# Üç İslamcıdan üç farklı Suriye değerlendirmesi

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/uc-islamcidan-uc-farkli-suriye-degerlendirmesi
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2012-04-17T14:54:01+03:00
- Güncelleme: 2012-04-17T14:54:01+03:00
- Yazar: NEVZAT ÇİÇEK
- Kategori: KÖŞE YAZISI

Suriye’deki katliam başladığı
andan itibaren Türkiye’de bir kısım dindarın kafası oldukça karıştı. Bunun en
büyük sebebi İran’ın Suriye olayları karşısında sunduğu argümanların
varlığıydı. Bugün hala 30 yıl öncesinin devrim ruhu ile meseleyi okumaya
çalışanların, dünya gerçeklerinden koptuklarını görmek mümkün. Bu bakımdan
aşağıda dindar camianın üç farklı Suriye algısını sizlere sunarken, aslında
meseleye bakışımızı da tekrardan sorgulamamız gereğini hatırlatma ihtiyacı
duyuyorum. Bu alıntılardaki kastım öne çıkan üç üstada karşı saygısızlık değil,
bilakis bu kafa karışıklığının nasıl giderilmesi gerektiği noktasında ve Suriye
olaylarının bitirilmesi noktasında onlardan bir reçete koparma isteğidir.


Geçen hafta kamuoyuna yansıyan üç
farklı değerlendirmenin en önemli özelliği bence dindar camianın kendi
mahallelerinde yaptığı tartışmaları da özeti olmasıdır.


İlk değerlendirme Sezai
Karakoç’tan geldi. Büyük Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç’un, 7
Nisan 2012 tarihinde parti binasında yaptığı konuşmasında, ABD ve Avrupa
ülkelerinin Türkiye’yi Ortadoğu’da büyük bir tuzağa çektiğini söylüyordu;
“Şimdi Batı bize diyor ki, Suriye’de kötü bir yönetim var. Orada halk ile
devlet arasında problem var, masum insanlar ölüyor. Bu işi siz halledin, siz
çözün, insanların ölümünü seyir mi edeceksiniz? Şüphesiz Müslümanlar asla seyir
etmez, ama bu meselenin çözümü silahla olmaz. O yönetimi uyaracak olan kılıç
değil kalemdir… Bugün Türkiye çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır.
Şimdiye kadar Müslümanların başına gelen zulümlerde hiçbir zaman Batı
Türkiye’ye gel sen buna karış dememişti. Tam tersine kendisi işgal ettikten
sonra, gel bize destek gücü ver demişti. Afganistan’da Bosna’da böyle oldu.
Katliamlar olurken bizi sokmadılar, katliamlar oldu, bitti kendileri girdiler
ve destek için çağırdılar… Bugün Türkiye ile İran’ı Suriye’yi çarpıştırmak
istiyorlar. Çok açık. Eğer bu oyuna gelirlerse, Suriye de, Türkiye de, İran da
mahvolacaktır. Bunun arkası da tüm İslam âleminin istilasıdır… Türkiye İran ve
Suriye arasında tek bir kurşunun atılmaması gerekiyor. Aradaki meseleleri
çözemeyecek tek şey varsa o da silahtır.”diyordu.


Karakoç’un bu değerlendirmeleri
dışında Abdülaziz Tantik’in Timetürk’te yayımlanan makalesi de, başka bir
görüşü bizlere sunuyordu. Tantik, “Mezhep Çatışması” başlığıyla yayımladığı
makalesinde, “Bölgesel güç arayışlarında Sünnilik üzerinden bir güç devşirme
çabası sadece gücün kaybolması ile neticelenir. Yine Şiilik üzerinden bir güç
ekseni arayışı da aslında gücün kaybolması ve bu bölgede yeni arayışların
varlığını kesinleyeceği gibi müdahil olma şartlarının oluşumunu da tetikler. Bu
yüzden İran, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bu konuda çok daha ciddi adımlar
atması kaçınılmaz. Türkiye’nin bu konuda çok temkinli davrandığı olayların seyrine
bakıldığında anlaşılabilir. Ama İran ısrarla bu çatışmacı konsepti takip ederse
kamuoyu desteğini kaybetmeye devam eder…Hiçbir insanın burnunun kanamasını
kabul edemeyiz ki Müslümanların kanının dökülmesini kabul edelim. Bu anlamda
Müslüman ülkelerin başındaki zalimlerin devrilmesi için gereken adımların
atılması şarttır. Ama bunu yaparken bölücü ve fitne çıkarıcı argümanlar
üzerinden iş görmek zulme ortak olmak anlamına geleceği için Müslümanlık adına
bunu kabul etmek mümkün değil.


Durum açık: Despot rejimler
yıkılacak ve halklar kendi iktidarlarını kendi imkânları ile oluşturacaklar.
Önemli olan; halkın içinde bulunduğu bütün renklerin barış içinde yaşaması ve
zulme karşı omuz omuza mücadele etmesidir. Yoksa asıl sorun yine azınlıkların
başına gelecektir. Böyle bir şeyi öncelikli olarak bir Müslüman olarak kimse
istememeli…” diyor.


Dindar Camianın önde gelen bir
diğer aydınlarından Atasoy Müftüoğlu ise Diriliş Saati Dergisi’ne verdiği
röportajında Arap Baharı’nı farklı bir gözle okuyor, Müftüoğlu’na göre,
Suriye’de bir intifada yok; “Amerika, 11 Eylül sonrası oluşturduğu bir strateji
bağlamında, “bu saldırıyı, istediklerimizi yaptırmak için kullanmalıyız”
şeklinde bir tercih oluşturmuştu. Suriye’nin önce İran yörüngesinden
çıkarılması gerekiyordu. İsrail için tehdit olmaktan çıkarılması gerekiyordu.
Direniş hareketlerinin Şam’dan çıkarılmaları gerekiyordu. Bütün bunları
gerçekleştirmek üzere Suriye’de derme-çatma bir muhalefet imal edildi…
Yaşadığımız olayların Suriye Halkının, Libya halkının öncelikleriyle,
beklentileriyle, sorunlarıyla ilgisi yok. Olup bitenler güç ve çıkar politikalarıyla
ilgili. Ben öteden beri muhalif unsurların Amerikan, Fransız, İngiliz, İsrail
gizli servisleri tarafından kışkırtıldıklarını, bir ayaklanma için hiç bir
hazırlıkları olmadığı halde yönlendirildiklerini, manipüle edildiklerini,
Suriye’de bir intifada olmadığını vb. söylüyorum…Suriye konusunda da
görülebileceği üzere halklar kendi gelecekleriyle ilgili olarak karar verme
iradesine sahip değiller. Suriye İhvanı bile, “sivil demokratik modern devlet”
istiyor. Türkiye’de de görüldüğü üzere; cemaat/cemaatler, partiler, hareketler
yalnızca “pragmatizm” temelinde faaliyet gösteriyor. Yeni dünya düzeninde,
İslamcı mücadeleye karşı, siyasal İslama karşı laiklikle uzlaşmış/bütünleşmiş,
Avrupa kültür ve kurumlarıyla sorunu olmayan, ılımlı-edilgin-pasif bir Müslümanlık
üzerinde çalışılıyor. Amerika, Suriye konusunda yapmak istediklerini paylaşımcı
ilişki stratejisine dayanarak Türkiye aracılığıyla gerçekleştirmek istiyor…”
diyor.


Gerek Sezai Karakoç’un, Gerek
Abdüülaziz Tantik’in gerekse de Atasoy Müftüoğlu’nun haklı oldukları tarafları
herkes kendisine göre alacaktır, burada benim dikkatlere sunmaya çalıştığım
olgu bu üç görüş içerisinde bazı görüşlerin özellikle sol tabanlı görüşlerle
aynı parelerde kendisine zemin bulması. Burada İslamcıların bir dönüşümü konusu
mu yoksa Ulusalcı bir İslami söylemle mi karşı karşıyayız bunun
değerlendirilmesi lazım.


Batının büyün yaptıklarını fikri,
mezhepsel ve emperyal duygular üzerinden okuyanların, bu noktada tahlil
yapanların öncelikle kendilerine şunu sorması gerekiyor; zulmün tanımı, nereden
geldiğine bakılarak değişebilen bir kavram mıdır? Zulüm karşısında halk bedel
ödemeye razı olmuşsa kendisi için bunun doğru olduğuna karar vermişse gelecek
üzerinden okumalar yapılarak yapılanlar sorgulanabilinir mi? Diktatör tanımı Saddam
için geçerliyken, Esed için neden geçerli değil.


Müslümanlar üçüncü bir yol
sunmalıdırlar, ancak bu yolu sunarken orada ölen halkı aşağılamaktan,
işbirlikçi ilan etmekten ve yaptıklarıyla Batının kucağına itmekten
vazgeçmelidirler.


Suriye konusunda halkın
direnişini batının bir argümanı gibi sunanlara herhalde şunu hatırlatmak
gerekiyor; Mekke’de o dönem hakim olan zulüm düzenine karşı hazırlanmış bir
sözleşme olan ve Hazreti Muhammed’in ““İslam’da da böyle bir cemiyete
çağrılsam, yine icabet ederim” dediği “Hılf-ul Fudul, Erdemliler Sözleşmesi’ni
nereye koyacağız.


Haksızlık kimden ve kime karşı
gelirse gelsin karşı durmak zorundayız.

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/uc-islamcidan-uc-farkli-suriye-degerlendirmesi)