# Kurban: Allah’a Yakın Olma Vesilesi

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2013-10-09T15:26:38+03:00
- Güncelleme: 2013-10-09T15:26:38+03:00
- Yazar: İRŞAD VE MÜRŞİD
- Kategori: KÖŞE YAZISI

İl Müftümüz Dursun Ali Coşkun'un okuyucularımız için Hac Mevsimi ve Kurban ile ilgili kaleme aldığı yazı....
"Berâ’
diyor ki, “Hz. Peygamber’i (sav) hutbe verirken dinledim, şöyle buyurdu:‘Bugün
ilk işimiz, (bayram) namazı kılmak,
sonra dönüp kurban kesmektir. Kim böyle yaparsa sünnetimize uymuş olur. (B951
Buhârî, îdeyn, 3)









Tarih,
hicretin ikinci senesi, Zilhicce ayının onunu göstermekteydi. Peygamber (sav),
Yesrib’in Medine-i Münevvere’ye dönüşmesinden sonra ashabıyla birlikte ilk kez
Kurban Bayramı kutlayacaktı. İlk defa Allah adına kurbanlar kesilecek,
Müslümanlar birlik ve dirlik içinde bayram yapacak­lardı. Ensar-muhacir
kardeşliğinin ardından yardımlaşma ve dayanışma­nın güzel bir örneği daha
sergilenecekti. İslâm’ın bayramlarından birini daha kutlamanın heyecan ve
coşkusu büyük küçük herkesi sarmıştı.


Kurban
Bayramı sabahı Yüce Peygamber ashabına kıldıracağı bayram namazına
hazırlanmaktaydı. Güneşin yükselişiyle birlikte bayram nama­zı için önceden
tespit ettiği açık alandaki musallaya (namazgaha) doğru ilerlemeye başladı. Yol
boyu giderken henüz vakti gelmediği hâlde aceleyle kesilmiş kurbanlar
dikkatinden kaçmadı.


Allah
Resülü, bayram heyecanını yaşamaları, dua ve hutbeden yarar­lanmaları arzusuyla
genciyle yaşlısıyla bütün kadınların da bayram sabahı namazgâha gelmelerini
istemişti.


Namazgâha
varınca oradakilere selâm verdi. Kendisine verilen bir yay veya bastona
dayanarak Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra ashâbına şöyle seslendi: “Bugün
ilk işimiz, (bayram) namazı kılmak, sonra dönüp kurban kesmektir. Kim böyle
yaparsa sünnetimize uymuş olur:”


Her
zamanki huşû ile kadm-erkek, genç yaşlı, çoluk çocuktan oluşan ashabına bayram
namazını kıldırdı. Sonra kurbanla ilgili önemli mesajlar verdiği hutbesini irad
etti.


Bayram
hutbesinde Kutlu Elçi, Yüce Allah’ın kurban günlerini Müs­lümanlar için bayram
ilân ettiğini ve kendisinin de bunu kabul etmekle emrolunduğunu belirtti.
Bayram günlerini, (oruç değil) yeme-içme ve Allah’ı zikretme günleri olarak
niteledi. Bayramda çeşitli kurbanların ke­silmesi ve yoksulların doyurularak sevindirilmesi
yönünde ashâbını şu ifadeleriyle teşvik etti: “Âdemoğlu
kurban günü Allah katında kurban kesmek­ten daha sevimli olan bir amel işlemez.
Kurban, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnaklarıyla (sevap olarak) gelir.
Kurban, henüz kanı yere düşmeden, Allah tarafından kabul edilir. Bu sebeple
kurban kesme konusunda gönlünüz hoş olsun, (bu iş size zor gelmesin).”









Sonra sözü, namazgaha gelirken gördüğü kesilmiş koyunlara
getirdi: “Kim
kurbanını bayram namazından önce kestiyse onun yerine bir koyun kessin. Kim de
henüz kesmediyse kurbanını Allah’ın adıyla kessin!”


Acele
edip kurbanını bayram namazından önce kesenlerden birisi de sahabeden Berâ’ b.
Âzib’in dayısı Ebû Bürde b. Niyâr idi. Misafirlerine ve komşularına karşı ikram
ve cömertliğiyle bilinen bu sahâbî, ayağa kalka­rak kendisinin niçin acele
ettiğini dile getirdi: “Ey Allah’ın Resûlü! Vallahi ben bu günün yeme-içme günü
olduğunu, yoksul komşularımın ihtiyacı olduğunu düşünerek kurbanımı namazdan
önce kestim ve etinden hem kendim yedim, hem de aileme ve komşularıma ikram
ettim.” Resülullah (sav), “Bu, kurban değil, et için kesilen bir koyun
olmuş.” buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bürde tekrar kalktı ve “Bende
bir yaşını doldurmamış fakat iki koyundan daha iyi bir oğlak var, benim için bu
yeterli mi?” diye sordu. Resûl-i Ekrem de, “Evet,
ama senden başka bir kimse için bu yeterli olmaz ” buyurarak
sadece ona ruhsat verdi.


Namaz ve
hutbenin ardından artık sıra kurbanları kesmeye gelmişti. Peygamber Efendimiz,
müsait oluşunu dikkate alarak, namazı kıldırdığı yeri aynı zamanda kurban kesim
alanı olarak kullandı. Hatta daha sonra­ları da orayı kesim yeri olarak
kullanmaya devam etti.


Rahmet
Elçisi, hayvanların kesimi esnasında onlara eziyet verilme­mesi için, gerekli
uyarılarda bulunmayı da ihmal etmedi. Allah’ın her konuda ‘ihsan’ ile yani
güzellikle davranmayı farz kıldığını, hayvanların kesiminin de en güzel bir
biçimde yapılması gerektiğini hatırlattı. Bu nedenle, bıçağın iyice
keskinleştirilmesi, hayvana gösterilmemesi, kesim işinin hızlı yapılması ve
böylece hayvanın fazla acı çekmeden can verme­sinin sağlanması talimatını
verdi. Bizzat kendisi de iyi kesmesi için bıça­ğını bilettirdi.Sonra kendisine
kurbanlık iki koç getirildi. Onları kıbleye doğru yatırdı. Keserken besmele
çekti, tekbir getirdi ve şöyle buyurdu: “Ben
hanîf (hakka yönelmiş) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yaratan (Allah)’a
çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, kurbanım, haya­tım
ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben
bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. Allah’ım (bu kurban) şenden­dir
ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için sunulmuştur.”


Allah
Resülü’nün âyetler ihtiva eden bu duası, İslâm’daki kurban­lar ile câhiliye
dönemindeki kurbanlar arasındaki en önemli farkı göster­mekteydi. Asırlardır
kurbanlar putlara adanmış, şirk içerisinde kesilmişti.


Şimdi
ise, sadece yaratan Allah’ın adıyla, O’nun adına kurban ediliyor­lardı.
Ardından Peygamber Efendimiz, “Allah’ım
(bu kurban) şendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için
sunulmuşturdedi.


Hz.
Peygamber’i kurban keserken gören arkadaşları sordu: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu
kurbanlar nedir?” Efendimiz (sav), “Babanız
İbrahim’in sünnetidir.” diye cevapladı. Sahabe, “Peki, bu
kurbanlardan dolayı bize ne kadar sevap var?” diye sorunca Resûl-i Ekrem, “Her
kıla karşılık bir sevap.” buyurdu. Sahabe, “Ya yünlü (koyun-keçi)
olursa?” deyince Resûlullah (sav), “Yünden
de her bir kıla karşılık bir sevap vardır.” cevabını verdi.


Belki de
ilk Kurban Bayramı olduğundan, o gün Medine’ye dışarıdan birçok misafir
gelmişti. O sene kıtlık vardı, gelenlerin çoğu aç ve yok­suldu, doyurulmaları
gerekiyordu. Onların bu durumunu dikkate alan Rahmet Peygamberi, kurban
etlerinin misafirlere ikram edilerek üç gün içerisinde tüketilmesi talimatını
verdi. Hatta kurban etlerinin üç günden sonra sahipleri tarafından yenilmesini
yasakladı. Böylece aç ve muhtaç kardeşlerinin bayramı tam anlamıyla
yaşamalarını sağladı. Hatta bu misa­firlerin içler acısı durumlarını gören Hz. Peygamber,
bayram namazından sonra Bilâl-i Habeşî ile birlikte hanım cemaatin yanma gitti.
Onlar da bu yoksullar için yardım talep etti ve bilezik, gerdanlık, küpe ve
benzeri bir­çok ziynet eşyası verdiler.


Ertesi yıl sahabeden bazıları söz konusu uygulamanın devam
edip etmeyeceğini sordu. Efendimiz, “Size
kurban etlerini üç günden sonra tüket­mek üzere ayırmanızı yasaklamıştım. Fakat
Allah size bolluk verdi ve hayırlara kavuşturdu. Dolayısıyla o etlerden
yiyebilir, sadaka olarak verebilir ve istediğiniz kadar da kendiniz için
ayırabilirsiniz buyurdu.


Aslında
ilgili uygulama, kurban kesenlerle kesmeyenlerin et tüketi­minde denk olmaları
amacına matuftu. Kurban kesen sayısının artması durumunda istenildiği kadar
yenilir, yedirilir ve saklanabilirdi. İhtiyacın fazla olması hâlinde ise,
tekrar Hz. Peygamber’in uygulamasına benzer bir tutum sergilenecekti.


Hz.
Âişe’ye göre söz konusu yasak, haram kılmaya yönelik değildi. Hz. Peygamber
zenginlerin bu etlerle fakirleri doyurmasını istemişti. Nitekim bazı rivayetlerde,
ilgili yasak üzerine Medine’deki bazı Müslümanlar, çoluk çocuk ve hizmetçileri
bulunduğunu dile getirince, yemeleri, yedirmeleri, saklamaları yahut
biriktirmeleri doğrultusunda Peygamber Efendimizin onlara ruhsat verdiği de
anlatılır.


Daha
sonraki yıllarda Hz. Peygamber’in kurban etlerinden bir kıs­mını terbiye
ettirdiği veya kurbanların ayaklarını kurutarak paça olarak sakladığı, 10-15
gün, hatta bir ay sonra dahi tükettiği olmuştu.


Kurbanı,
varlıklı kimselerin yapacağı bir ibadet olarak gören Allah Resûlü, yoksulların
kurban kesmesine sıcak bakmazdı. Hz. Peygamber’in Arafat vakfesinde söylediği
rivayet edilen ve sadece Mıhnef b. Süleym’den nakledilen, “her ev halkına, her
yıl bir kurban gerektiğini” ifade eden hadis hem zayıftır, hem de mensüh yani hükmü
yürürlükten kaldırılmıştır. Mal durumu müsait olup da, Kurban Bayramı’nda
kurban kesmeyen kim­seler hakkında Hz. Peygamber’in “namazgâhımıza yaklaşmasın”
buyurdu­ğunu ifade eden zayıf rivayet ise, bir dışlama ifadesi olarak değil,
kurban kesmeye teşvik amaçlı bir uyarı şeklinde anlaşılmalıdır.


Resûl-i
Ekrem’in kurban kesen Müslüman’dan söz ederken ‘Âdemoğlu’ ifadesini kullanması,
bize insanlık tarihinde ilk kurban ibadetini yerine getiren Hz. Âdem’in iki
oğlunu hatırlatmaktadır. Her ikisi de birer kurban sunmuşlardı da Allah,
kendisine karşı gelmekten sakınan oğulun kurba­nını kabul etmiş ve onun
dilinden, “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder.”
buyurmuştu.


Yine
Peygamberimizin, kurbanı ‘Hz. İbrahim’in sünneti’ olarak nitele­mesi de,
İbrahim’in (as) oğlu İsmail’i kurban etmekle sınanmasına bir atıf olsa gerekti.
Allah, en sevdiği varlığını, biricik oğlunu feda etmekten çekinmeyen Hz.
İbrahim’i büyük bir kurban göndererek mükafatlandırmıştı. Böylece kurban
ibadeti sonrakiler için İbrâhimî bir sünnet/gelenek hâline gelmişti.


Kur’an’da
yer alan bu örneklerden, tarih boyunca hemen hemen her toplumda kurban
ibadetinin var olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bu gerçeği, “Her
ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini
anarak kurban kesmeyi meşru kıldık.” âyetiyle dile getirmektedir.


İslâm
öncesi Arap toplumunda da çeşitli amaçlarla putlar adına kur­ban kesme âdeti
yaygındı. Câhiliye Arapları, belli zamanlarda Kâbe’deki ve diğer bölgelerdeki
putlara olan bağlılıklarını göstermek için kestikle­ri kurbanların kanlarını
putların üzerine döker, etlerini yırtıcı hayvanlar yesin diye dikili taşların
üzerine bırakırlardı. Onların yarar sağlayacağı düşüncesiyle ölen kimsenin
kabri başında da kurban kestikleri bilinmek­tedir. İslâm döneminde bu âdet,
tevhid inancına aykırı öğelerden temizle­nerek Hz. İbrâhim’in sünnetine uygun
biçimde ihya ve ıslah edilmiş, sos­yal işlevler de yüklenerek
zenginleştirilmiştir. Putlar için hayvan kurban etmek şirk, bu şekilde kesilen
hayvanlar da murdar sayılmıştır.


Kur’ân-ı
Kerîm’de daha çok hac kurbanlarından söz edilir. Bu âyetlerde, kurbanlık
hayvanların Allah’ın nişaneleri olması, Allah adı anılarak kesilmesi, onlardan
yararlanılması, hem yenilmesi hem de yok­sullara yedirilmesi, etlerinin veya
kanlarının değil takvanın esas olduğu anlatılır. Elbette bu hususlar, bayram
günlerinde kesilen bütün kurbanlar için fazlasıyla geçerlidir.


Mekke
döneminde inen, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”
âyetine rağmen, Resûl-i Ekrem’in Mekke’de kurban kestiğine dair herhangi bir
bilgi bulunmamaktadır. Kesin bir şekilde olmaksızın, “Kurban
kesmekle emrolundum.” şeklindeki rivayetlerde, “venhar”
(kurban kes) emrine bir atıf olabilirse de, âyetteki “venhar”
emrinin anlamı ve bağlayıcılığı birçok âlim tarafından farklı yorumlanmıştır.


Kur’an’da
verilen bu temel bilgilerden sonra, kurbanla ilgili detayları, Hz. Peygamber’in
Medine’deki uygulamalarından öğrenmekteyiz. Resûl-i Ekrem’in hicretin ikinci
yılından itibaren Kurban Bayramlarında kurban kesmeye başlaması ve kurbanla
ilgili çeşitli açıklamalardan oluşan zengin hadis rivayetleri bu alandaki
uygulamaların, fıkhı yorum ve değerlendir­melerin zeminini teşkil etmiştir.


Bilindiği
gibi kurbanlık hayvanlar sadece koyun, keçi, sığır, camız ve develerden oluşmaktadır.
Peygamber Efendimizden gelen hadislere göre, sığır ve deve, yedi kişi
tarafından ortaklaşa kurban edilebilmekte; kurbanın en hayırlısının boynuzlu
koç olduğu belirtilmekte; kurbanlık koyunlarm bir yaşını doldurmuş olması
gerekmektedir. Ayrıca, sağlıklı olmayan, meselâ, topal olan, tek gözü kör olan,
hastalığı iyice belli olan, zayıf ve cılız olan hayvanlar kurban edilmemekte;
muhtemelen ekono­mik ihtiyaçlar dikkate alınarak, sütü için beslenen sağmal
hayvanların da kurban edilmesi hoş görülmemektedir.


Hz.
Peygamber’in sünnetine sımsıkı bağlılığıyla şöhret kazanmış olan Abdullah b.
Ömer, organları noksan veya yaşları elverişli hâle gelmemiş olan hayvanları
kurban olarak kesmekten çekinir; Hz. Âişe’nin yeğeni Urve b. Zübeyr ise
çocuklarına şöyle derdi: “Yavrularım! Hiçbiriniz şe­refli dostlarınıza lâyık
görmediğiniz hayvanları, hac (veya umre) kurbanı olarak kesmesin. Çünkü Allah,
şereflilerin en şereflisidir ve her şeyin en iyisine lâyıktır.’


Yine
hadislere göre kurbanlıkların sadece etleri değil, derileri, yün­leri,
develerin üzerindeki minder gibi değerli eşyalar da fakirlere tasad- duk
edilirdi. Kasap ücreti ise, kurban etinden değil, sahibi tarafından ödenirdi.


Kişi,
kurbanını bizzat kesebileceği gibi, vekil tayin etmek suretiyle başkasına da kestirebilir.
Nitekim Allah Resûlü de, hicretin dokuzuncu senesinde kurbanlık develerini hac
emîri olarak tayin ettiği en yakın dostu olan Hz. Ebû Bekir’le Mekke’ye
göndermişti.Yine Hz. Ali, Peygamberi­mizin yaptığı vasiyet gereği onun adına
iki koç kesmişti.


Kurban
kesmenin fıkh! hükmü, sahabeden beri tartışılagelmiştir. Ab­dullah b. Ömer’e bu
husus sorulduğunda, Resûlullah’m (sav) Medine’de on yıl kaldığını ve her yıl
kurban kestiğini, (ona uyarak) Müslüman­ların da kurban kestiğini ve böylece
kurban kesmenin sünnet olduğunu söylemiştir. İbn Ömer’in, bu soruya, Kevser
sûresindeki “venhar” emrine değil de, Hz.
Peygamber’in devamlı uygulamasına dayanarak cevap ver­mesi dikkat çekmektedir.


Resülulah’m
tavsiyelerini eksiksiz dikkate alan ve gereğince amel etme eğiliminde olan
sahâbîler, ondan öğrendikleri bu faziletli ibadeti -maddî durumları ölçüsünde-
yine ona uyarak yerine getirmeye çalışmış­lardır. Ancak zamanla kurban kesme
âdeta zorunlu bir yükümlülük gibi anlaşılmaya başlanmış olmalıdır. Buna mukabil
Akabe Biati’ne katılan en genç sahâbî olma şerefine ermiş Ebû Mes’ûd el-Ensârî
(Ukbe b. Amr), “Sizin en zenginlerinizden olduğum hâlde, bir vecibe
zannedilmesi korku­suyla kurban kesmemeyi düşündüm.” şeklinde bir açıklama
yapma ihti­yacı hissetmiştir. Hatta diğer bir rivayete göre bu sahâbî, “Zengin
olduğum hâlde, komşularımın mutlaka kurban kesmem gerektiğini düşünecekleri
endişesiyle kesmiyorum.” demiştir.


Yine
Rıdvan Biati’ne katılan sahâbîlerden Huzeyfe b. Esîd’in şöyle de­diği
nakledilir: “Ben (kurban konusundaki) sünneti bilmeme rağmen ailem beni (birden
fazla kurban kestirerek) sıkıntıya soktu. Halbuki (evvelden) bir aile, bayramda
bir veya iki koyunu kurban ederdi. Şimdi (bir iki koyunla ye­tinirsek)
komşularımız bizi cimrilikle itham ediyorlar.” Halbuki ben, Ebû Bekir ve
Ömer’in bile kurban kesmediklerine şahit oldum.”


İstanbul’u
şereflendiren sahâbî Ebû Eyyûb el-Ensârî de ilerleyen yıllar­da kurban
konusundaki bu gayretin boyutlarını şöyle anlatır: “Resûlullah (sav) zamanında
kişi, kendisi ve çoluk çocuğu için bir koyun keserdi.


Onun
etinden hem kendileri yer, hem de başkalarına yedirirlerdi. Daha sonra
Mûslümanlar arasında gördüğün bu mal çokluğuyla övünme duru­mu ortaya çıktı ve
birkaç kurban kesmeye başladılar).”


Kurban
ile ilgili farklı yaklaşımlar, sahabe sonrasında da devam etmiş­tir. Hz.
Peygamber’in uygulamasına dayanan Ebû Hanîfe ve talebeleri, dinen aranan
şartları taşıyan kimselerin kurban kesmesini vacip görürken; diğer fakihler ise
bunu sünnet olarak değerlendirmişlerdir. Netice itibariyle kur­ban kesme, İslâm
dünyasın genelinde canlı bir şekilde uygulanmaktadır.


İslâm
geleneğinde kurbanın yerine nakit olarak bedelinin verilme­si kabul
görmemiştir. Putları adına kurbanlar kesenlerin şirkine karşılık, İslâm’da
‘sadece Allah adına ve O’nun adıyla O’na gönderilen’ bir tevhid sembolüdür
kurban.


Kurbanın
ibadet boyutu kadar, toplumsal fonksiyonu da önem arz eder. Allah için kesilen
kurban ibadetinde, tüketimi itibariyle muhtaç in­sanların doyurulması gibi
pratik bir amaç gözetilir. Buradaki hikmet, Al­lah rızası ile birlikte yoksulun
et ve gıda ihtiyacını karşılamaktır. Böylece kurban, Müslüman toplumda
kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhu­nu canlı tutar, sosyal adaletin
gerçekleşmesine katkıda bulunur. Zengine malını Allah rızası için harcama ve
başkalarıyla paylaşma haz ve alışkan­lığını verir; onu cimrilik hastalığından,
dünya malına tutkunluktan kurta­rır. Neticede fakirleri de bayram günlerindeki
sevince ortak ederek, birlik ve kardeşlik içinde huzurlu bir bayram
geçirmelerini sağlar.


Kurban
ibadetinin bir hikmeti de zengini muhtaç kardeşlerine yak­laştıran önemli bir
vesile olmasıdır. Komşuları, akrabaları, dostları, yakın olsun uzak olsun
kardeşleri birbirine bağlayan ve ruhları kaynaştıran bir ibadettir. Vekâlet
yoluyla Afrika’da, Asya’da adını dahi duymadığı birçok yoksul ülkede yaşayan
hiç görmediği, tanımadığı, aç ve muhtaç kardeş­lerine uzattığı bir eldir.
Binlerce kilometre uzaktaki kardeşleriyle yakın­laşmanın, bütünleşmenin, ümmet
olmanın adıdır kurban. Yoklukların, afetlerin yaşandığı coğrafyalara ulaşmak,
fizik! mesafeleri gönül coğraf­yasında aşmak, onların dertlerini paylaşmak,
onlara umut ışığı olmaya çalışmaktır. Hatta sadece din kardeşlerine değil,
inancı ne olursa olsun muhtaç olan herkese ulaşmaktır!


Kurban,
Yüce Yaratıcı’ya yakınlaşmaktır; kurbanlarımız, “kurb”anları mızdır, yani O’na
en yakın olma zamanlarımızdır. Kurban, mukarrebûndan olma çabasıdır, yani
takvaya erişme arzusu içinde Yüce Yaratıcı’ya yaklaşan­lar arasına girebilme
gayretidir. Kurban, takvaya; takva da Allah’a ulaştırır. Nitekim Yüce Rabbimiz
hac kurbanlarından söz ederken kurbanların, as­lında Allah’ı yüceltme ve O’na
şükretme vesilesi olduğunu belirttikten sonra şöyle buyurur:


“(O kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allah’a
ulaşacaktır. Fakat O’na sizin takvanız ulaşacaktır.”







Hz. Âişe’den rivayet
edildiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu
kurban günü Allah katında kurban kesmekten daha güzel bir amel işlemez. Kurban,
kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnaklarıyla (sevap olarak) gelir. Kurban,
henüz kanı yere düşmeden, Allah tarafından kabul edilir. Bu sebeple kurban
kesme konusunda gönlünüz hoş olsun, (bu iş size zor gelmesin).”


 


(T 1493
Tirmizî, Edâhî, 1)


Şeddâd b. Evs diyor ki, “Ben iki şeyi Resûlullah’tan (sav)
belledim. O şöyle buyurdu: "Allah
her işi güzel yapmayı istemiştir. Şu hâlde siz (meşru bir sebeple) öldürürken
de, (işkence etmeden) güzelce öldürün. Bir hayvanı kestiğinizde de kesimini
güzel yapın. (Biriniz hayvan keseceği zaman) bıçağını bilesin ve kestiği
hayvanı rahatlatsın!”


(M5055 Müslim, Sayd, 57; D2814 Ebû Dâvûd,
Dahâyâ, 10-11)


 Câbir b.
Abdullah anlatıyor: Resûlullah (sav) bir bayram günü kurban olarak iki koç
kesti ve onları kıbleye doğru yatırdığı zaman şöyle dedi:


“Ben hanlf (hakka yönelmiş) olarak, yüzümü
gökleri ve yeri yaratan (Allah)’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.
Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah
içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların
ilkiyim. Allah’ım (bu kurban) şendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin
(rızan) için


sunulmuştur.”


(İM3121 İbn Mâce, Edâhî, 1; D2795 Ebû Dâvûd,
Dahâyâ, 3-4)


Zeyd b. Erkam anlatıyor: Resûlullah’ın (sav)
ashâbı, “Ey Allah’ın Resûlü! Bu kurbanlar nedir?” dediler. Resûlullah, “Babanız
İbrâhim’in sünnetidir.”diye cevap verdi.


(İM3127 İbn Mâce, Edâhî, 3: HM19498 İbn Hanbel,
IV, 368) "

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/kurban-allaha-yakin-olma-vesilesi)