# Ortadoğu'da denklem yeniden kuruluyor

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/ortadoguda-denklem-yeniden-kuruluyor
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2014-06-17T13:20:34+03:00
- Güncelleme: 2014-06-17T13:20:34+03:00
- Yazar: MUHAMMED İKBAL SAYLIK
- Kategori: KÖŞE YAZISI

Geçtiğimiz günlerden Irak’ın Musul şehrinin çok
hızlı bir şekilde Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı radikal selefi örgüt
tarafından ele geçirilmesi, bölgedeki ve dünyadaki dikkatleri Suriye’den Irak’a
doğru çevirdi.


Orijinal adı “ed-dewlet’ul İslamiyye fil İraq
weş’Şam” olan örgüt ABD’nin Irak işgali sırasında 2004’te kuruldu ve El Kaide’nin
bir kolu olarak hareket ettiğini duyurdu.


Suriye’deki iç savaşın patlak vermesi sonucu örgüt
bu ülkede de ortaya çıktı ancak ne hikmetse düşman olarak ilan ettiği Esed rejimi
yerine muhaliflerle savaşmayı tercih etti.


Yaşanan güç çekişmeleri sonucunda 2013 yılı sonunda
El Kaide, artık IŞİD ile herhangi bir bağı kalmadığını ve bu örgütle düşman
olduklarını ilan etti.


Bu dönemde IŞİD ile El Kaide’nin Suriye’deki asıl
temsilcisi diyebileceğimiz Nusra cephesi arasında sert ve şiddetli bir güç
savaşı yaşanmaya devam etti.


Yöntem olarak vahşet ve acımasızlığı seçmekten
kaçınmayan bu örgüt Suriye’deki devrimi baltalamaya ve engellemeye devam
ederken son dönemde birdenbire Maliki yönetiminin katı Şii yanlısı
politikalardan rahatsızlığı ayyuka çıkmış olan Sünni Arap bölgelerinde hızlı
bir yükselişe geçti ve dünya gündemine ülkenin ikinci büyük şehri ve Sünni
Araplığın merkezi Musul’u almasıyla girdi.


Musul’un bu radikal terör örgütü tarafından
düşürülmesi, hem Irak’ta hem de Ortadoğu bölgesinin tamamında yeni bir sürecin
de başlangıcı oldu.


IŞİD’in yükselmesini doğrudan veya dolaylı olarak
etkileyen pek çok neden var. 


Bu politikalar hem IŞİD’i hem de ona benzeyen
radikal ve selefi örgütlerin hem doğuşuna hem de güçlenerek destek bulmasına
sebep oldu; değişen bölge şartları, bu örgütlerin de güçlenmesine ve büyümesine
yol açtı.


Bu nedenle burada tartışılması gereken asıl mevzu,
Musul’un nasıl kolayca düştüğünden ziyade, bu örgütlerin nasıl böyle güçlü bir
destek buldukları ile ilgili olmalıdır. 



Burada saymamız gereken birinci ve en önemli faktör elbette İslam dünyası
üzerindeki Batı tahakkümü ve bu hegemonyanın bugün yerli maşalar eliyle
kesintisiz uygulanıyor olmasıdır.


Bu politikalar Batı’ya ve onun temsil ettiği
değerlere karşı öfke ve nefret dolu kuşakların doğup büyümesine yol açmıştır.


Her türlü demokratik ve insani hakkı yasaklayan
diktatörlükler, Batı’dan destek buldukları için Batı’ya yönelik nefretin ifade
edildiği adresler de işte bu tür radikal örgütler ve düşünceler olmuştur.


1980’lerde Rusya’nın Afganistan’ı, 1990’larda
Çeçenistan’ı işgali, Körfez savaşı ve akabinde Irak’ın ABD tarafından işgali,
11 Eylül sonrası bu kez ABD’nin Afganistan’ı işgali ve tekrar Irak işgali
aslında adım adım bu örgütlerin büyümesine zemin hazırlayan eylemlerdi. 


Bu arada unutulmaması gereken çok önemli bir konu da
yarım asrı aşmış olan Filistin sorunuydu.


ABD ve Batı’nın işgalci İsrail’e verdikleri kayıtsız
şartsız desteği de bu akımların büyümesinde önemli bir etken olarak saymamız
gerekir.


2003’ten sonraki Irak işgali bu ülkedeki etnik ve
mezhepsel tüm fayların kırıldığı bir dönem oldu. 


Bu süreçte göreve gelen Maliki hükümeti ABD ve
İran’ın tam desteğiyle Irak’ı bir Şii devleti yapmak amacındaydı; bu şekilde
İran, Irak ve Suriye ile birlikte Lübnan’da da Hizbullah faktörüyle birlikte
tam bir Şii hegemonyası kurulması amaçlanıyordu. 


Sünnileri devletin ve hayatın her alanından dışlayan
yaklaşımlar aslında Şiiler ve Sünniler arasında onarılması imkânsız çatlaklara
ve kırılmalara yol açıyordu.


Böyle bir ortamda IŞİD gibi selefi örgütlerin doğup
büyümesi de çok doğal bir durumdur.


Bir de işin mali boyutu var elbette; başlangıçta
Körfez ülkelerinin destekleriyle ayakta kalan örgüt, son dönemde petrol havzasında
ilerleyerek bugün hatırı sayılır bir finansman gücüne erişti; hatta bu örgüt
için dünyanın en zengin terör örgütü dersek yanlış olmaz.


2011’de başlayan Arap baharı, başlangıçta bölgede
kökleşmiş olan diktatörlüklerin yıkılması ve bunların yerine Müslüman Kardeşler
ve ona yakın ve nispeten daha ılımlı diyebileceğimiz grupların iktidara gelmesi
sonucunu doğurdu.


Ancak bu durumdan rahatsız olan ve başını Suudi
Arabistan’ın çektiği bölge ülkeleri ile çıkarları zedelenen ABD ve İsrail,
gidişatı tersine çevirmek için hem eski rejimlere ama aynı zamanda da bu tür
selefi hareketlere destek verdiler.


Bu planın tatbik edildiği en güncel örnek Suriye
oldu; Suriye’de ılımlı olarak nitelendirilen ve büyük bir koalisyon olan Suriye
Devrim konseyi ve onun silahlı gücü Özgür Suriye Ordusu Batı’dan hiçbir şekilde
destek alamazken, Baas rejimi Rusya ve İran’ın destekleriyle ayakta durdu.


Bu arada Körfez ülkeleri de Selefi örgütlere büyük
destek sağladılar; rejim ve radikal örgütler tarafından kıskaca alınan Suriye
muhalefeti gerilemeye başladı.


Yaşanan insani dramın büyümesi de mezhepsel ve etnik
ayrışmaları iyice hızlandırdı. 


Sanırım Suriye’deki savaşa Batı ve Rusya arasındaki
soğuk savaş diyebileceğimiz gibi Suudi Arabistan ve İran arasındaki mezhep
savaşı dememiz de yanlış olmayacaktır.


İşte yukarıda sayılan tüm bu faktörler, IŞİD benzeri
radikal grupların doğup güçlenmesini hızlandırdı.


Yani bizdeki sığ düşünceli analistlerin (!)
kendileri gibi sığ analizlerinde söylenildiği gibi IŞİD’i besleyip büyüten
Türkiye değil.


Kaldı ki IŞİD Türkiye’nin terör listesinde olan bir
örgüt.


Bu muhteşem (!) analistlerden birinin “Türkiye hem
Nusra’ya hem IŞİD’e destek veriyor” tezi de aslında bu iki grubun birbiriyle
düşman olduğu gibi çok basit gerçekliklerden haberdar olmamalarından kaynaklanıyor.


Aslında IŞİD’in Türkiye başkonsolosluğu saldırısı da
bu tezi çürütmeye yetecek başlı başına bir kanıt.


Türkiye eskisi gibi “yurtta sulh cihanda sulh” diye
özetlenen pasif, korkak, edilgen dış politikaya devam etseydi belki bugün bu
sorunu yaşamayabilirdi.


Ama o zaman şimdiki güçlü konumunda değil, eskinin
zayıf, ipi başkasının elinde olan ülkesi konumunda olmaya devam ederdi.


Bölgede güçlü bir aktör olmaya niyetlenen Türkiye
mutlaka sorunlarla karşılaşacaktır, çünkü bu coğrafya zor ve çetin bir
coğrafyadır.


Bir gül bahçesi hiç değildir.


Ölümden kaçan insanlara kapılarını açmak insani bir
davranıştır; tıpkı 1988’de Saddam zulmünden kaçan yüz binlerce Kürt’e açıldığı
gibi.


Hükümetin eleştirilebileceği noktalar vardır;
sınırlarda yeterli denetim olmaması bu konuya örnek olarak verilebilir.  


Ama bu durum hükümetin durduğu genel noktayı haksız
çıkarmaya yetmez.


Özetle, bölge bugün çok karmaşık bir denklemle karşı
karşıya.


Bu denklemin nasıl çözüleceği ise, süreçteki
aktörlerin hamle kapasitesine bağlı olacak.


Bu süreç aslında çok hayırlı bir sonuca da yol açtı.


Çözüm süreci ile başlayan Türk-Kürt uzlaşısı, IŞİD
ve benzeri örgütlerin yayılması karşısında daha da genişleyecek gibi görünüyor.


Bugün Türkiye’nin ve Kürtlerin geleceği ortak bir
noktada kesişiyor.


Güneydoğu sınırımızda, bugün Kuzey Irak olarak
bilinen bölgede kurulacak olan bir bağımsız Kürdistan, Türkiye’nin en güçlü
müttefiki olarak bölgede her iki devletin de elini güçlendirecektir.


Özellikle de Türkiye kendi içindeki Kürt sorununu
çözerse.

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/ortadoguda-denklem-yeniden-kuruluyor)