# Sahur ve İftar

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/sahur-ve-iftar
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2015-06-27T14:30:31+03:00
- Güncelleme: 2015-06-27T14:30:31+03:00
- Yazar: DURSUN ALİ COŞKUN
- Kategori: KÖŞE YAZISI

Peygamber Efendimizin Medine’ye gelişinden yaklaşık
olarak on sekiz ay geçmişti. Şaban ayının son günleriydi. Bakara sûresinin
gelen ayetleri Ramazan orucunun farz kılındığını haber vermişti.
Resûlullah’ın tebliğ ve teşvik ettiği herşeyi, “İşittik ve itaat ettik" diyerek büyük bir aşkla yerine getirmeye çalışan
sahâbe-i kiram, bu ibadeti de gerektiği gibi yap­maya gayret ve özen
gösteriyorlardı.
Orucun farz kılındığı bu ilk dönemlerde sahâbiler, iftar
ettikten sonra gece uyumadıkları müddetçe yiyebiliyor, içebiliyor, eşleriyle
birlikte olabi­liyorlardı. Fakat akşam olduğunda, iftar vakti dâhil, herhangi
bir vakitte uyumaları hâlinde uyanınca bunların hiçbirini yapamıyorlar, ertesi
gün güneş batıncaya kadar oruçlu sayılıyorlardı. Bir gün Kays b.
Sırma (ra) adlı bir sahâbî yorgun argın evine gelerek hanımından iftar için
yemek ha­zırlamasını istemişti. Fakat bütün gün çalışan Kays, hanımı gelene
kadar yorgunluktan uyuyakaldı. Böylece hiç yemek yiyemeden ertesi günün oru­cuna
başlamak zorunda kaldı ve yine tarlasında çalışmaya başladı. Ancak günün
ortasında açlık ve yorgunluğa daha fazla dayanamayarak bayılıverdi. Kays’ın bu
hâli Resûlullah’a haber verildi. Bunun üzerine Müslümanlara kolaylık sunan ve
“sahur” uygulamasını başlatan şu âyet nâzil oldu:
“Oruç gecesinde
kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı.
Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer
elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük etti­ğinizi bildi ve tevbenizi kabul
edip sizi bağışladı. Artık (Ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin
için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ip­liği (aydınlığı) siyah
ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için sonra akşama
kadar orucu tamamlayın.'
“Gecenin son üçte biri” için kullanılan “seher” kökünden
gelen sa­hur”, oruç tutmak üzere fecrin doğuşundan önce yenen yemeğe verilen
isimdir. Hz. Peygamber’in, bazı hadislerinde “ekletüs-sahûr”“
bazılarında ise “taâmü’s-sahür” yani “sahur yemeği” olarak ifade ettiği, gecenin yarısın­dan
sonra yenen bu yemek için genellikle “sahur kelimesi kullanılmıştır.
Gündüz oruç tutabilmek için sahur yemeğinden istifade
edilmesini tavsiye eden Peygamber Efendimiz, “Bizim orucumuzla Ehl-i kitabın
orucu­nu ayıran (şey), sahur yemeğidir." diyerek sahur yapmanın oruç ibadetinde Müslümanların
ayırt edici bir vasfı olduğunu bildirmiştir. Sahura kalkmayı son derece
önemsediğinden, "Sahur yemeği yiyin. Çünkü
sahur yemeğinde bereket vardır.” Buyurarak Müslümanlardan bir yudum su ile olsa da mut­laka
sahur yapmalarını istemiştir. Resûl-i Ekrem, sahurun
bereketinden sık sık bahsetmiş, sahabeden İrbâd b. Sâriye’yi (ra) sahura davet
ederken de, "Mübarek
yemeğe gel!" diyerek bu yemeğin hayırlı ve bereketli
olduğunu farklı bir şekilde ifade etmiştir. Ayrıca sahur
yapanlara Allah Teâlâ’nın merhamet, meleklerin de hayır dua edeceği müjdesini
vermiştir.
Bu bereketli gece yemeği, imsak vaktiyle sona erer. “Bir
şeyden el çek­mek, kendini tutmak” mânâsına gelen “imsak”, oruç tutmak üzere
belirle­nen vakitte kişinin kendisini yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak
tutmasını ifade eden bir terimdir. Dar anlamda ise günün aydınlanmaya başladığı
ve böylece sahurun sona erip orucun başladığı vakit için kullanılır. “İmsak”
kelimesi daha ziyade bu dar anlamıyla meşhur olmuştur. Güneşin batışıy­la oruç
yasaklarının kalktığı zamana ise “iftar” denilmiştir.
Sahâbe-i kirâm Hz. Peygamber’in emrini yerine getirmek,
onun sün­netini takip etmek üzere sahura büyük heyecanla kalkıyorlardı. Ne var
ki, ilk zamanlarda, saat gibi zamanı gösteren belirli bir araç olmadığı için,
oruca başlama vaktinin tesbiti konusunda ashâb arasında bir tereddüt hâsıl
olmuştu. Her ne kadar Yüce Rabbimiz bunu Kur’an âyetiyle, “siyah
iplik ile beyaz iplik birbirinden ayırt edilecek zamana kadar” şeklinde bildirmiş ise de bu mecâzi ifadeyi bazı
sahâbîler anlayamamıştı. İmsak vaktini tayinde zorlananlardan biri de Tay
kabilesinden cömertliğiyle meşhur sahâbî Adî b. Hâtim (ra) idi. Oruca başlama
vaktini belirleyen âyet indiğinde Adî, bir siyah bir de beyaz ip alıp bunları
yastığının altına koymuştu. Gece bunlara bakıp aralarında bir fark tespit
edemeyince oruca ne zaman başlayacağına bir türlü karar verememişti. Sabah
olunca hemen Resûlullah’a gelerek bu durumu anlattı. Allah Resûlü, "Öyleyse
senin yastığın enli ve uzunmuş.” söz­leriyle onun âyette
kastedileni anlamadığını ima ederek gülümsedi ve şu açıklamayı yaptı: “Ayette
bahsi geçen siyah ve beyaz iplik, gecenin
karanlığı ile’ gündüzün
aydınlığından ibarettir.”
Gerek Sevgili Peygamberimizin bu beyanıyla, gerekse
sonradan âyette geçen tan yeri ağarıncaya kadar”
ifadesinin nâzil olmasıyla âyetin mânâsı iyice anlaşılmış, Adi b. Hâtim gibi
siyah ve beyaz iplerle kafası karışan diğer kimselerin de zihinleri
aydınlanmıştı. Ancak imsak vaktinin tayini hususundaki ihtilâflar devam
etmekteydi. Ashâbın çoğunluğu imsak ve iftar vakitlerinde ezana göre hareket
ediyordu. Ancak imsak vaktinde Hz. Peygamber’in müezzinlerinden Bilal (ra) ezanı daha
önce okurken İbn Ûmmü Mektûm (ra) ise geciktiriyordu. Gecenin farklı
vakitlerinde okunan bu ezanlar, sahabenin imsak vaktini karıştırmalarına neden
olmuştu. Al­lah Resûlü’nün, “Bilal ezanı geceleyin okur.
Siz, İbn
Ümmü Mektûm’un
ezanını işitinceye kadar yiyin, için.”
sözleriyle bu karışıklık da ortadan kalkmış oldu. Zira Hz. Bilâl’ın okuduğu
ezan, uyuyanları uyandırmak, gece kalkıp namaz kılanlara da sahur vaktinin
bitmek üzere olduğunu haber vermek içindi, imsak vaktinin girdiğini
göstermiyordu.
İbn Ümmü Mektûm’un okuduğu ezan ise Müslümanlara oruç ibadetinin başladığını
ilân ediyor­du. Zira o, âmâ olduğundan çevresindeki insanların sabah namazı
vakti­nin girdiğini söylemesiyle ezan okumaktaydı.
İmsak vakti, sabah namazının vaktinin girdiği, gecenin
bittiği, gündü­zün başladığı andır. İmsakla birlikte mümin, sevabını Allah
Teâlâ’nın takdir edeceği çok özel bir ibadete başlar. Zira Yüce Allah kutsi bir
hadiste şöyle bu­yurmuştur “...Oruç benim içindir, onun ecrini ben
vereceğim...” Gün ilerledikçe, oruç tutmanın kazandırdığı mânevi haz
ve heyecanla birlikte açlık ve susuz­luk hissi de artar. Fakat oruç tutan
Müslüman, “Oruçlunun
ağız kokusu Allah katında misk Muşundan daha güzeldir.” diyen Allah Resûlü’nün bu övgüsüne mazhar olabilmek için
sabreder. Ve yalnızca Allah için türlü zorluklara katla­nılarak eda edilen bir
günlük oruç iftar vaktinin girmesiyle sona erer.
Kur’ân-ı Kerîm’de “akşama kadar” oruç tutulması
emredildiği ve iftar vaktinin tam olarak ne zaman girdiği açıklanmadığı için
sahâbe, konuyu Peygamber Efendimize danışmıştır. Hz. Ömer’in, “İftar vakti ne
zaman­dır?” sorusu üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Gece gelip gündüz gidince ve güneş
kaybolunca
oruçlu iftar eder.” diyerek güneşin batışıyla iftar vaktinin girdiğini
bildirmiştir.
İftar vakti, müminler için sevinç ve huzur vaktidir. Bu
vaktin gir­mesiyle Allah’ın rızası için açlığa, susuzluğa, orucun sıhhatine
zarar ve­recek tutum ve davranışlara karşı sabreden, oruca özel yasaklardan
uzak durmayı başaran ihlâslı gönüller için bütün bu yasaklar kalkar. Bu vakit,
Resûlullah’ın (sav), “Şüphesiz her iftar vaktinde Allah
tarafından (cehennem ateşinden) azat edilenler vardır. Bu (azat etme işlemi
Ramazanda) her gece olur.” sözleriyle ifade ettiği üzere, bağışlanma vaktidir.
""yine Hz. Peygam­ber, “...Müminin iki sevinci vardır:
Birisi iftar vaktinde orucunu açtığı andaki se­vinci, diğeri Rabbine kavuştuğu
zaman orucunun (mükâfatından kaynaklanan) sevincidir.”
buyurmuştur.
Visal orucunu yani iki gün peş peşe iftar etmeden oruç
tutmayı ya­saklayan Allah Resûlü, iftar vakti gelince, oruç açmada acele
edilmesini tavsiye etmiştir. “İnsanlar vakti girince iftar etmekte
acele ettikleri sürece hayır üzere olurlar” buyurmuş ve Allah’ın en sevdiği kullarının iftar yapmada
acele edenler olduğunu bildirmiştir. Nitekim bir gün,
tabiinden Ebû Atıyye ile Mesrûk, müminleri annesi Hz. Âişe’nin yanına gelerek
sahâbeden bir kişinin iftar yapmada ve akşam namazını kılmada acele ettiğini,
diğer bir kimsenin ise bunları geciktirdiğini söylemiş, hangisinin daha doğru
olduğunu öğrenmek istemişlerdi. Hz. Âişe iftarda ve namazda acele ede­nin kim
olduğunu merak etmiş ve onun Abdullah b. Mes’ûd olduğunu öğrendikten sonra
şöyle demişti: “Allah Resûlü de böyle yapardı.”
Peygamber Efendimiz, iftar edeceği zaman özel yiyecekler
aramaz, yemek ayrımı yapmaz, sofrada ne bulursa onunla iftar ederdi. Onun iftar
sofrası, lüks ve israftan uzak, son derece sade idi. Medine’de Efendimizin
yanında büyüyen Enes b. Mâlik (ra), Resûlullah’ın iftarını şöyle anlatmış­tır:
“Resûlullah (sav) akşam namazını kılmadan önce birkaç taze hurma ile, eğer
yoksa kuru hurma ile iftar ederdi, o da yoksa birkaç yudum suy­la orucunu açardı.”
Peygamberimiz, Allah rızasını kazanmak için oruç tutar, O’nun rızkıyla iftar
eder, iftar ederken de ellerini açarak şöyle dua ederdi: “Allâhümme
leke sumtü ve alâ rızkıke eftartu. (Allah’ım! Senin rızan
için oruç
tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.)”
Allah Resûlü, “Her oruçlunun iftarını açtığında
reddedilmeyen bir duası vardır.” diyerek müminlere bu sevinç ve
bağışlanma vaktinde dua etmeleri­ni öğütlemiştir. Bu hadisi Peygamberimizden
nakleden sahâbi Abdullah b. Amr’ın (ra) iftar vaktinde, “Allah’ım!
Senden herşeyi kuşatan rahmetin ile beni bağışlamanı dilerim.”
diyerek dua ettiği bilinmektedir.
Ramazan ayında, diğer zamanlara göre daha cömert olan
Sevgili Peygamberimiz, iftar sofralarını
başkalarıyla paylaşmaya büyük önem ver­miş ve şöyle buyurmuştur: “Her
kim bir oruçluya iftar yemeği
yedirirse, kendisi­ne onun sevabı kadar sevap verilir; oruçlunun ecrinden de hiçbir şey
eksiltilmez ” Kendisi de iftar davetlerine icabet etmiş, davet sahiplerine
övgüde bulun­muştur. Nitekim Sa’d b. Ubâde’nin (ra) iftar davetine icabet
ettiğinde, iftarda kendisine ikram edilen ekmek ile zeytinyağını yedikten
sonra, genellikle
başkalarıyla iftar ederken okuduğu şu duayı okumuştur: “Eftara
ıdekümüs-sâimun ve ekele taâmekümul-ebrâr ve sallet
aleykümıı’l-melâiketü. (Yanınızda oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler
yesin ve melekler size rahmet dilesin.)
İslâm ümmeti, Allah Resülü’nün diğer sünnetlerine karşı
gösterdiği hassasiyeti sahur, iftar, iftarda acele etme, iftar sofralarına
ihtiyaç sahiple­rini çağırma gibi konulardaki sünnetinde de göstermiş, tarih
boyunca bu heyecan artarak devam etmiştir.
Hz. Bilâl’in oruç tutacak olanları sahura kaldırmak için
okuduğu ezandan hareketle Osmanlı döneminde sahur vaktini duyurmak için Allah’a
hamd ve övgü, Peygamberine salât ve selâm okunmuştur. “Temcit” adı verilen bu
uygulamaya atfen dilimizde “temcit pilavı” şeklinde bir tabir oluşmuştur. Zira
o günlerde akşamdan hazırlanmış pilavlar, sahur vaktin­de temcidler okunurken
çıkarılır, ısıtılır ve sahur yapılırdı. Osmanlı’daki bu geleneğin yerini daha
sonraları, oruç tutanları uyarmak üzere caddeler­de mâniler eşliğinde davullar
çalan Ramazan davulcuları almıştır. Hayat şartlarıyla değişen ve günümüzde
giderek azalan bu uygulamalar, toplum­da canlı olarak yaşanan Ramazan sevincinin
birer göstergesidir.
Sahurlardaki coşku iftarlarda zirveye çıkmış, öyle
zamanlar olmuş ki, iftar sofraları törenle kurulur ve ikram edilen yemekler,
belli bir düzen için­de yenilir hâle gelmiştir. İftar vakti top atışlarıyla
ilân edilmiş, bu uygulama çeşitli hediyeler dağıtılarak devam etmiştir.
Günümüzde de gerek Mekke ve Medine’de saflar hâlinde oluşturulan uzun, geniş,
mütevazı sofralarla gerek­se ülkemizde kurulan küçük büyük iftar çadırlarıyla
toplumun her kesimin­den insan bir araya gelerek iftar sevincini paylaşmakta,
farklı şekillerde de olsa iftar ve Ramazan coşkusu bütün İslâm âleminde
yaşanmaktadır.
İftar davetlerini verirken akrabaların, dostların,
komşuların dikkate alınması güzeldir. Fakat bu daireyi genişleterek, iftar
sofralarına ihtiyaç sahibi insanları buyur etmek Allah’ın rızasına çok daha
uygun bir dav­ranış olacaktır. İftar davetleri belli bir zümrenin bir araya
gelerek lüks mekânlarda, zengin sofralarda yemek yemelerinin ötesine geçmeli;
sofra­lara dâhil edilen yetimler, yaşlılar ve muhtaçlarla Halil İbrâhim
bereketi­nin arandığı salih amellere dönüşmelidir.
Sahur, sevabını Yüce Allah’ın vereceği önemli bir ibadete
başlamanın heyecanı, iftar ise nimetlere kavuşmanın sevinci ile geçen bereketli
zaman dilimleridir. Allah’ın sevgisine ve rızasına kavuşabilmek için sahurdan
if­tara kadar günlerini oruçlu geçirenler hem bu dünyada huzuru hem de âhirette
mutluluğu kazanırlar. Bu güzel anlarını yakınlarla, dostlarla ve muhtaçlarla
paylaşanlar ise birlikteliğin coşkusu ve yardımlaşmanın bere­ketiyle bu
mutluluklarını bir kat daha artırırlar.









































 

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/sahur-ve-iftar)