# Yazarların Görevleri

> 

- Kaynak: Mardin Life
- URL: https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/yazarlarin-gorevleri
- Dil: tr-TR
- Yayın tarihi: 2012-11-22T12:20:43+02:00
- Güncelleme: 2012-11-22T12:20:43+02:00
- Yazar: ŞEREFXAN CİZİRİ
- Kategori: KÖŞE YAZISI

           Herkes durduğu yere göre yazarlara 
değişik görevler yüklemeye çalışıyor. Eğer yazar herkese göre farklı 
görevleri yerine getiren birisi olursa, kendisi zaten ortadan yok olur! O
 zaman yazar katip olur! Yazar her şeyden önce kendisi olmalıdır, her 
şeyden önce inandıklarını yazmalıdır. Doğru bildiklerini söylemelidir. 
Vicdanin sesini dinlemeli ve toplumsal gerçekleri dile getirmelidir. 

          Şuradan buradan, kimden gelirse gelsin talimatla yazılar yazmamalıdır. 

          Yazarlar fikirlerle, davranışlarla, insan pratiklerine 
odaklanmalıdırlar, kişilere değil. Kişilerin fikirlerine, 
davranışlarına, pratiklerine odaklanmak bir şeydir, kişilerin 
özelleriyle uğraşmak çok farklı bir şeydir…

          Özeller magazin dünyasına giriyorlar geneller ise toplumu ilgilendiriyorlar.

          Bir siyasetçi eğer rüşvet alıyorsa, eğer rant dünyasına çanak tutuyorsa,
 yolsuzluk yapıyorsa, bu onu özeli olmaz. Onun özeli belki giyim 
kuşamıdır, belki tutku ve bireysel özentileridir, belki zevkleridir ama 
toplumu ilgilendiren konular da bellidir.

          Yazarlar toplumu ilgilendiren tüm konularda kendi gerçek fikirlerini yazmalıdırlar.

          Bizim gibi toplumlarda ve en çok yazarlık etkinliğinden habersiz olanlar
 yazarlara farklı görevler sıralamaktan geri durmuyorlar. Herkes bildiği
 kadar yazarlara bir elbise giydirmeye çalışıyor. Herkes bu alanda bir 
terzi ustası olmuş. Yazar şöyle yapmalı, böyle yapmalı, şunu yazmalı, 
bunu yazmamalı… 

          Evet, gerçekten kimin rahatı kaçarsa yazarlara sitem ederler, onları her
 zaman görev almaya davet ederler ama bu görevin ne olduğuna dair 
herhangi somut bir fikirleri de yoktur. Devamlı yazarlardan halkına 
sahip çıkmasını talep ederler ama hiçbir zaman halkın da kendi 
yazarlarına sahip çıkması gerektiğini söylemezler. 

          Kim kime sahip çıkmalı? Kim kimin hakkını savunmalı? 

          Bizler hep ters ilişkilerden taleplerimizi ifade etmeye çalışıyoruz. 
Burada asıl olan halkın kendi yazarlarına sahip çıkması ve ifade 
özgürlüğünü tutarlı bir biçimde savunması gerekmez miydi? Doğru olan bu 
değil midir?

          Neden hep iktidar olanaklarını ellerinde tutan politikacılara sahip 
çıkıyoruz ki? Bu bir iktidar yalakacığı değil midir? Çıkar beklentileri 
içinde olanlar, iktidar odaklarına dalkavukluk yapanlar en önemli 
amaçları da, elbette çıkar beklentisidir. Çünkü böylesi insanlarda hep 
başkalarının görevlerini tanımlamakla meşgul oluyorlar ve bu çizgiden de
 onların çıkar beklentileri vardır. Ama bu arada da çıkar beklentileri 
içinde olanlar, kendi asıl görevlerini de hep unutuyorlar…

          Marks diyor ki, çıkarlar yalan söylemezler, çıplak olarak ortalıkta dururlar!

          Bana niye camiye gitmiyorsun diyenler, barı Müslüman olsalar diye bir benzetme var.

          Bu ilişkiler de aynen böyledir…

          Son dönemlerde ünlü Fransız Yazar Honore Du Balzac’ in bazı eserlerini 
yeniden okuyorum. Balzac dönemin Fransa’sını, daha somut söylersek 
Paris’ini öyle güzel anlatıyor ki, hayran olmamak elde değil. Zamanın 
Fransa burjuvazisini, tefecisini, rantçısını, rüşvetçisini, 
maceracısını, dolandırıcısını, cambazını, fahişesini, cigolusunu öyle 
güzel tarif ediyor ki, zannedersiniz günümüzün toplumunu anlatıyor! 
Balzac kendi yaşadığı toplumun gerçeklerini dürüst bir biçimde 
anlatırken, aslında kapitalist toplumun dinamiklerini de gün yüzüne 
çıkarıyordu. Balzac kapitalist toplumun tüm özeliklerini önümüze 
koyuyor. İki asır önce Fransa’da meydana gelen ekonomik, siyasi ve 
kültürel gerçekleri yalın bir dille anlatan Balzac yazdıklarıyla 
edebiyatta gerçekçilik akımının öncüleri arasına giriyordu…

          Çünkü Balzac zamanın gerçek olaylarını edebi bir dille yazdı. Karl Marks
 bile Balzac’ın eserlerinde bilimsel anlamda büyük yarar sağladığını ve 
Balzac’tan kapitalizm hakkında öğrendiğini ekonomi kitaplarından bile 
öğrenmediği açık bir dille ifade ediyordu… 

Bazen kendi kendime soruyorum; bizim toplum neden gerçekliğinden bu 
kadar kaçıyor ki? Neden siyasi ve toplumsal gerçeklerin üstünü örtmeye 
çalışıyor? Neden herkesin bildiğini, konuştuğunu,  dillendirdiğini, 
zamanı geldiğinde net olarak ifade etmekten kaçınıyor? Bu korku ve iki 
yüzlük nedenleri neler olabilir ki?

          Ben açık olarak şunu söyleyeyim; bizim toplum hala sömürgeci kültür ve 
devraldığı düşünce mirasının baskısı altındadır. Eziklik psikolojisi 
hala kollarını ahtapot gibi her tarafa yaymıştır. Sömürgeci pratik 
insanlarımızda bir korku kültür oluşturmuş ve insanımızı gerçek 
benliğinden uzaklaştırmayı başarmıştır. Sömürgeci düşünce insanımızın 
beyninde, ruhunda, kişiliğinde derin yaralar açmış ve bu yaralar 
dönemsel olarak maya tutmuştur.           Sömürgeci kültür ve düşüncenin inkârcı 
mirası üzerine formatlanan insanımız, uzun bir dönem kendi gerçek 
kimliğine bile sahip çıkamıyordu… 

          Gerçek kimliğine sahip çıkma cesaretini gösterenlerin sayısı da ancak 
bir elin parmakları kadardı. Bugün ise gerçek kimliğine sahip çıkmayanı 
insanlarımız açık olarak eleştiriyorlar. Demek ki zamanında verilen 
fikir mücadelesi doğruydu ve bugün de meyvesini veriyor.

          İşte bundan dolayı da yazarlarımız gerçekleri yazmalıdırlar, yüksek 
sesle bildiklerini söylemelidirler, insanlarımızı bilinçlendirmeli ve 
aydınlatmalıdırlar. 

          Siyasetteki zübükzadeleri, sivil alandaki cambazları, iş dünyasındaki 
fırıldakları, kamusal alandaki dalkavukları, toplumdaki nemelazımcılığı 
net olarak anlatmalıdır.

          Bence yazarların gerçek bir görevi de budur!

          Tabii olarak yazarların başka görevleri de vardır! 

          O da elbette başka bir yazının konusu olur!..

---
Kaynak: [Mardin Life](https://www.mardinlife.com/kose-yazisi/yazarlarin-gorevleri)