# Özenti Kendine Yabancılaşma

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/ozenti-kendine-yabancilasma
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2014-02-06T13:50:52+02:00
- Güncelleme: 2014-02-06T13:50:52+02:00
- Yazar: DURSUN ALİ COŞKUN
- Kategori: KÖŞE YAZISI

Bugün
imajın, görüntünün ve görselliğin alabildiğince öne çıkarılmaya çalışıldığı,
bireysel ve toplumsal ilişkileri belirlediği, yer yer hakikati örtmek, gerçeği
tersyüz etmek için kullanıldığı bir zaman diliminde, reklam ve propaganda
çağında kısacası imajlar dünyasında yaşıyoruz. Oysa imaj gerekli değildir,
hakikat gerçek değildir. Olsa olsa gerçeğin resmi hakikatin yansımasıdır. İmajlar
dünyasında ve imajlar toplumunda güvene dayalı bir hayattan söz etmek güçtür.
Çünkü  imajda gösteriş vardır; kendi
olmaktan ziyade başkaları olmaya özenti vardır. Hakikatı olduğundan farklı
gösterme çabası, aldatma ve yanıltma düşüncesi vardır.
Sıkıntılı
geçen Mekke yıllarının ardından Müslümanlar dinleri­ni serbestçe
yaşayabilecekleri bir yurda kavuşmuşlardı. Hicret yurdu Me­dine artık Hz.
Peygambere tâbi olanların yeni vatanıydı. Aynı zamanda bu şehir “tevhid”
akidesini kabul eden müminlerin, bu inancı hayatları­nın her alanına nasıl
tatbik edeceklerini öğrendikleri bir ilim yuvasıydı. Zira baskı dolu yılların
ardından Hz. Peygamber, kendisine inananlarla, Yüce Allah’ın dilediği gibi
örnek bir toplum oluşturma fırsatı elde etmişti. Bu toplum tüm hurafelerden,
sapkın inançlardan arınmış, insanın yaratı­lışına uygun biçimde, bir olan
Yaratan’ın rızasını arayan “Müslüman” toplumuydu. Bu yeni toplumda, İslâm inancıyla
bağdaşmayan her türlü şey yerini İslâmî olana bırakmalıydı.
Allah
Resulü Medine’de insanların iki farklı günde oyun ve eğlence düzenlediklerine
tanık olmuş, sebebini sorduğunda bu iki günün cahiliye döneminden kalma bayram
günleri olduğunu öğrenmişti. Aslında son­bahar ve ilkbaharda kutlanan Mihrican
ve Nevruz isimli bu bayramlar, İranlılara ait dinî ve millî bayramlardı ancak
daha sonra çeşitli şekillerde diğer toplumlara da geçmişlerdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber  başka bir inanç sistemine ait bu bayramların
kutlanmasını hoş görmeyerek şöyle dedi: “Şüphesiz
Allah sizin için o günleri onlardan daha hayırlı olan Kurban ve
Fıtır (Ramazan) bayramlarıyla
değiştirdi.”
Kur’an-ı
Kerim’in pek çok ayetinde İslâm Dinini kabul eden kim­senin nasıl bir insan
olması gerektiğini beyan etmiş ve böylece zihinlerde bir “Müslüman” imajı oluşturmayı
hedeflemiştir. Allah’ın sevgili Elçisi de aynı doğrultuda, getirdiği dinin
nasıl bir din olduğunu anlatmaya gayret etmiş, bir yandan “tevhit” inancını
kalplere yerleştirmeye çalışırken diğer yandan da bu inanca sahip olmanın
gerektirdiği yükümlülüklere işaret ederek inananlara, “Müslüman” kimliğini
kazandırmayı amaçlamıştır. Bu doğrultuda, “Müslüman,
dinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.” ve “Müminin durumu ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır. Bu
durum yalnız mümine mahsustur. Başına sevinecek bir hâl geldiğinde şükreder; bu
onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı gelecek olursa ona da sabreder; onun
için bu da hayır olur” vb hadislerle Müslümanların ayırt
edici özellik­lerini dile getirmiş ve onların diğer din mensuplarından farklı
bir hayat sürmeleri gerektiğini bildirmiştir.
Elbette
ki yıllarca cahiliye karanlığında yaşamış insanların bir anda de­ğişmesi, eski
inançlarından sıyrılması, bu inançla yoğrulmuş örf ve âdetleriyle bağlarını
koparabilmesi mümkün olmamıştır. Nitekim Resûlullah ile birlik­te Huneyn’ e,bir
rivayete göre ise Hayber’e doğru yola çıkan Müslümanlar, heybetli, yeşil bir
ağaca rastlamışlar ve Resûlullah ’tan bu ağacı kendileri için “zâtü envât”
tayin etmesini istemişlerdi. “uğurlu askı” mânasındaki “zâtü envât”,
müşriklerin her yıl yanma gelip kurban kestikleri büyük, yeşil bir sedir
ağacıydı. Müşrikler, silahlarını bu ağacın üzerine asarak bir gün bo­yunca
ibadet amacıyla orada kalırlardı. Muhtemelen Resûlullah’a eşlik eden
Müslümanlar, eski alışkanlıklarının etkisiyle böyle bir ricada bulunmuş, bu­nun
bir putperest âdeti olup İslâm inancıyla bağdaşmayacağını düşüneme­mişlerdi.
İşte bu nedenle Allah Resulü onların isteğine şöyle karşılık verdi: “Sübhânallâh! Sizin bu söylediğiniz, kavminin Musa’ya söylediği şu
söze benzer: Ey Musa, bize o insanların taptığı tanrılar gibi bir tanrı yap...”
“Elleriyle yanaklarını döven, yakalarını yırtan ve cahiliye âdeti
ile feryat eden kimse bizden değildir.” buyurarak
müminleri, cahiliye âdet ve ibadetlerinden sakındırmış; namaz, kurban ve hac
gibi ibadetlerde müşriklere benzememek gerektiği üzerinde önemle
durmuştur.Allah Resulü, yalnızca iman ve ibadet konularında değil cahiliyeye
ait, İslâm inanışıyla bağdaşmayan her konuda inananları uyarmaya gay­ret etmiş,
bu tür alışkanlıklarını günden güne terk etmelerine yardımcı olmuştur. Cahiliye
yaşantısının vazgeçilmez bir unsuru olan “asabiyet” yani soy birliğine dayalı
ilişki biçimini reddetmiş, insanları bu dava uğru­na savaşmaktan menetmiştir. Zira bütün inananları “Allah'ın
kardeş olan kulları” kabul eden İslâm dininde ne
asabiyetin ne de daha geniş kap­samlı olan ırkçılığın yeri yoktur. Asaletle
övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızları vesile edinerek yağmur
beklemek, ölünün arkasın­dan yüksek sesle ağlamak gibi alışkanlıkların cahiliyeye
ait davranışlar olduğunu dile getiren Kutlu Elçi,
İslâm’da üstünlüğün ancak takva ile olduğunu belirtmiştir. Allah ile kulun arasına bir aracı sokmanın an­lamsızlığını öğreten
Resul-i Ekrem, en
acılı zamanlarında bile müminin vakarla hareket edip isyana varan söz ve
davranışlardan uzak durması ge­rektiğini vurgulamıştır. İnançları ve yaşantıları kendilerinden tamamen farklı olan
müşriklerle bir arada olmayı ve onlarla birlikte yaşamayı hoş görmemiş, o dönemde kâfirlerin giydiği sarı renkli elbiselerin ve müş­riklere
özel olan başka kıyafetlerin giyilmesini yasaklamıştır.
Nitekim
Yüce Allah da Kur’an-ı Kerîm’de İslâm’ın nasıl bir din ol­duğunu beyan ederken
geçmiş ümmetlerin yanlışlarını anlatmış,
aynı hataya düşmemeleri hususunda inananları uyarmıştır. “İman edeninin
Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçek sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı
daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar.
Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yol­dan
çıkmış kimselerdir.” diyerek onların yolunda
yürümemelerini öğütlemiştir.
Müslümanlara
özgün bir yaşam biçimi önermiştir. Onun bu uyarılarını iyi anlayan ve
benimseyen ashap da bu anlayışla hareket etmiş, örneğin Enes b. Mâlik, Basra’da
sarıklarını Yahudiler gibi taylesân şeklinde yani ucunu sarkıtarak saran Müslümanları
gördüğünde, bu hâlleriyle Yahudilere benzediklerini söyleyerek onları
eleştirmiştir.
İçinde
bulunduğu toplum ve onları kuşatan zaman dilimi hesaba katıldığında
Resulullah’ın başkalarına benzememe hususundaki tavsiye ve uyarılarının önemi
daha iyi anlaşılacaktır. Zira pek çok kadim din ve kültürün olduğu bir ortamda
İslâm’ın ortaya çıkması, baştan sona her şeyi şekillendirmesi ve saflığını,
özgünlüğünü koruyarak oluşumunu tamam­layabilmesi ancak her türlü zararlı
etkiden uzak kalarak mümkün olabi­lirdi. Bu nedenle “Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa o da onlardandır.” buyurarak
genel olarak başkalarına benzemekten ve onlara özenti duyup taklide yönelmekten
inananları sakındıran Allah Resulü bu konuda ol­dukça hassas davranmıştır.
Ancak ne Kur’an-ı Kerîm ne de Hz. Peygamber diğer inanç mensupları gibi
olmamayı öğütlerken onlara tamamen ters, tepki içeren, aykırı davranışları,
dolayısıyla sadece muhalefete dayanan anlamsız bir farklılığı hedeflememiştir.
Örneklerde
de görüldüğü üzere konulan yasaklamalar, çoğunlukla tevhid  inancına aykırı olan veya bu inancı
zedeleyebileceği düşünülen tutumlar ile başka din mensuplarına özel olan,
onların kültürlerinde özel anlamı bulunan giyim, kuşam, ibadet ve davranış
şekilleridir.
Müslümanların,
dinin özünde olmayan her şeyden uzaklaşarak “saf” bir şekilde tevhit inancını
gönüllerine yerleştirmelerini, hayatlarını bu anlayışa göre düzenlemelerini
isteyen İslâm dininin reddettiği “yaban­cılaşma”, fıtrattan uzaklaşma ve
esasında bireylerin kendi tabii özlerine yabancılaşmasıdır. Koyulan emir ve
yasakların tamamı, kişiyi yaratılışına aykırı hâllerden koruyarak onun özüne
uygun bir tarzda yaşamasını temi­ne yöneliktir. Nitekim Allah’ın sevgili elçisi
Hz. Muhammed’in, “Allah’ın
indirdiğine uyun!” çağrısı üzerine müşrikler, “Hayır,
biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız!”
diyerek kendi inanç ve geleneklerini terk etmek istememiş ve yeni gelen dini
kabule yanaşmamışlardır. Allah Teâlâ, bu sözlere şu ayetlerle karşılık vererek
asıl yabancılaşmanın haktan uzaklaş­mak olduğuna dikkatleri çekmiştir: “Peki ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler
olsalar da mı?” Zira Hz. Peygamberin, “Her
doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hıristiyan veya
müşrik yapar” hadisiyle ifade ettiği üzere iyiye eğilimli tertemiz bir fıtrat­la
doğan her bebeğin düşünceleri, inancı ve yaşantısı ailesiyle ve çevresiyle
şekillenir. İşte ilâhi dinlerin gönderiliş gayesi de insanı “doğru yola ilete­rek
yaratılışına uygun bir şekilde, yanlış yönlendirmeleri ilâhi vahiyle ber­taraf
ederek dosdoğru yaşamasını temin etmektir. Bu dinlerin son halkası olan
İslâm’ın koyduğu sınırlar çerçevesinde yaşayan kişi, kendi doğasına, kâinata ve
Yaratanına yabancılaşmaktan kurtulacak, hem dünya hem de ahiret saadetine erişebilecektir.
Bu yüzden bir Müslüman’dan gün boyun­ca kıldığı her rekâtta aynı dua ile
Rabbine yakarması istenir: “Bizi
doğru yola ilet! Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna;
gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!”
Netice olarak bugünün Müslümanlarına hakikatin
numûne-i imtisâli olma noktasında çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.
Her şeyden önce her Müslüman mensubu olduğu dinini en güzel şekilde temsil
etmek ve örnek olmak durumundadır. Ve bugünün Müslümanlarının yapması gereken
en temel vazife, tüm insanlığa hakikat hakkında oluşturulan imajlarla değil, hakikatin
kendisiyle buluşturmaktır. Bunun gayret ve çabası içinde olmaktır.
 





























 

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/ozenti-kendine-yabancilasma)