsenin doğumu ne de ölümü için kayar!”
buyurarak onlara yıldızlar ve onlardan haber veren kâhinlerle ilgili şu
açıklamayı yapar: “Allah Teâlâ bir şey hakkında hüküm buyurduğu zaman arşı
taşıyan melekler tesbih ederler. Arkasından onlardan sonra gelen gök ehli tesbih
eder ta ki tesbih şu alt semanın sakinlerine ulaşır: Sonra arşı taşıyanların
arkasından gelenler arşı taşıyanlara, ‘Rabbiniz ne buyurdu? diye sorarlar
Onlarda ne buyurduğunu kendilerine haber verirler. Böylece gökyüzü sakinleri
birbirleriyle haberleşir Nihayet haber şu alt semaya ulaşır. Ve cinler işitileni
kaparak onu (kahin) dostlarına aktarır ve yıldızla taşlanırlar. Bu bilgiler
geldiği şekilde aktarılmış ise gerçektir Fakat bunlara ilâvelerde bulunurlar ve
yalan karıştırırlar” (Müslim Selam 124) Allah Resûlü’nün yıldızlar ve
gökyüzüyle ilgili bu ifadeleri, Allah Teâlânın şu âyetlerinde temelini
bulmakadır: “Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için
onu süsledik. Onları, taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan koruduk. Ancak kulak
hırsızlığı eden olursa onu da parlak bir ateş takip etmektedir.(Hicr 16/18)
Hz. Peygamberin
yıldızlarla ilgili olarak ashabını uyardığı bu tür inanışlar o dönemde pek çok
çeşidiyle oldukça yaygındı. Hiçbir mantıkî temeli olmayan, akılla izah
edilemeyen, gerçek dışı, din ve inanç hâlini bu bâtıl inanç, davranış ve
hurafeler, Hz. Peygamberin mücadele alanını oluşturmaktaydı. 
Allah’a putları ortak
koşmak olan şirk başta olmak üzere, hayatın her alanında çok farklı şekilde
karşılaşılan bâtıl inançların yerine, İslâm’ın tevhid akidesi
yerleştirilmeliydi. Zira pek çok bâtıl inancın kaynağı, insanların tek tanrılı
Hanif dininden uzaklaşmaları ve bu inanç boşluğunu çeşitli varlıklara ulûhiyeti
yakıştırarak onları kutsallaştırmaları sebebiyle gerçekleşmişti. Kendilerini
Allah’a yakınlaştırsın diye putları, cinleri O’na ortak koşup oğullar ve kızlar
isnat etmeleri, gök cisimlerini ve esrarengiz varlıkları Allah’la aralarında
aracı olarak görmeleri, müşriklerin ilâh sayısını artırdı ve böylece haktan
uzaklaşırken bâtıl inançlarla kuşatıldılar. Oysa Allah’ın dışında tapılan her
şey bâtıldı.
Allah’ın bakanların
ibret alıp kendisini hatırlamaları için süslediği gökyüzü ve yıldızlar,
(hicr15) câhiliye dönemi insanı için yalnızca geceleyin yollarını aydınlatan
birer kandil değildi. Bu insanlar, meteorolojik olaylar, iklim değişiklikleri,
bitki örtüsü gibi tabiat olaylarının yanı sıra, bereket ve kıtlığın oluşmasına
da sebep olarak gördükleri yıldızlara fazlaca ehemmiyet vermişler, ilkel
inançları doğrultusunda onlara ilâhlık isnadında bulunmuşlardı. Oysa gökten ve
yerden rızık veren tek Yaratıcı olan Allah’a secde eden yıldızlar, ne birinin
doğum veya ölümünü haber vermekte ne tabiat olaylarını idare etmekte ne de uğur
veya şansa sebep olmaktaydılar. Bu bâtıl inanışları tevhid ile saf dışı bırakan
Allah Resûlü, yıldızların yağmur yağdırarak insanları rızıklandırdığı
düşüncesini de reddediyordu. Yıldızlardan yağmur bekleme fikrini ümmetinin
câhiliyeden kalma inanışları arasında sayıyordu. Nitekim ashâbıyla
Hudeybiye’den Medine’ye döndüğü gece yağmur yağmış, hâlâ eski alışkanlıklarının
etkisinde olan bazı insanlar da gökyüzündeki yıldızlarla yağmur arasında ilişki
kurmuşlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü, sabah namazından sonra ashâbına
dönerek, “Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sordu ve şöyle dedi:
“Allah Teâlâ, şöyle buyurdu: ‘Kullarımdan bir kısmı mümin, bir kısmı da kâfir
olarak sabahladı‘ Allahın lütfü ve rahmetiyle yağmur yağdı diyen bana iman
etmiş, yıldızı(n yağmur yağdırma gücünü) reddetmiştir. ‘Yıldızın doğuşu veya
batışı ile yağmur yağdı diyenler ise beni inkâr etmiş, yıldıza iman
etmiştir.(Buhari İstiska28) Böylece Allah Resûlü, insanların çeşitli bâtıl
inançlar doğrultusunda, bu tür fiilleri Allah’tan başkasına isnat ederek şirk
koşmalarını engellemeye çalışmıştır.
Câhiliye döneminde
insanlar cehaletten, inançsızlıktan veya gökte kilerin yeryüzünü yönettikleri
şeklindeki ilkel inançlardan dolayı güneş, ay ve yıldızlar gibi gök
cisimleriyle ilgili çeşitli bâtıl fikirlere sahip olmuşlardır. Nitekim oğlu
İbrahim’in vefatı ile o gün gerçekleşen güneş tutulması arasında bir bağ
kurulması üzerine Allah Resûlü, bu yanlış düşünceyi hemen reddederek, “Güneş ve
ay hiç kimsenin ölümünden ya da hayatından dolayı tutulmazlar.  Lâkin onlar Allah'ın ayetlerinden iki âyettir.
Siz, onların tutulduklarım gördüğünüz zaman hemen namaz kılın.”(Buhari Kusuf13)
buyurarak böyle düşünen insanları uyarmıştır.
Câhiliye Arapları
arasında yıldızlar veya cinler vasıtasıyla gaybdan bilgi edinilebileceği inancı
oldukça yaygındı. Gökyüzündeki yıldızların hareketlerinden, çeşitli, görünmeyen
varlıklarla iletişime geçerek veya insanın fiziksel özelliklerinden yola
çıkarak bilgi edinme yolu olarak görülen kehanet düşüncesi, İslâm öncesinde
revaçta idi. Bu konuda ihtisas sahibi olduğuna inanılan kâhin ve arrâflara
başvurularak geçmiş veya gelecekle ilgili bilgi sahibi olunmaya çalışılırdı.
Çeşitli ihtilâfların çözümünden hastalıklara şifa bulmaya, felâketleri
önlemekten rüya tabirine kadar pek çok konuda danışılan kimseler olan kâhinler,
o dönemdeki bâtıl inançların en önde gelen kaynağı idiler.14 Oysa Allah Resûlü,
bazı kâhinlerin gaybî konularda verdikleri bilgilerin gerçekleşmesini, irtibat
hâlinde bulundukları cinlerin kulak hırsızlığıyla elde ettikleri şeyleri bu
kâhinlerle paylaşmasından kaynaklandığını bildirmişti. Bu konu, âyetlerde de
ele alınmış ve olağanüstü özelliklere sahip olduğuna inanılan kâhinlerin elde
ettikleri bilgilerin asılsızlığına dikkat çekilmiştir.(saffat 6)
Câhiliye devrinde
görülen Allaha ortak koşarak cinlere sığınma inancı âyetlerde reddedilmektedir.
Nitekim bir âyet-i kerimede, “...Cinler gaybı bilselerdi o küçük düşürücü azap
içinde kalmazlardı ” buyrulmakta,(sebe 14) cinlerin gaybdan haber verme
konusundaki âcizlikleri ve gaybın ancak Allah tarafından bilindiği birçok
âyette kesin bir dille ifade edilmektedir. (cin26/27)
Allah Resûlü,
kâhinlerin bir doğru söze yüzden fazla yalan katan insan¬lar olduğunu
söyleyerek19 ashâbmı onlara gitmekten nehyetmiş, bu yolla kazanılan paranın
haram olduğunu bildirmiştir. Kâhinlere giderek sözlerine inanmayı, “...Kim de
bir kâhine gider ve onun sözlerini tasdik ederse Muhammede indirileni inkâr
etmiş olur”(ibni Mace taharet122) buyurarak kesin bir dille yasaklamıştır.
Kehanet düşüncesi ve
kâhinlere başvurma alışkanlığının yaygınlığından dolayı insanlar, dini tebliğ
etmeye başladığı zaman Allah Resûlü’nü kâhin veya deli olmakla suçlayıp onun
sözlerini de kâhin sözü olarak nitelemişlerdi. Oysa Hz. Peygamberi görme ve ilâhî
vahyin eşsiz kelâmını işitme fırsatını elde edince bu fikirleri değişiyordu.
Nitekim Ezd-i Şenûe kabilesinden olan ve hastalara okumakla tanınan Dımâd
isimli zâta Mekkeli bazı sefihler, “Muhammed delidir.” demişler, o da ona
okursam belki şifa bulur diye düşünerek Allah Resûlu ne gelmişti. Ancak onun
sözlerini işittikten sonra, “Vallahi, ben kâhinlerin sözlerini de sihirbazların
sözlerini de şairlerin sözlerini de dinledim ama seninki gibi hiçbir söz
işitmedim. Bunlar gerçekten söz deryasının derinliklerine ulaşmış. Ver elini
sana İslâmiyet üzerine biat edeyim!” diyerek iman etmişti.(müslim Cuma)
Tüm peygamberler gibi
Hz. Peygamber de büyü gibi bâtıl inançlarla mücadele etmiş, bu tür davranışlar]
kesin bir dille yasaklamıştır. Buna rağmen, insanların Allah Resûlü’ne dahi
büyü yapmaya teşebbüs ettikleri, Hz. Peygamberin bu durumdan Cenâb-ı Hakk'ın
yardımıyla kurtulduğu şeklindeki rivayetler kaynaklarda yer almaktadır(Buhari
tıb 49) Bu tür rivayetler âlimler tarafından eleştirilmekle birlikte, bir insan
olarak Hz. Peygamber’in bundan etkilendiği de düşünülebilir. Zira büyünün
insanları olumsuz tesir altında bırakabildiği, büyücülerin insanları
aldattıkları, kafaları karıştırdıkları bilinen bir husustur. Bu yüzden Allah
Teâlâ, düğümlere üfleyerek büyü yapan insanların şerrinden kendisine
sığınılması konusunda müminleri uyarmakta, küfür olarak görülen bu tür
faaliyetlere itibar edilmemesi, büyücülerin sözlerine değer verilip
inanılmaması konusunda insanları ikaz etmektedir. Peygamber Efendimiz de
Allah’tan başkasından medet umulması dolayısıyla büyüyle şirkin ilişkisine şöyle
dikkat çekmiştir: “Helak eden şeylerden kaçının: Allah'a şirk koşmak ve sihir
yapmak!” (Buhari Tıb 48)  Ayrıca Allah
Resûlü, “Kim düğüm yapar sonra ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa
şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık ve benzeri) bir şey
takarsa o taktığı şeyin korumasına havale edilir buyurarak büyük günahlar
arasında saydığı büyüye inanmayı kesin bir şekilde yasaklamıştır. Hatta
insanları günahlardan sakındırma amacı taşıyan bazı rivayetlerde sihir
yapanların cennete giremeyeceği,"' bu yüzden kâhinlere başvuranların dini
inkâr etmiş olacağı, kırk gece namazının kabul olmayacağı şeklinde ifadeler de
mevcuttur.(Müslim Selam 125)
Hz. Peygamber döneminde
yaygın inanışlardan biri olan ‘evde, kadında ve atta uğursuzluk bulunduğu
düşüncesi de reddedilmelidir.(Buhari Tıb 19) Bazı kaynaklarda Hz. Peygambere de
atfedilen5 ancak Allah Resûlu nün uğursuzluk konusundaki genel kanaatine ters
düşen bu düşünce,  Hz. Âişe tarafından şu
şekilde düzeltilmiştir: “Kur’an’ı Muhammede indiren Allah’a yemin ederim ki
Resûlullah (sav) asla böyle bir şey söylemedi. Fakat o, ‘Cahiliye devri insanları,
kadında, atta ve evde uğursuzluğun bulunduğuna inanırlardı buyurdu. Konuyla
ilgili başka rivayetlerde de Hz. Âişe, bu rivayeti bazı sahâbilerin yanlış
anlayıp eksik olarak naklettiklerini belirterek onları düzeltmiştir.
Çağlar öncesinde
Sevgili Peygamberimizin kaldırmak için büyük mücadele verdiği bâtıl inanç ve
uygulamalar, şekilsel birtakım değişiklikler olsa da hemen her zamanda ve
toplumda ortaya çıkmaya devam etmiştir. Dinî inançların zayıflığı, cehalet ve
merakla birleşince, insanın bilinmeyeni öğrenme arzusunun da etkisiyle, hayal
gücünü zorlayan bâtıl inançlar kolayca yayılmaktadır. Bunun yanında farklı din
ve kültürlerin barındırdığı bâtıl düşüncelerden etkilenilerek veya insanın
içinde bulunduğu psikolojik durumun etkisiyle, esrarengiz ve mistik imaja sahip
olan nesne ve varlıklardan medet umulabilmektedir. Fal ve büyü için her şeyi
bildiklerine inanılan kâhin, büyücü, medyum ve falcılara başvurulmakta,
geleceği öğrenmek için yıldızlardan anlam çıkarılmaya çalışılmaktadır.
Rakamlara, günlere, hiçbir gücü ve kudreti olmayan varlık ve nesnelere kimi
zaman uğursuzluk atfedilerek onlardan korkulmakta, kimi zaman da uğur veya şans
getirdiğine inanılan bir boncuğa veya muskaya olağanüstü güçler yüklenerek
onlarla korunmaya çalışılmaktadır. Hatta bu dünyadan göçmüş ve kendisine bile
faydası dokunamayacak ölülerden ve türbelerinden medet umulup dualar edilmekte,
adaklar adanmakta, şitalar istenmektedir. Ağaca bağlanan çaputtan, havuza
atılan paradan veya yakılan mumdan dahi medet umulabilmektedir. Adı her ne
olursa olsun akla ve mantığa uymayan, dine aykırı, gerçek sebeplere ve ilâhı
bilgi kaynaklarına yönelmekten insanı alıkoyan bu boş inanç ve hurafeler,
insanın zihnim işgal ederek asılsız korku, endişe, beklenti ve inançlarla
doldurmaktadır.































Günümüzde aktüel
biçimde artan çeşitleriyle bâtıl inançların dinî itikatlarının yerini alır hâle
gelmiştir. Oldukça farklı ve etkili sunuş teknikleriyle insanların ilgi ve
merakını celbeden batıl uygulamaların, modern iletişim araçları ve teknolojinin
yardımıyla her alanda reklamı yapılabilmektedir. Bir eğlence unsuru imiş gibi
gösteren önemsemeyerek rüzgârına kapıldıkları bu bâtıl inanç ve hurafeler, hem
maddî ve mânevî olarak sömürülüp istismar edilmelerine neden olmakta hem de
dini inançlarını bozmaktadır. İslâm dini bu tür inanç ve davranışlara dinin özü
olan tevhid inancıyla uyuşmaması nedeniyle tamamen karşıdır. Zira kullarını her
an koruyup gözeten, onlara her şeyden daha yakın olan, dualarına icabet eden
ilâhı kudret yerine âciz varlıklara sığınmak düşüncesi, hem dinin aslına hem
Müslüman şahsiyetine ve hem de insanın saygınlığına aykırıdır. Allah Teâlâ,
insanları her türlü bâtıl inançtan arındırma gayreti içinde olan kutlu elçileri
vasıtasıyla, her şeyin tek olan Allah’ın bilgisinde ve kudretinde bulunduğu
inancını bütün zamanlara ilân etmektedir. Böylece, hak olan Allah’ın dininin
karşısında, tüm bâtıl inançların yok olmaya mahkûm oldukları bildirilmektedir.

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/inanc-zaafiyeti-fal-kehanet-buyu-ugursuzluk)