# Osmanlı - yazı dizisi

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/osmanli---yazi-dizisi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2011-04-11T22:51:38+03:00
- Güncelleme: 2011-04-11T22:51:38+03:00
- Yazar: NAZAN ŞARA ŞATANA
- Kategori: KÖŞE YAZISI

·         Divanda idarî ve örfî işler vezir-i azam, ser’i ve hukuki işler kadıasker, malî işler defterdar, arazi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü ruznameye (gündem) göre yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a'zamın mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı, elindeki asasını yere vurarak divanın sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkında bilgi alınırdı. Ondan sonra kadıaskerler huzura girip kendileri ile ilgili işleri arz ederlerdi. Bundan sonra da vezir-i a'zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar, vezir-i a'zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usul, Fatih Sultan Mehmed döneminde kaldırılmıştı. Divan erkânından başka o gün isleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi. Öyle anlaşılıyor ki Osmanlı Devleti divanı, devletin en yüksek organı özelliğini taşımaktaydı. Devlet başkanı olarak hükümdar, sık - sık divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacını hissediyordu.
 

·         Bu durum, devlet idaresinin bir kişinin değil, bir kurulu teşkil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanılarak en mükemmel şekilde yapılabileceğinin açık bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle tımar tevcihleri ve önemli mevkilere yapılacak atamalar da görüşülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teşkil eden üyelerin fikirlerinin alınarak atamalar yapıldığına işarettir. Bir kurulun yapacağı atamaların ise bir tek kişinin yapacağı atamalardan daha isabetli olacağı bir gerçektir. Divanda son söz şüphesiz ki sultanındir. Ancak gördüğümüz gibi hükümdarın, vezirlerin mütalaalarını alması, daha doğrusu böyle bir ihtiyacı hissetmesi, devlet idaresinde iş birliği ve koordinasyonun ön planda tutulduğunu göstermektedir.

· Kuruluş dönemi Osmanlı divani, her gün sabah namazından sonra Padişahın huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdiği işleri yapardı. Divan toplantılarında üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardı. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile meşgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i a’zam, kadıasker, defterdar ve nişancı gibi asil üyeler bulunuyordu. Vezir-i a’zam ve vezirler; 
· Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire ‘Vezir-i a'zam’ denildi. Bundan başka;
 · Sadrı-i âli’, —Sahip-i devlet’, —Zat-i Asafi’ ve —Vekil-i mutlak’ Gibi tabirler de kullanılmış ise de bunlar asıl el-kaptan değillerdir. Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayısı artmış ve XVI. asır ortalarına yakin zamana kadar vezirlik, sadece İstanbul’da bulunan mahdut kimselere münhasır iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Paşa ile Hain Ahmet Pasa, önemine binaen vezirlikle Mısır valiliğine tayin edilmişlerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bağdat eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmişti. Vezir-i azam, padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğundan, sözü ve yazısı padişahîn iradesi ve fermanı demekti. Çandarlı hanedanının düşüşüne kadar bütün işlerde birinci merci vezir-i azamdı.
 · Çelebi Mehmed zamanındaki Amasyalı Bayezid Paşa’nın vezir-i azamlıği bir tarafa bırakılacak olursa Çandarlı ailesinin bir silsile halinde kadıaskerlikten gelmek suretiyle yetmiş seneden fazla bir müddet kesintisiz o mevkii işgal etmeleri ve hükümdarların itimatlarını kazanmaları bütün Türk devlet adamlarının bir ailenin etrafında toplanmalarına sebep olmuştu. Hatta Segedin muahedesinin akdi üzerine saltanatı oğlu Mehmet’e bırakan İkinci Murad, karşı tarafın bu fırsatı ganimet bilip antlaşmayı bozması üzerine, anormal bir hal alan olaylar karsısında tekrar hükümdar olup idareyi eline almak istediği zaman, Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Paşa’nın teşebbüsüyle ikinci defa hükümdarlık makamına getirilmişti. İcabında padişah adına divana riyaset (başkanlık) eden vezir veya vezir-i azamlar, hükümdarın mutlak vekili idiler. Padişahın elips şeklindeki altın bir mührü, bunun alameti olarak yanlarında bulunurdu. Vezir, devlet işlerinde bütün salahiyet ve mesuliyetlere sahip olduğu gibi bütün azil ve tayin işleri de onun reyi ile olurdu. Bu dönemlerde, hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi adet haline gelmişti. Vezir-i azamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padişahî temsil etmekteydi. Vezir-i azam (Kanunî döneminden itibaren) sadrı-i azamlar, padişahîn yüzük seklindeki tuğralı altın mührünü taşırlardı. Vezir-i azamların, diğer vezirlerden farkları; 
‘mühr-i hümayun’

 · Denilen bu mühür ile olup hükümdarlık salâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dair bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i azamın azlinde veya ölümü halinde ‘mühr-i hümayun’ ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümayun ya divana gönderilmek veya vezir-i a'zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi. Osmanlı Devleti'nde XVI. asrin ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divan-i hümayuna memur; 
Kubbe veziri’ Veya Kubbenisin’

·         Denilen vezirler vardı. Bunların sayıları pek fazla değildi. Kubbe vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı. Fatih Sultan Mehmet'ten itibaren hükümdarlar Divan-i Hümayun toplantılarına katılmayı terk edip, riyaseti sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrin ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasında sadrazamın verdiği izahatı dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet işleri Pasakapısı'nda görülmeye başlanmış ve Divan-i Hümayun XVIII. asırdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmişti. Sadrazamların hükümdarlarla görüşmeleri ise XVI. asırdan itibaren gittikçe azalmıştı. Bunlar, devlet işlerini…

·         

Adlı vesikalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhisler, kanun, nizam, tevcih, usul ve âdet ile tayin edilmiş olan ve hükümdarın tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamın arzı mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkında padişahîn fikrini sorardı. Telhislerin hazırlanması Reisü’l-küttabın görevi olup, hazırlandıktan sonra genellikle padişahı yormamak ve meramı açıkça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazılarak saraya gönderilirdi. Padişahın;

·         —Manzurum oldu, —Verilsin’, —Verdim’, —Tedarik edesin’, —Zamanı değildir’, 

·         —Berhudar olasın’, —Olmaz’ 

·         Gibi hatt-i hümayunu ile işaret etmesinden sonra sadrazam onu isşeme koyardı. Sadrazamların diğer devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratına ise ‘Buyruldu’ denirdi. 

·         Osmanlı Devleti'nin ilgasına kadar sadrazamların ya re'sen veya bir muamele dolayısıyla mektubî kaleminden yazılan kâğıtlara; ‘buyruldu-i sâmi’ ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divani yazı ile yazılması ve bas tarafına da sadrazamın ismini havi sadaret mührünün basılması usuldendi.

·        
 Osmanlı Devleti'nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan kadıaskerdik teşkilâtı, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple, kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Kelime olarak lügat manası ‘asker kadist’ demek olan kadıaskerlik, Osmanlı ilmiye teşkilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki ‘asker’ kelimesi, müessesenin özelliği açısından önem taşır. 

·         Zira Şeyhülislâmlıktan takriben bir asır kadar önce kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin, asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümayun azası olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler ayni zamanda bütün sivil adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar, belli seviyedeki bazı kadı ve naiplerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i azamın sağında vezirler, solunda da kadıaskerler yer alırdı.

·         Fatih Sultan Mehmet’in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hudutların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 885 (M. 1481) yılında biri Rumeli, diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Osmanlı ülkesine ilhakından sonra Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından 922'de yani XVI. asrin ilk çeyreğinde (1516) merkezi Diyarbakır, Arap ve Acem kadıaskerliğin adı altında üçüncü bir kadıaskerlik kuruldu. Bu müessese, Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti. Anadolu'da bulunan müderris ve kadıların tayini, Anadolu kadıaskerinin, Rumeli'de bulunan müderris ve kadıların tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri, eğitim ve yargı teşkilatının idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek barış, gerekse savaş sırasında hukukî ihtilaflarının giderilmesi ve davalarının görülmesi seklinde iki ana grupta toplanabilir.

·         Bir kimsenin kadıasker olabilmesi için ‘mevleviyet’ denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadılık mensubunda bulunması gerekirdi. XVI. asrın ikinci yarısına kadar kadıasker olmak için muayyen bir usul yoktu. Fakat bu tarihten sonra İstanbul ve Edirne kadılarından veya Anadolu kadıaskeri payesi olan İstanbul kadısı mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadıaskeri olması kanun haline gelmişti. Bu kadiaskerlikten sonra da Rumeli kadıaskerliği gelirdi. Kuruluştan sonraki dönemlerde kadıaskerlik müddeti, diğer mevleviyetlerde olduğu gibi bir yıldı. Bu müddeti dolduran kadıasker, mazûl sayılarak yerine sırada olan bir başkası tayin edilirdi. XVI. asrin ikinci yarısından itibaren Rumeli kadıaskerleri Şeyhülislâm olurlardı. 

·         Zamanla maaşlarında farklılık görülen kadıaskerler, Fatih kanunnamesine göre devlet hazinesinden yevmiye 500 akça alıyorlardı. XVI. yüzyılın ortalarından sonra Rumeli kadıaskeri 572, Anadolu kadıaskeri ise 563 akça yevmiye alıyorlardı. Bunların maaşlarından başka askerî sınıftan olup vefat edenlerin ‘resm-i kısmet’lerinden, binde onbeş akça olarak gelirleri vardı. 

·         Bu para, kadıasker kassamları vasıtasıyla tahsil edilirdi. Âli'nin kaydına göre Rumeli kadıaskerine resm-i kısmetten günde sekiz bin akça hâsıl olurdu. Anadolu kadıaskerinin resm-i kısmeti ise daha fazla idi. Irak, Suriye ve Mısır’ın bu kadıaskerliğe bağlı olması, bu artışa sebep oluyordu. Mazuliyet veya tekaütlerinde de kendilerine maaş tahsis edilen kadıaskerlere, daha sonra birer arpalık verilerek iaselerinin temin edilmesi sağlanırdı. Divan’daki davaları dinleyen kadıaskerler, Salı ve Çarşamba hariç olmak üzere her gün kendi konaklarında divan akdedip kendilerini ilgilendiren ser’i ve hukukî işlere bakarlardı. Kadıaskerlerden her birinin tezkireci, ruznamçeci, matlabçi, tatbikçi, mektupçu ve kethüda olmak üzere yardımcıları bulunurdu. 

·         Ayrıca her birinin davalı ve davacıyı divana getiren yirmişer muhzırı bulunmaktaydı. Padişah, sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser-i muameleleri görmek üzere onların yerine “ordu kadısı” tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akd edilen divan oturumlarına iştirak ederlerdi. 

·         Bu müessese, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmuştur.

·        
 Defter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan ‘defterdar’ ‘defter tutan’ demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin ‘müstevli’ dedikleri görevliye Osmanlılar, defterdar diyorlardı. Bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı manisini ifade eder. Osmanlılar, XIV. asrin son yarısında ve Sultan I. Murad zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen geliştirmişlerdir. Buna bakarak Osmanlıların daha kuruluş yıllarından itibaren maliye işleri üzerinde önemle durdukları söylenebilir. 

·         Hatta Abdurrahman Vefik, Osman Gazi'nin ölümü esnasında oğlu Orhan'a yaptığı vasiyetinden bahs ederken onun ‘beytü'l-mal-i müslimîn’i koruması gerektiğini söyleyerek devletin servetini muhafaza etmesi ve gereksiz yere para harcamaması gerektiğine işaretle bunun önemini belirttiğine temas eder. Fatih Sultan Mehmed tarafından tedvin ettirilmiş olan kanunname-i Al-i Osman ile diğer kanunnamelere göre defterdar, Padişah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp, kapanması defterdarın huzurunda olurdu. 

·         Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak, defterdarın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân'in aslî üyelerinden olan defterdar, sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padişahın huzurunda okuyacağı telhis hakkında daha önce vezir-i azamla görüşür ve onun muvafakatini alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı. Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdarlar;

·         Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdar varken, daha sonra, yeni - yeni yerlerin Fethedilmesi ve ihtiyaçların çoğalması yüzünden sayıları arttırıldı. Bunlar, II. Bayezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdara veya bas defterdar ile Anadolu'nun malî işlerine bakan Anadolu defterdarı olmak üzere iki kişi idi. Defterdarlar, kendilerini ilgilendiren malî işlerdeki şikâyetleri, Defterdar Kapısı’nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse ‘tuğralı ahkâm’ verirlerdi. 

·         Zaten kanunnameye göre kendilerine bu salahiyet verilmiştir. Her defterdar, kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrin ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tuğralı ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakki, bas defterdara verildi. Bundan başka baş defterdar, divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzası ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadrı-i azamın buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdar, sadrı-i azama re'sen yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kâğıt üzerine cevap verdiği zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardı.

 Nişancı;
   

 Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-i Hümayunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanılan bir tabirdir. 

·         Nişan kelimesinden türetilmiş olan 

·         ‘Nişancı;—Ferman, —Berat, —Mensur, —Name, —Mektup, —Ahitname, —Hüküm, 

·         Gibi devlet resmî evrakının baş tarafına padişahın imzası demek olan nişanı koyardı. 

·         Bu görevliye nişancı, muvakkit, tevkii ve tugraî gibi isimler de verilirdi. 

·         Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. asır başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı. 

·         Nişancılık müessesesinin başında bulunan görevliye Osmanlılar'da nişancı denirken, Abbasîlerde buna ‘Reisu Divani’l-Insa’ deniyordu. 

·         Bu teşkilat, sadece Müslüman Doğu’da değil, Bati Müslüman devletlerinde de vardı. Nitekim batıda devlet kurmuş ve zaman - zaman Endülüs'e de geçmiş bulunan Merinîler (592–956 1196–1458)'de ‘Divanu’-insa’ adı ile aynı görevi yerine getiren bir müessese vardı. 

·         Büyük Selçuklularda da ayni vazifeyi gören bir divan vardı ki, bu divanın başındaki görevliye ‘Sahip-i Divan-i Tuğra ve Insa’ adi veriliyordu. Bazen da sadece ‘Tugraî’ deniyordu. Bu zat, hükümdarın mensur, ferman vs. gibi isimler altında çıkardığı emirnamelere, onun işaret ve tuğrasını koymakla görevliydi. 

·         Anadolu Selçuklu Devleti'nin merkez teşkilatı içinde de ayni görevleri yerine getiren ve adına ‘Tugraî’ denilen bir görevlinin bulunduğunu belirtmek gerekir. 

·         Kalkasandî, Mısır’daki bu hizmeti beş merhalede ele alır ve Memlûklarda bu görevi üstlenen kişiye ‘Kâtibu’s-Sır’ veya ‘Sahibu Divani’l-insa’ adının verildiğini bildirir. Görüldüğü gibi müesseseleşmiş hali ile Abbasîlerde görülen nişancılık, daha sonraki bütün Müslüman devletlerde olduğu gibi Osmanlılarda da olacaktı. 

·         Bunun için Osmanlı Devleti'nin merkez teşkilatına dini taşıyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen, nisancılığın Osmanlilar'da hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. 

·         Bazı araştırıcılar bu kuruluşu Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tuğra bulunmaktadır. 

·         Bu da nisancılığın basit sekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var olduğunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarında kullanıldığını gösteren kayıtlar da vardır. 

·         Nitekim Sultan İkinci Murad'in emri ile Türkçeye tercüme edilen İbn Kesir tarihinin Arapça metnindeki ‘Muvakkî’ tabirinin ‘Nişancı’ olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. 

·         İbn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye adli tarihinin mütercimi olan zat, nişancı kelimesini kullandığına göre, bu tabir, o dönem Osmanlı toplumu arasında biliniyordu demektir.

·         Fatih Sultan Mehmet’in tedvin ettirdiği kanunnamede bu memuriyetin isim ve salâhiyetleri ile zikr edilmiş olması, bunun Fatih’ten önce mevcut olduğunu, fakat onun zamanında tam anlamıyla geliştiğini göstermektedir.

·         Divan-i Hümayunda vezir-i a'zamin sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. 

·         Nişancılar, görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardı. Nişancı olacak kimselerin inşa konusunda maharetli bulunmaları gerekirdi. 

·         Görevleri icabı olarak inşa konusunda maharetli olmaları, devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup onları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların, ilmiye sınıfı arasından dâhil ve sahn-i seman müderrislerinden seçilmesi kanundu. 

·         Nişancılar, XVI. asrın başlarından itibaren Divan-i Hümayunun kalem heyeti arasında, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü’l-küttâblardan seçilmeye başlanmıştır. 

·         Eğer reisü’l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahip değilse yine müderrisler arasından uygun görülen bir kişi bu vazifeye tayin edilirdi. 

·         Fatih döneminde müesseseleşerek kurulduğunu gördüğümüz nisancılık, Osmanlı Divan-i Hümayunun dört temel hükmünden birini teşkil ediyordu. 

·         Fatih kanunnamesinde de belirtildiği gibi bu dönemde vezirlik, kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı. Nişancılık, XVI. asrin sonlarından itibaren yavaş - yavaş önemini kaybetmeye başladı. 

·         Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulunduğu reisü'l-küttâbla eşit duruma getirilmişti.

·         XVII... asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir unvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar ismen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar, eski önemlerini tamamen kaybettiler.

·         Bu sebeple Nişancılık 1836 yılında tamamen lav edilerek vazifeleri ‘Defter eminine’ verilmiştir. Mühim işlere dair fermanların üzerlerine Babıâli, diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tuğra-nüvis denilen memurlar tarafından tuğra çekilirdi. 1838’de tuğra-nüvislik görevi de kaldırılıp Babıâli ile defter eminliği tuğracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Bâbiâlî'de görülmesi kararlaştırıldı.

Saray Teşkilatı;
 

·         Nitekim bir kâtip, birkaç çavuş, haberci ve az sayıda bir muhafız grubu, bütün isleri görmeye yetiyordu. Yaz aylarında, genellikle bey evinin karsısındaki ulu çınarların serin gölgelikleri, toplantı yeri olurdu. 

·         Yaz mevsimindeki bu toplantılar, Osmanlıların Söğüt bölgesine yerleşmeden önceki göçebelik dönemini hatırlatıyordu. Zira bu dönemlerde, aşiretin ileri gelenleri açık havada, beyin çadırının önünde toplanıp isleri görüşüyor ve bir karara varıyorlardı. Bununla beraber zaman - zaman sefer veya herhangi bir sebeple hareket halinde bulunan beyler, eski Türk âdetlerine göre at sırtında da toplantılar yaparlardı. Böyle toplantılarda sadece şifahî kararlar verilirdi. Bey, Cuma günleri Cuma namazında hazır bulunurdu. Bu, beyin tebaasıyla görüşmeye, onların dert ve şikâyetlerini dinlemeye vesile olurdu. Bu dönemdeki bütün âdet ve merasimler, Oğuz töresince icra olunurdu. 

·         Orhan Bey, Bursa’yı Feth edip iş başına geçtikten sonra beyliği her sahada teşkilâtlandırmaya gayret etmişti. Bunun içindir ki bazı araştırıcılar, Osmanlı Devleti için onun döneminden itibaren bugünkü manada ‘devlet’ denebileceğini kayd ederler. Gerçekten, Osmanlı Devleti, gelişip büyüdükçe, hükümdarlarının oturdukları saraylar da bu gelişmeye paralel olarak büyümüş ve ihtişamları artmıştı. İlk Osmanlı sarayı, mütevazı bir şekilde Bursa'da yapılmıştı. Bundan sonra Edirne'de saraylar inşa edilmişti. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından bugünkü Bâyezid'de İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu sahada bir saray yaptırılmıştı. Fakat daha sonra beğenilmeyen bu sarayın (Eski saray) yerine Marmara ile Haliç arasında bulunan çıkıntılı tepe (Sarayburnu) üzerinde yeni bir saray inşa edilmişti. 

·         Yeni saray adı verilen bu saray (Topkapı Sarayı), Padişahîn ailesine mahsus daireler (harem), Enderun ve diş hizmetlerle alâkalı Birûn adi verilen üç kısımdan teşekkül etmekteydi. 

 Fatih’ten sonra gelen Osmanlı padişahları, 1400 metre uzunluğunda ‘Sur-i Sultani’ denilen yüksek ihata duvarı ile çevrili olan bu sarayda ikamet ettiler. Fatih Sultan Mehmed tarafından inşasına başlanılan ve XIX. yüzyıl ortalarında Dolmabahçe Sarayı’na taşınıncaya kadar yaklaşık dört asra yakin Osmanlı padişahlarına hizmet eden Topkapı Sarayı’na, hemen her Osmanlı Padişahı bir ilavede bulunmuştur. Bu saray, 3 Nisan 1924 tarihinde çıkan, Bakanlar Kurulu kararı ile müze haline getirilmiştir. Orhan Bey'in, Bursa’nın iç kalesinde bir sarayı vardır. Fatih devrine kadar gelen Osmanlı hükümdarları tarafından kullanılan Bursa sarayından Evliya Çelebi de bahs etmekte, ancak sarayın bu hükümdardan sonra rağbet görmediğini, sadece muhafız bostancılarının burada bulunduğunu kaydetmektedir. Mamafih, Bursa büyük bir yangın ve depreme maruz kaldığı için Evliya Çelebi'nin bahsettiği sarayın, Orhan Bey devrinden kalan bina olmadığı söylenebilir. 
Ayrıca 1402'deki Ankara Muharebesi'nden sonra Bursa’nın maruz kaldığı Moğol istilası esnasındaki yangın ve yağmalamalar da düşünülecek olursa Orhan döneminden XVII. asra pek fazla bir şeyin kalmayacağı kanaatine varılabilir. Bursa sarayı hakkında bilinenler pek fazla değildir. Teşkilat ve iç taksimatı ise hemen - hemen hiç bilinmemektedir. Sadece, muhafazası için kapıcılarının, muhtelif hizmetler için iç halkının ve harem kısminin bulunduğu söylenebilir. Edirne'nin fethinden sonra da Bursa bir müddet daha devlet merkezi olmakta devam etmişti. Bilindiği gibi Rumeli fetihlerinin başladığı sıralarda Osmanlı Devleti'nin merkezi Bursa idi… Edirne'nin fethinden sonra da burası hemen terk edilmedi. Bununla beraber Edirne'de ilk sarayın Murad Hüdavendigar (I. Murad) tarafından, 767 (m. 1365) yılında yaptırıldığı ve yerinin de bugünkü Selimiye Camii'nin bulunduğu yüksek yerde veya yakınında olduğu ileri sürülmektedir. 

·   Evliya Çelebi, kendi zamanında bu sarayın bulunduğunu ve Musa Çelebi tarafından etrafının bir duvarla çevrilmiş olduğunu bildirir. 
·   Yine onun yazdığına göre, Kanunî Sultan Süleyman da bu sarayı tamir ettirmiş ve acemi oğlanlarına tahsis etmiştir. Bu eski saraydan günümüze kadar bir iz kalmamakla beraber, Selimiye Camii'nin üst tarafındaki Saray Hamamı denilen Çifte Hamam harabesinin bu saraya ait hamamın kalıntısı olduğu kabul edilmektedir.

·   Edirne saraylarının en meşhuru, Hünkâr bahçesi Sarayı denilen Yeni Saray olup burada harem daireleri ile diğer teşkilâtlar vardı. 

·   Yine Evliya Çelebi'nin kaydına göre önceleri koru halinde bulunan bu yer, Sultan Birinci Murad tarafından imar edilmiş, fakat Sultan II. Murad, Tunca nehrinin kenarında bulunan bu mevkii köşklerle süslemişti. Kendisinden sonra gelenler de buraya ilaveler yaparak Kanunî zamanında mükellef bir hale getirmişlerdi. İstanbul’un fethinden üç yıl sonra, yani 1457 senesinde Edirne şehri büyük bir yangın sonunda tamamen yok olmuş gibiydi.  Bu arada saray da yangından zarar görmüştü. Bunun için şehrin yeniden imarı sırasında Fatih’in emri ile yeniden Hünkâr bahçesi Sarayı diye anılan yerde inşa edilen sarayda altı bin iç oğlanı ile beş yüz civarında bostancı vazife görüyordu. İç oğlanları, Topkapı Sarayı’nda olduğu gibi muhtelif koğuşlar halindeydiler. 

·         
·         

·      
·         

         

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/osmanli---yazi-dizisi)