# Toplumsal huzuru katleden Üç manevi hastalık- 2

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/toplumsal-huzuru-katleden-uc-manevi-hastalik--2
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2026-09-29T15:08:10+03:00
- Güncelleme: 2026-09-29T15:06:00+03:00
- Yazar: MUHAMMED ZAHİR YILDIZ
- Kategori: KÖŞE YAZISI
- Görsel: https://cdn.mardinlife.com/2026/09/29/toplumsal-huzuru-katleden-uc-manevi-hastalik--2-702783.webp

Toplumların iç barışını, güvenini ve gönül bağlarını çürüten manevi vebalar yalnızca dedikodu ve tecessüsle sınırlı değildir. Kalp kırmayı sıradanlaştıran, insan onurunu ayaklar altına alan ve kardeşlik hukukunu tahrip eden daha derin yaralarımız vardır. Dinimiz İslam, bireyin haysiyetini ve toplumun ünsiyetini korumak adına bu yıkıcı davranışları da şiddetle yasaklamıştır.
Bu ikinci yazımda ele alacağım ilk yıkıcı hastalık; insanlar arasında laf taşımak, yani nemimedir. Söz taşımak; dostlukları, aile bağlarını ve yuvaları geri dönülmez şekilde yıkan, güven iklimini kökünden sarsan en tehlikeli fitnedir.
Bir kimseden duyduğu lafı bir başkasına taşıyarak aradaki ateşe odun atanlar, toplumun huzurunu katleden gizli düşmanlardır. Oysa sevgili peygamberimiz (SAV) “ laf taşıyan kimse cennete giremez” buyurmuştur. İmam gazali, laf taşımanın şerri hakkında şöyle der:  “Laf taşıyan fitnecinin bir saatte yaydığı bozgunculuğu, bir büyücü bir yılda yapamaz. Sana başkasının lafını getiren bil ki senin lafını da başkasına götürecektir. Bu yüzden laf taşıyanın sözü tasdik edilmez, ona hüsnü zan beslenmez.”
Şah-ı Nakşibend (KS) hazretleri de gönül yolunun edebini anlatırken talebelerine daima şu hikmeti hatırlatır: “ Bizim yolumuz dostların arasını yapma, kırık kalpleri onarma yoludur. Bir lafı bir kulaktan alıp diğer kulağa fısıldayarak fitne uyandılar, bizim ünsiyet iklimimizden pay alamaz.” Bu sebeple kulağımıza bir söz geldiğinde, “ Bu bilgi kesin doğrumu?” ve “ Bunu anlatmanın kime ne faydası var?” siye sormak; laf taşıyan fitnecilere karşı mesafeli durarak aradaki kırgınlıkları tamir eden birer köprü olmak zorundayız.
Toplumsal huzuru katleden bir diğer ağır yara ise insanlar ile alay etmek ve onları küçük görmektir. Alay etmek; kibirden beslenen, insan haysiyetini ve bireysel onuru zedeleyen en büyük kalbi hastalıklardan biridir. Dinimiz; insanların fiziksel özellikleri, maddi imkânsızlıkları, soy-sopları veya eksiklikleri üzerinden eğlence konusu yapılmasını kesin bir dille yasaklamıştır. Allahu zülcelal Hucurat suresinde şöyle buyurur: “ Ey iman edenler Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belkide alay edilenler, kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlarda kadınlarla alay etmesinler….” Ayet-i Kerime, kendini üstün görme yanılgısına dikkat çekerek Allah katındaki değerin dış görünüş veya zenginlikle değil, ancak kalpteki takva ile olduğunu hatırlatır. Hümeze süresindeki “insanları arkasından çekiştiren, yüzlerine karşı alay etmeyi adet edinen her kişinin vay haline” tehdidi ise bu günahın manevi mesuliyetinin ne kadar dehşetli olduğunu gözler önüne serer.
Hz. Mevlana, Mesnevi’de insanı dış görünüşüyle yargılayıp alay edenleri şu sözlerle ikaz eder: "Toprağın dışına bakıp içindeki defineyi görmeyen ahmak gibi olma. İnsan, suretiyle değil, taşıdığı can ile insandır. Bir kimsenin eksikliğiyle alay eden, aslında o eksikliği takdir eden Sanatkâr’a dil uzatmış olur." 
Bu seride ele alacağımız son ve belki de en incitici mebhas ise insanların kusurlarını yüzüne vurmak ve onları ayıplamaktır. "Kör Ali, topal Ahmet, sağır Osman" gibi ifadelerle insanların elinde olmayan doğal engellerini lakap haline getirmek ve onları aşağılamak İslam ahlakıyla asla bağdaşmaz. Söylenen söz doğru dahi olsa, bir insanın bedenindeki yahut karakterindeki bir eksikliği teşhir etmek büyük bir vebaldir. Sadece yaratılıştan gelen eksiklikler değil; bir insanın işlediği bir günah, düştüğü bir yanlış yüzünden ayıplanması da ağır bir günahtır. Bugün günaha düşen, yarın samimi bir tövbe ile temizlenebilir. Bir insanı geçmişteki hatasıyla vurup üzerine kara bir leke yapıştırmak, onu topluma küstürmekten başka bir işe yaramaz.
Nitekim Efendimiz (s.a.v.) bu hususta kulaklarımıza küpe olacak şu muazzam müjdeyi ve ikazı vermiştir: "Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter."  Yine başka bir hadis-i şerifte, "Kardeşinin uğradığı felakete/ayıba sevinip ayıplama! Allah onu merhametiyle kurtarır da seni o felaketle imtihan eder" buyrulmaktadır. Dünyada kardeşinin hatasını örten, onun iffetini ve onurunu koruyan kimse, mahşer gününün o dehşetli anında kendi ayıpları Allah Teâlâ tarafından örtülerek mükâfatlandırılacaktır.
Netice itibarıyla; insanlar arasında laf taşımayı terk etmedikçe, hiç kimseyi fiziksel veya maddi eksikliği sebebiyle alay konusu yapmadıkça ve kardeşlerimizin ayıplarını kendi ayıbımız bilip örtmedikçe arzuladığımız o güvenli ve huzurlu toplumu inşa edemeyiz. Kur'an'ın ilahi ölçülerine uymak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ahlakıyla ahlaklanmak ve tasavvuf büyüklerimizin gösterdiği edep çizgisinde yürümek, toplumsal şifamızın yegâne reçetesidir.

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/toplumsal-huzuru-katleden-uc-manevi-hastalik--2)