# Nübüvveti Algılamak

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/nubuvveti-algilamak
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2013-04-13T13:00:08+03:00
- Güncelleme: 2013-04-13T13:00:08+03:00
- Yazar: İRŞAD VE MÜRŞİD
- Kategori: KÖŞE YAZISI

“ - Ey Fazl’ın babası, yeğeninin saltanatı ne kadar da büyümüş! ”
“ - Yazık sana! O saltanat değil,
nübüvvettir... ”



            Bu konuşma binlerce kişilik İslam
ordusunun Mekke sırtlarında şehre girişini seyreden iki kişi arasında
geçiyordu. Bu basit bir muhavere değildi. Aynı zamanda iki farklı dünya
görüşünün aynı olayı nasıl değerlendirdiğinin de basit bir timsaliydi. Başka
bir deyimle kazanan güçle, yirmi küsur senelik mücadele sonunda Mekke gibi ilk
ve son kalesini kaybeden güç arasındaki siyaset felsefesinin farklılığının
deliliydi. İkisi de aynı olayı gözledikleri halde birbirine taban tabana zıt
iki farklı bakış açısıyla ifade ediyorlardı gördüklerini.


            Mekke’yi temsil eden bakış, olayı
dünyevi güç açısından değerlendiriyordu. Birçoğu birbirine can düşmanı olan ve
hepsinin farklı değerlere inandığı bunca farklı kabileyi tek inanç (Tevhid),
tek lider (Rasul), tek slogan (Allah-u Ekber) etrafında birleştiren şeyin olsa
olsa yalnızca zorbalık ve dünyevi güce dayanan ‘Saltanat’ olabileceğini düşünüyorlardı.


            Medine’yi temsil eden mantık,
böylesine ezici bir kuvvetle, yıllardır kendisine ve inancına karşı kör bir
inatla ayak diremiş insanların ellerindeki en büyük karargâhı fetheden bir
ordunun komutanının, sultanlara ve padişahlara yaraşır bir tantana ve gururla
değil de, hamd ve şükürle yükümlü olduğu Rabbi karşısında, başı devesinin
hörgücüne değecek kadar engin bir tevazu ve toprak gibi bir mahviyet içerisinde
geçişini gösteriyor ve hükmünü veriyordu: “Saltanat değil, nübüvvettir bu!”[1]


            Muhammedî daveti, Kureyş ileri
gelenleri daha başından itibaren onu siyasi biçimde okuyup, ona karşı siyaset
uyguladılar. Onlar bu davette, ekonomik yapılarının, dolayısıyla siyasi
iktidarlarının, hatta bizzat var oluşlarının temelini sarsmayı hedef alan bir çağrı
gördüler. Putlara saldırı ve tek tanrıya ibadete çağrının anlamı, Muhammedî
davetin yaptığı gibi kaynağı “akide”
olsa bile, Arap kabilelerini hac ve onunla bağlantılı ticaret ve Mekke’ye çeken
siyasi sarsmaya, dolayısıyla Kureyş’in iktidar, ekonomik ve siyasi iktidar
kaynağını yok etmeye çağrıdan ibarettir. Öte yandan, Kureyş’in kendisine karşı
siyaset uygulaması karşısında Muhammedî davetin pasif kalması düşünülemezdi.
Bilakis aynı silahla ona karşı savaşması zorunlu idi; bu hayatın kanunudur. En
azından, siyasi silahı, silahlarından biri yapmak zorundaydı. Fiilen olan da
zaten budur.[2]


            Kur’an’ın indiği toplumda onu anlama
sorununun olmadığı kesindir. Ona inanmama sorunu vardı. Bu da, inat, tekebbür
(büyüklenme), taklit, cehalet ve menfaat gibi sebeplerden kaynaklanıyordu.


            Hayatı zor kılan veya peygamberlerin
amaçladıkları hedefin gerçekleşmemesini zorlaştıran şey insanın dar görüşlülüğü
ve bencilliğidir.


            Asr-ı Saadet’te Müşrik Mekke
toplumunun Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ve Tevhit inancını yanlış değerlendirdiklerini
görmekteyiz.


            Yanlış değerlendirme iki türlüdür: 


1 - Değer biçmek


2 - Değer atfetmek


Değer biçmek; ahlakî muhteva taşıyan bir olayı, bir ilişkiyi veya böylesi
olay ve ilişkilerin sergilendiği bir metni içinde yaşadığı toplumda o anda
egemen olan değer yargılarına (morale) göre, - onlar açısından moda ve yükselen
değer ne ise ona göre – kendi gözleriyle bakmadan, görmeden- değerlendirmektir
(taklit). Değer atfetmek ise, gördüğü veya okuduğu olayları, ilişkileri,
kişinin kendi menfaatleri, egosu içinde bulunduğu psikolojik, duygusal
ilişkileri açısından değerlendirmek ve yorumlamaktır. Bunlar Aristo’nun dediği
gibi hep hedef kaçırmalardır.[3]


            İnkârın ahlakî arka planına baktığımız
zaman; Kur’an’da ‘küfür’ ve ‘tekzip’ olayı Allah’ın inkâr edilmesi
hususunda değil, tevhid inancının kabul edilmesi ve peygamber/kitap kabul
edilmesi hususunda ortaya çıkar. Mevdudî’nin dediği gibi: “Kur’an’da söz konusu edilen toplumların tümü
Allah’a inanıyorlardı. Peygamberler ‘ateizm’  ile değil ‘şirk’ ile mücadele
etmişlerdir. Örneğin, Yahudilerin tekzibi peygamber ve kitaba yönelir.
Hıristiyanlarınki hem peygamber/kitaba hem de Kur’an’ın tevhid öğretisinedir.
Müşriklerin inkâr ve tekzipleri ise, hem tevhid öğretisine hem de
peygamber/kitaba yönelmiştir. Kur’an bu direnişi, baştan sona kadar kalbin bir
‘kesbi’ olarak ahlakî düzlemde değerlendirir.[4]


            Mekke toplumuna baktığımız
zaman, o dönemde şimdiki gibi yaşamakla inanmak arasında uçurumlar oluşmadığından,
tapınma hem inanmayı hem de yaşamayı birlikte ifade ediyordu. Gerek dini hayat
gerekse ekonomik ve sosyal hayat iç içe girmiş bir bütünü oluşturuyordu.
Bunlardan birine müdahale etmek Mekke’deki Kurulu düzenin alt-üst olmasına
yeterdi. Hz. Peygamber’ in nübüvvetin ilk yıllarını gizli tutmasının bir nedeni
de budur.


            Nitekim Rasulüllah (s.a.v) onları
tevhide çağırdığı zaman şiddetle karşı çıkmaları da bunu göstermektedir. Çünkü
tevhidi kabul etmeleri halinde ekonomik ve sosyal düzenleri sarsılacaktı.


            Bununla birlikte, her ne kadar Mekke
Müşrikleri’nin atalarının inançlarında direnç gösterdikleri görünse de aslında
onların inanç karşısında ne kadar lakayt kaldıklarını, Hz. Peygamber (s.a.v)’e
yapmış oldukları şu tekliften anlayabiliriz:


            İbn-i Abbas’ın rivayetine göre,
Kureyşliler Rasulüllah’a şöyle diyorlardı: “Biz sana o kadar mal veririz ki Mekke’de
herkesten daha zengin olursun. Eğer bir kadın istersen onunla seni
evlendiririz. İstersen seni önder olarak kabul ederiz. Yalnız tanrılarımızı
kötülemekten vazgeç. Eğer bu teklifi kabul etmezsen başka bir teklifimiz var;
bu senin için de bizim için de daha hayırlı olur. “Gel bir yıl tanrılarımız
olan Lat ve Uzza’ya (bizim taptığımız gibi) ibadet et, biz de bir yıl senin
tanrına (senin inandığın gibi) ibadet edelim” dediler.[5]


            Bu teklif, hak olsun batıl olsun
inancından emin olanların yapacağı bir teklif değildir. Nitekim buna cevabı
Rasulüllah değil, Kafirun süresi ile Allah (c.c) vermektedir: “...Sizin dininiz size, benim dinim
bana.”[6]


            Bu durumda Müşriklerin Müslümanlara
karşı verdikleri savaş, batıl da olsa bir inancı korumanın savaşıdır
diyemiyoruz. Müşriklerin en çok inandıkları şey menfaatleri ve saltanatları
olmuştur. Saltanatlarına halel getireceğine inandıkları tüm çıkışları yok
etmeye çalışmışlar ve böylesi durumlarda en acımasız zulümleri de yapmaktan
çekinmemişlerdir.


 


 


                                                                                             
Edip AKYOL


 










[1] Mustafa İslamoğlu, Hilafetten
Saltanata, İst. 2004, s. 33–34






[2] Cabirî, s.72






[3] İlhami Güler, Sabit Din
Dinamik Şeriat, s. 170–171






[4] Güler, s. 58






[5] Mevdudî, Tefhimul’l
Kur’an, Terc. Komisyon, İst. 1996, VII/275–276






[6] 109/Kafirun /6.

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/nubuvveti-algilamak)