# İslam Hukukunu Oluşturan Temeller

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/islam-hukukunu-olusturan-temeller-47300
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2013-07-16T14:51:20+03:00
- Güncelleme: 2013-07-16T14:51:20+03:00
- Yazar: M.BURHAN HEDBİ
- Kategori: KÖŞE YAZISI

Günümüzde İslam hukuku olarak da isimlendirilen
fıkhı teşkil eden dört ana temelin Kur’an, Hadis, İcma’ ve Kıyas-ıFukaha
olduğunu bir önceki yazımda ifade etmiştim.


Bu yazıda da, bu temellerin menşeini, dayanağını ve
kısaca tanımını işlemeye çalışacağım… Fıkıh usulü âlimleribu dört unsuru şu
meşhur hadise dayandırırlar: Peygamberimiz  (s.a.s.) Hz. Muaz’ı Yemen’e
gönderiyor ve“Orada ne ile amel edeceksin?” diyor. Hz. Muaz (r.a) “Kur’ân ile amel edeceğim.” diyor. Peygamberimiz, “Kur’ân’da bulamazsan?” diye soruyor. Hz. Muaz,“Sizin sünnetinizle,” diyor. “Sizin sünnetinizde de bulamazsam, içtihadımla” diyor
Hz. Muaz. Peygamberimiz (s.a.s.) bu cevaptan çok memnun kalıyor. Ayrıca “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere
sorun. 16/43” ve benzeri ayetler de bu dört
unsurun kabul edilmesinde delil olarak sayılmaktadır


Şimdi bu bağlamda İslam hukukunun temellerini
oluşturan bu dört ana unsur hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse:


a-    
İslam hukukunun istifade ettiği kaynaklardan en kutsi ve en birinci menba’,
Kur’an’ı mucizül beyandır.


Bu kaynak, daha ilk dönemde, yani devrisaadet olan
Nebi (s.a.s.) zamanında tamamen ezber edilmiş ve ayrı ayrı şekilde yazılmıştı.
Daha sonra ise; bütün ayetleri, sureleri, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) hilafeti
zamanında şuan bildiğimiz şekli ile bir araya toplatılarak ‘Mushaf’ haline
getirilmiştir. Hz. Osman (r.a) hilafeti zamanında da bu Mushaf çoğaltılıp,
genişleyen İslam coğrafyasındaki merkezlere birer nüsha gönderilmiştir. İşte bu
kitabı ilahi, asrısaadetten zamanımıza kadar, değişime uğramadan olduğu gibi; “Şüphesiz o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz. 15/9” hitabı mucibince mahfuz edilmiş
ve bizden sonra da kıyamete kadar o korunmanın altında olmaya devam edecektir.


b-    
İslam hukukunun ikinci kaynağı da sünnettir.


İslam hukukunun dayandığı ikinci menba’ da; “Kim peygambere itaat ederse,
Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin
ki)biz
seni onlara bekçi göndermedik.4/80” “ Deki; ‘Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin’ 24/54” ve benzeri ayetlerin işaret
ettiği gibi Peygamberimizin (s.a.s.) sünnetidir. Bugün birçok kişi alim olma
sıfatıyla bundan yüz çevirmekte ise de biz, bu ayetlerden bunun ikinci kaynak
olduğunu anlıyoruz. “Allah ve Resulü bir meselede
hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık
işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan
ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür. 33/36” 

Bu kaynak da daha ilk dönemden itibaren ashabı kiram tarafından fevkalade bir
itina ile hıfz edilmişti. Belki konuyla alakası olmayabilir, fakat hadis
tedvininin tarihçesiyle alakalı önemli gördüğüm bir hususu faydalı gördüğümden
sizlerle paylaşmak istedim. Hadisleri yazı ile tespit etmesi için Peygamberimiz
(s.a.s.)  tarafından Abdullah b. Amr’a (r.a) izin verildiği rivayet
edilmektedir. Daha sonra İslam coğrafyası genişleyip ashabı kiram (İslam
tebliği/eğitimi için) etrafa dağılınca, her tarafta yüksek ilim erbabı yetişti.
Ve artıkSünnetin tamamen
yazılarak müdevven bir hale getirilme zamanı gelmişti. Bu arada Ömer b.
Abdülaziz hilafet makamına geçmişti… Kemali dikkatle sünneti seniyyenin
tedvinine ihtiyaç olduğunu görmüş, bu hususta tabiinden İbni Şihab Zuhri ile
Medine-i Münevvere valisi Ebubekir Muhammed b. Ömer b. Hazm gibi yüksek din
âlimlerini memur kılmıştı. Ömer b. Abdülaziz, Medine-i Münevvere valisine
yazdığı mektupta: “Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) hadislerine, sünnetlerine dair
muttali olduğun şeyleri yaz. Çünkü ben ilmin kaybolmasından, ulemanın bitip
gitmesinden korkuyorum.” Demişti. Bütün hadis kitapları fıkıh için birer kaynak
olmakla birlikte Kütüb-i Sitte başta olmak üzere fıkıh bablarına göre
düzenlenen “Sünen” tü­rü kitaplar hadislerden fıkhî hükümler çıkarma konusunda
ilk sırayı alır.


c-    
İslam hukukunun üçüncü kaynağı da İcma-ı ümmet’tir.


İcma’; fıkıh usulünde şöyle tanımlanır: “Muhammed
ümmetinin (ictihad melekesine sahip olanların) onun vefatından sonra dini bir
vakıada/meselenin hükmü üzerinde fikir birliği etmeleri”.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından sonra sahabe­nin karşılaştığı yeni
meselelerin çözümü için önlerinde tek yol bulunuyordu: Kur’an’ı ve
Resulullah’ın sünnetini anlama ve yorumlama suretiyle (güncel olan olaylarda)
isabetli bir hükme ulaş­ma çabası göstermek. Resûl-i Ekrem, daha kendi sağ­lığında;
Muaz’ın yemene gönderilme hadisesinden de anlaşılacağı üzere, sahabeleri
"İctihad" adı veri­len bu faaliyete özendirmiş ve onların bu meleke­yi
kazanmalarına imkân sağlamıştı. Şayet ictihad makamında olanlardan; güncel olan
dinî bir me­selede fetva istenilirse, bu kişilerin ön­celikle bu meseleye dair
zımnen veya sarahaten bir ayet veya sünnetin/hadisin bulunup bulunmadığını
araştırmaları gerekmektedir…


Burada önemli gördüğüm bir konuya dikkat çekmek
isterim. Tahrif/bozma-değiştirme ile icma’ı birbirine karıştırmamak
gerekmektedir… Yani; icma’ da bir nevi Kur’an’da eleştirilen bir kısım
Yahudilerin yaptığı tahrif gibi algılanmamalıdır… Zira tahrif; hakkında nas
bulunan bir meselenin hükmünü yeniden (zamana veya birilerine/kendine göre)
güncellemektir. Oysa icma’; hakkında bir nas bulunmayan güncel bir vakıa veya
mesele hakkında (Kur’an ve sünnete uygun kalmak veya bu iki esasa aykırı
olmayacak şekilde) fikir birliğiyle bir hükme varmaktır… İcma’ teorisinin
nüvesini ortaya koyan ve ona teorik bir çerçeve kazandıran İmam Şafiî de,
“müctehidde olması gereken şartları sayarken;  (Kur’an ve sünnette bulunan
bir hükümle çelişmenin ötesinde) hem geçmiş dönemlerdeki hem de muasır ilim
erbabının görüşlerini, müslü­manların icma’ını bilmeyi de saymış. Se­lefin
görüşlerini, insanların icma’ ve ihti­lâf ettikleri hususları bilmeyenin
ictihad edemeyeceğini” ifade etmiştir…


İcma’ konusunda Şafiî’nin görüşü şöyledir; “şayet
herhangi bir şer'î meselenin hükmü üzerinde bütün İslâm âlimleri birleşmişse bu
herkesi bağlar; fakat Medine âlim­lerinin birçok meselede gerçekleştiğini iddia
ettikleri icmâların bu teorik yakla­şımla örtüştüğünü kabul etmek müm­kün
değildir.Şafiî, ic­ma’ı; bütün beldelerdeki bütün
âlimlerin katıldığı fikir bir­liği manasında kabul ediyor, fakat bu anlamdaki
icma’ın da sadece kavlî olan şeklini muteber sayıyor.” Hanefî’de hâkim olan
görüş de; “ic­mâın ‘zatî’ anlamıyla alınması, fakat Şafiî'den farklı olarak
kavlî olma şartının aranmamasıdır.” İcma’ın, bazı politik ve sosyal
ihtiyaçların ürünü olarak ortaya çıktığı düşüncesinde olanlar da vardır…


d-    
İslam hukukunun dördüncü kaynağı da “Kıyas-ı Fukahadır.”


Buna Kiyası Re’y de
denilmiştir. Öteden beri Re’y hakkında tetkike muhtaç olan leh ve aleyhte
birçok söylem olmuştur. Bunlar burada zikrolunmayacak kadar uzun ve ucu
açıktır… Biz, re’yin kısımlarını zikretmekle yetineceğiz.  Re’y üç
kısımdır. Birincisi,
şüphesiz batıl olan reydir ki, bu, kat’i hususa muhalif olan reyden ibarettir. İkincisi, sahih olan reydir. Bu, içtihat
dairesinde şartlarına uygun olan reyden ibarettir. Üçüncüsü de, şüpheli olan reydir. Sahabe, bu üç
kısma işaret etmiş, sahih reyi kullanarak onunla amel etmiş, onunla fetva
vermiştir. Batıl re’yi de zem etmiş, onunla fetvada bulunmayı da men etmiştir.
İmam Ahmed b. Hanbel: - İmam Şafii’ye kiyas-ı re’yi sordum, bana: “Ona ancak
zaruret zamanında müracaat olunur.” dedi


Netice olarak: Batıl olan, maslahata muhalif olan,
nassa muhalif bulunan bir rey, bütün müçtehitlerce merduttur…


‘Batılı batıl bilip ondan yüz çeviren, hakkı da hak
bilip ardından giden’ bir re’y ve iradeye sahip olmamız dileğiyle…


@MBHedbi

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/islam-hukukunu-olusturan-temeller-47300)