# Kardeş Kavgasında Üzerimize Düşen Sorumluluk

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/kardes-kavgasinda-uzerimize-dusen-sorumluluk
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2015-10-13T13:09:50+03:00
- Güncelleme: 2015-10-13T13:09:50+03:00
- Yazar: M.BURHAN HEDBİ
- Kategori: KÖŞE YAZISI

İnsan evrende kapladığı yerden ziyade bu evrende yapması
gereken şey ve yaptığı şey oranında değerlidir. Fakat çok az kişi varoluşunu bu
açıdan sorguluyor, sorgulayanların çoğu da yanlış sorguluyor.  İnsan, kâinatta inşa ve imar ile memur
kılınmışken, tarihin bazı evrelerinde olduğu gibi günümüzde de yaptıkları
yıkımlar, nedenleri, niçinleri ve biçimleri, bu “bendendir ve öteki”
önyargılarına takılmadan sorgulamalıdır...


 


Farkında
olmasa da aslında insan kendini arayan bir varlıktır. Son zamanların modern
çağında varoluşunu “nasıl, ne zaman” sorularıyla nitelendirirken, “nerden,
nereye, neden ve niçin” sorularının cevaplarını aramaktan uzaklaşmış veya göz
ardı etmiştir. Bireyin kendi dünyasına göre anlamlandırdığı evrenin, kendi
ekseninden ibaret olduğu kanısı yerleşmiş, kapladığı alan dışında, “ben”
dünyasından, ayrı diğerlerinin de olduğu, tarihsel yaşantısında başka türlü
olabileceği düşüncesi yadsınmaya başlanmıştır. “Nasıl” sorusuyla oluşumunda bir
etken aramış insanoğluna, peygamberlerin yol göstericiliğinde; varlık oluşumuna
cevaplar alırken, İslam’la “Niçin ve niye ile de” bütünleşmiş. İslam, “Nerden
geliyorsun, nereye gidiyorsun” sorularının cevaplarını sorgulaması gibi insanın
tüm yaptıklarında “Niçin ve Neden” sorularının cevaplarını da kendilerine
vermeyi erdemden sayar. 


 


İslam
maneviyatıyla ruh ve bedenin uyum içinde, zıtlıktan öte, denge içinde, varlık
ve değerler sisteminde bütün olmayı hedeflemiş, huzurlu ve onurlu bir yaşamın
ancak bu bütünlüğün oluştuğunda mümkün olabileceğini insanoğluna
hatırlatmıştır. Fakat bu erdemli tavrı oluşturan İslami prensiplerden
uzaklaşılınca ve nefsin eline verilen: güç, sahip olma, hükmetme şehevi
arzular, İslam hükümlerini kendine uydurma çaba ve anlayışı beraberinde;
özünden uzaklaşan insanı, çarpık ve bozuk bir din anlayışını da beraberinde
doğurmuştur. 


 


Samimiyetten
uzak Müslüman yaşantısı, İslam âlemi dışında kalanların, İslami; aşağılama,
küçümseme, müslümanın inanış ve yaşayıştaki tezatlıklarını ortaya koymada,
İslam dünyasını böl parçala uzantısında en büyük destekçileri olmuştur. İslam
dini, dil din ırk inanç milliyet statü ayırmaksızın sadece Müslümanların değil
tüm insanlığın hakkına, itibarına eşit mesafede muamele edilmesini emreder.
Bireysel hukukun korunmasıyla toplumun hür ve medeni bir hayat seviyesinde
yaşamasını öngörür. Kardeşliğin sadece kan bağıyla süre gelmediği, “mümin
müminin kardeşidir’’düsturuyla birbirini gözetme, destek olma, haklarını
koruma, sınırlara saygı İslam öğretisinin temellerindendir. 


 


Hükmetme,
egemen olma hırsı, soğuk savaştan yön değiştirip, görsel ve yazılı medyayla içi
boşaltılmış maneviyattan uzak, esnek başıboş bir nesil oluşturulması
hedeflenmiştir, Kadının varlığı hızlı tüketimde odak haline getirilmiş, islamın
verdiği hak ve değeri özümseyemeyen bilinç oluşturulup, İslamın; kadının
özgürlüğünü kısıtlayan, dar alana hapseden, kendini gerçekleştiremeyen birey
algısıyla çarpık din şeması çizilmiştir.


 


Halklar-"Kardeşler"
arası adalet(sizlik) ve eşit(sizlik)


 


Kuran, Müslüman kimliğini tanımlarken kardeşlik duygusuna da
vurgu yapar. İslam kültüründe, din kardeşliği, zalime karşı mazlumun hakkını
savunmak, böylelikle zalime; yaşadığı toplumda dışlandığı, haksızlığına ortak
olunmadığı, zulmünün kabul edilebilir olmadığı gösterilerek topluma aidiyet
hissine kapılmasını önlemek gerekir. Taraflar arası adaleti gözetmek, birini
memnun etmek için diğerini mağdur etmemek barışın tesisi ve süreğenliği için
temel koşuldur. Haksızlığa uğrayan mazlum gün gelir hakkını almak için zalim olma
tarafını seçerse hakkın elde edilememesi kısırdöngü içinde döner.


 


Eşitlik hakka, hak adalette, adalet vicdana bağlıdır. İnsan
haklarının özünde; ifade özgürlüğü, yaşama hakkı, insan onurunu koruma vardır.
Sosyal bir varlık olan insanın bulunduğu toplumda güven içinde yaşayabilmesi
adaletin sağlanmasıyla mümkün olur. Adil insan olmak doğru düşünmeyle başlar.
Olayları anlama, tahlil etme, değerlendirme, birinin hakkını diğerine karşı
koruma, toplumsal ilişkilerde vicdanlı olma, insafla haklıya hakkını vermek
adalet bilinciyle adaletin temelini oluşturur. İnsana, sırf insan olarak, insan
olduğu için, mevkisine, ırkına, inancına, siyasi görüşüne göre, şartsız
ayrımcılık yapmadan eşitlik ilkesine bağlı kalınmalıdır. Adaleti bilmek adaleti
gerçekleştirmek anlamına gelmez. Bilinen, pratiğe geçmediği sürece boşlukta
kalır. İnsanın olduğu her yerde adalet kendini hissettirmelidir. Adalet
bilincinin yeterince anlaşılıp özümsenmemesi, vicdanla bütünleştirilmemesi,
bireysel hakkın elden alınmasına, toplumsal kargaşaya, dirlik düzenin ve
huzurun bozulmasına yol açar. Kuran’ın temel ilkelerinden biriside
adalettir.’’Allah adaletli olanları sever 49 /9. Bilim ve teknolojide gelinen
noktada bu güçleri ellerinde tutanların adil olmaktan yoksun oldukları
takdirde; zalimin eline adil olmayan keyfiyet vereceği de bilinmelidir. Adalet
kavramında akıl vahye/dine tabidir. Dinin ilkeleri evrenseldir. Müslüman
coğrafyası; üstün olma çabası, kendinden olmayana yaşam hakkı tanımama, madde
ile ruhu, akıl ile kalbi, gerçek din ile ahlakı birbirinden ayırmaya çalışan,
yontulan, kısırlaştırılan, renkleri soldurulan kültürün çocukları yetiştirip,
İslam maneviyatından uzaklaştırılıp kardeşlik uzlaşısından yoksun, çatışmalar
yaşayan çocuklara gebedir.


 


Tarihe baktığımızda güya kendi devletlerini veya
iktidarlarını korumak adına kendi kültürlerini ve ‘ırksal menfaatlerini’ İslam
dinine karıştıran, sonrasında da bunu ‘dine’ dönüştürenlerin olduğunu
görmekteyiz. Oysa bunlar, İslam coğrafyasında öyle büyük bir ateşin yakılmasına
olanak sağladılar ki birkaç dönem sonra o ateş üstün göstermeye ve sözüm ona
korumaya çalıştıkları ırklarını da (ırklarından türeyen nesli de) yakmaya
başladı. 


Fakat o dönemin vicdan ve izan sahibi İslam âlimleri, İslam
coğrafyasını yakmaya, çöle çevirmeye, Müslümanları birbirine kırdırarak yok
edilmekle karşı karşıya bırakan bu fasit fikirle mücadele ettiler. Gecelerini
gündüzlerine kattılar, batıl adet-kültür ve ırkçılıkla kirlenmiş İslam’ın o
nezih fikirlerini aslına (Kur'an ve Sünnet) uygun şekilde temyiz eden eserler
yazarak; bazı yerlerde kısmen kalsa da bu ateşi kontrol altına almayı başardılar.
Ama maalesef bu ateşin birilerince bugünlerde yeniden yakılmak ve harlanmak
istendiğini görmekteyiz… Günümüz İslam âlimlerinin de selefleri gibi bir tavır
ve duruş sergilemeleri gerekmektedir. Böylesi bir gayret hayati bir önem arz
etmektedir.  


 


Geriye
dönüp baktığımızda öz kardeşinin kuyusunu kazan ve haklarında “yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine
onların gönüllerini kaynaştıramazdın 8/63” denilen bir toplumla
karşılaşırız. Peygamberimiz (s.a.s) ilahi prensipler doğrultusunda oluşturduğu
bir hukuk ile aralarında kan bağı olmayan böylesi bir toplumu bile kardeş
etmeyi başardı. Böylesi bir dinin mensubu olduğunu iddia eden günümüz
Müslümanları arasında yeniden alevlenen kardeş kavgası ve dahi kardeşin
kardeşkanını dökmekten geri durmuyor olması bizi bu sorumluluğumuzu sorgulamaya
ve gelişmelerin nedenlerini araştırıp çözüm(ler) üretmeye sevk etmelidir. Aksi
takdirde hiçbir şeyin bizleri Allah katında ve rûzi mahşerde mükellef
kılındığımız sorumluluğumuzdan kurtaramayacağı bilinmelidir. 


 


{ OHAK-DER YK Başkanı M. Burhan Hedbi }


 

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/kardes-kavgasinda-uzerimize-dusen-sorumluluk)