KÜRTLER: Kürt Tarihi

Ortadoğu'nun kadim bir halkı olan Kürtler tarihten günümüze varlığını sürdüren yerli kavimlerden biridir. Kürtler bugün Türkiye, İran, Irak, Suriye, Ermenistan ve Azerbaycan sınırlarında çoğunlukla yaşamaktadırlar.

Anayurtları Zağros dağlarının etekleri olan Kürtler, tarihî olarak İran’ın batı ve kuzeybatısında, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda, Irak ve Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda, Ermenistan’ın güneyinde ve Azerbaycan’ın güneybatısında yaşamış olan, günümüzde de aynı ülkelerde varlığını sürdüren yerli kavimlerden biridir. Ayrıca Rusya, Gürcistan, Afganistan ve Orta Asya ülkeleri ile Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere çeşitli ülkelerde yerleşik Kürt nüfusu bulunmaktadır. 1950’lerden itibaren küresel ölçekte meydana gelen yoğun kentleşme ve uluslararası göçle beraber Kürtler de geleneksel yaşam alanlarının dışına çıkıp geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır.

Kürtlerin yaşadığı yerler
Kürtlerin yaşadığı yerler

KÜRT TARİHİ

Başlangıçtan Osmanlılar’a Kadar

  • Kürtlerin Kökeni ve Soyu

Kürtler’in menşei konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Anayurtlarının Zağros dağları olduğu bilinen Kürtler etnik kökenden ziyade tarih ve dil yakınlığı itibariyle İranî kavimlerle akraba gösterilir (Minorsky, s. 1089). Kürtler’in Arap aslından geldiğine dair rivayetler varsa da bunlara itibar edilmemiştir. Ayrıca Kürtler’in menşeine dair çeşitli mitolojik rivayetler de bulunmaktadır (Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb, II, 107; Şeref Han, s. 17-19). Ksenofon’un (m. ö. IV. yüzyıl) Kardukhoi, Strabo’nun Gordyaei ve Ortaçağ Ermeni müelliflerinden Hayton’un Cordins diye adlandırdıkları, ayrıca Antikçağ kaynaklarında İrmîniye bölgesinde yaşadıkları ve Gordyene adıyla anıldıkları kaydedilen topluluklar (Karduklar) bazı modern dönem araştırmacıları tarafından Kürtler’le ilişkilendirilmiştir. Bazı araştırmacılar Kürtler’i Van gölünün batısında yaşamış olan Cyrtii (Kırtiler) ile ilişkilendirirken bazıları da Medler’i Kürtler’in ikinci tabakadan ataları olarak değerlendirirler.

Kürtler’in yaşadığı bölge ve merkezler de çeşitli adlarla anılmıştır. Cûdî dağı civarındaki Korduene denilen bölgeye Ârâmîler ve Süryânîler Bes-Kardu, Ermeniler Kordu, Araplar ise Kardâ ve Bâkardâ adını vermişlerdir. Hazar gölü ile Basra körfezi arasında kalan bölge Ortaçağ kaynaklarında genellikle Bilâdülekrâd ismiyle anılmıştır. İbnü’l-Fakīh Kürtler’in yaşadığı bölgeyi böyle adlandırmış (Kitâbü’l-Büldân, s. 128), aynı şekilde Dîvânü lugāti’t-Türk’te verilen haritada Kürtler’in yaşadığı bölge için Bilâdülekrâd tabiri kullanılmıştır. Belâzürî ise Kürtler’in yaşadığı ve Şehrizor, Musul ve Hemedan gibi merkezleri içine alan bölgeye Meâkilülekrâd adını verir (Fütûḥu’l-büldân, s. 199). Kürdistan adı ilk defa Selçuklu Sultanı Sencer’in Oğuzlar’a esir düşmesi üzerine (Muharrem 548 / Nisan 1153) Nîşâbur’da sultan ilân edilen yeğeni Süleyman Şah b. Muhammed Tapar döneminde İran’da Zağros dağlarının kuzeybatısında yer alan Kirmanşah (Karmîsîn) şehri ve civarı için kullanılmıştır (aş.bk.).

Zağros Dağı
Zağros Dağları

Yâkūt el-Hamevî’ye göre Cibâl, Erbil ve Hemedan arasında kalan Şehrizor bölgesinin halkı tamamıyla Kürt’tür. İstahr, Sâbûr, Erdeşîrhurre, Dârâbcird ve Errecân gibi şehirlerin bulunduğu Fars bölgesi de Kürtler’in yoğunlukta olduğu bölgelerdendir. İsfahan ile Hûzistan arasında kalan dağlık Luristan bölgesi adını Lur Kürtleri’nden almıştır. Bunlar İran Kürtleri’nin önemli bir kesimini teşkil etmekteydi. Mervânîler, Hasanveyhîler, Fadlâvî (Lur-ı Büzürg) hükümdarları, Lur-ı Kûçek emîrleri ve Eyyûbîler Şeref Han tarafından Kürt hânedanları arasında zikredilir (Şerefnâme, s. 29-98). Bazı müslüman coğrafyacılar Kürtler’in yaşadığı beldeleri, Farsça’da “mahal, bölge” anlamına gelen “rem” ve “zem” (çoğulu remûm ve zemûm) kelimelerini kullanarak sahiplerine nisbetle adlandırmışlardır. Meselâ İbn Hurdâzbih Fars bölgesinde Zemmü Hasan b. Cileveyh (Bâzincân), Zemmü Erdam b. Cevânâ, Zemmü Kāsım b. Şehrebezâr (Korîyandî) ve Zemmü Hasan b. Sâlih (Sôran) adını verdiği dört bölgeden bahseder ve merkezi Şîraz olan bu beldelerin tamamını “zümûmü’l-Ekrâd” diye ifade eder (el-Mesâlik ve’l-memâlik, s. 50). Benzer bir taksim Yâkūt el-Hamevî tarafından da yapılmıştır (Muʿcemü’l-büldân, I, 138; II, 99; III, 71, 375; IV, 226).

Kaynaklarda, İran’ın Irak sınırından başlayıp Basra körfezinin güneyine kadar uzanan Zağros dağlarını mesken edinen Kürtler’in Ortaçağ boyunca kendileriyle anılan bu bölgenin dışına çıkarak diğer bölgelere de yerleştikleri kaydedilir. Mes‘ûdî Kürtler’in eskiden beri Sicistan ve Horasan’da bulunduğunu belirtirken (et-Tenbîh, s. 88-89), İbn Miskeveyh Horasan bölgesindeki Kürtler hakkında mâlûmat verir (Tecâribü’l-ümem, V, 338). Makdisî Sind bölgesini anlatırken burada Kürtler’in de bulunduğunu söyler (Aḥsenü’t-teḳāsim, s. 281, 301, 313, 344). Bazı Kürtler’in İrmîniye bölgesinde yaşadığı, Kürt kabilelerinden Mısır ve Kuzey Afrika’ya gidenler de olduğu bilinmektedir. Makrîzî, Mısır’daki Kürtler’in Hâretülbüstân bölgesinde yaşadıklarını belirtir (el-Ḫıṭaṭ, II, 395). İbn Haldûn Muvahhidler Devleti’nin son dönemlerinde Mağrib’e yerleşen, bazı liderlerinin önemli devlet görevlerine getirildiği Benî Livîn ve Benî Tabîr adlı iki Kürt kabilesinden bahseder (el-ʿİber, VII, 132).

  • Ortaçağ Döneminde Kürtler

Bu bilgiler Kürtler’in çoğunluğunun Ortaçağ boyunca kabileler ve aşiretler halinde göçebe veya yarı göçebe şeklinde yaşadıklarını göstermektedir. İslâm öncesi dönemde Sâsânîler’in hâkimiyeti altında yaşayan Kürtler din olarak Zerdüştîliği (Mecûsîlik) benimsemişlerdi. Câbân (Gâvan) adlı bir sahâbînin Kürt olduğu ve Resûlullah’tan hadis rivayet ettiği bilinmektedir. Onun oğlu Meymûn da güvenilir râvilerden biridir (İbn Hibbân, V, 418; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, I, 301; İbn Hacer, I, 429; ayrıca bk. İbn Sa‘d, VII, 280). Hz. Ömer devrinde İslâm orduları İran ve Irak topraklarında fetih hareketini başlatınca Kürtler Sâsânîler’le birlikte bu ordulara karşı savaştılar. Utbe b. Ferkad es-Sülemî’nin 20 (641) yılında Musul’da Ninevâ’yı ele geçirmesinin ardından İslâm orduları Kürtler’in yaşadığı Merc, Banhezrâ, Bâezrâ, Hitbun, Dâsin, Kardâ, Bâzebdâ ve Musul’a bağlı diğer merkezlere yönelerek bu bölgenin tamamını fethetti. Şehrizor ve Samgan bölgesi de İslâm hâkimiyetine girdi. Ahvaz’ın fethi ise Ebû Mûsâ el-Eş‘arî tarafından gerçekleştirildi ve böylece Kürtler’in yaşadığı bölgenin büyük kısmı Hz. Ömer zamanında fethedilmiş oldu. Azerbaycan’ın fethi sırasında İslâm orduları kumandanı Huzeyfe b. Yemân’ın bölge idarecisiyle yaptığı anlaşmada olduğu gibi Kürtler’in büyük kısmı bu fetihler sırasında yapılan anlaşmalarla bulundukları merkezlerde bırakıldı. Huzeyfe b. Yemân bu anlaşmada Kürtler’e teslim olmaları karşılığında âteşkedelerinin yıkılmayacağı; ayrıca Bilascan, Seblan ve Satrudan Kürtleri’ne saldırılmayacağı teminatını verdi. Fars bölgesinde Kürtler’in yoğunlukta olduğu İstahr, Sâbûr, Erdeşîrhurre, Dârâbcird ve Errecân gibi şehirler ise Hz. Osman zamanında fethedildi. Hz. Ali’den kaçan Ferve b. Nevfel el-Eşcaî liderliğindeki 500 kişilik bir Hâricî grubun Cibâl bölgesine giderek önce Bendenîceyn ve Deskere’yi, ardından Hulvân’ı ele geçirmesiyle Kürtler arasında Hâricî propagandası başlamış oldu. Emevîler’in ilk yıllarında Kürtler arasında Hâricîliğin benimsendiği ve bazı Hâricî isyanlarına katıldıkları görülmektedir. Hâricîlik bilhassa Şehrizor halkı arasında yayılmış ve onların çoğu bu mezhebi kabul etmişti. Bu süreçte bölgedeki Hâricî isyanlarına katılmaya başlayan Kürtler zamanla Hâricîler’den koptular ve Emevîler’e itaat ettiler. Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî’nin Hâricî lideri Mutarrif’in üzerine gönderdiği 6000 kişilik orduda Kürt askerlerin de bulunduğu bilinmektedir. Bu dönemde Şehrizor ve civarında yaşamakta olan ve Celâliyye, Yâbisan, Hakemiyye ve Sûliyye adlarıyla tanınan Kürt aşiretlerinin nüfusunun 60.000’e ulaştığı söylenmektedir. Geniş topraklara sahip olan bu aşiretler sert mizaçlarının yanı sıra sık sık yönetime muhalefetleriyle tanındı. Emevîler’in son halifesi II. Mervân’ın annesinin Kürt asıllı bir câriye olması (İbnü’l-Esîr, IV, 588) Kürtler’in devletle olan bağlarını güçlendirdi ve neticede aralarında İslâmiyet’in yayılmasına hız kazandırdı. Bununla birlikte Kürtler’in Abbâsî ihtilâli sırasında hangi tarafta yer aldığı açık değildir. Bu arada Abbâsî ihtilâlinin en önemli liderlerinden Ebû Müslim-i Horasânî’nin etnik menşei kesin olarak tesbit edilememiş, İbn Hallikân’ın zikrettiği bir beyitte Kürt asıllı olduğu belirtilmiştir (Vefeyât, III, 155).

Abbâsîler zamanında Şehrizor, Cibâl, Erbil ve Hemedan arasında kalan bölgede yaşayan ve tamamına yakını Kürt olan halkın Zeyd b. Ali’nin eliyle İslâm’a girdikleri, özellikle Şehrizor’un Şîz şehrindeki Kürtler’in Şiî-Zeydî olduğu nakledilir (Yâkūt, III, 375). Bölgede idarî düzenlemeler yapan Halife Hârûnürreşîd, Şehrizor ve Musul’u ayrı valilikler haline getirdi. Mu‘tasım-Billâh döneminde 225 (840) yılında Musul’da Dâsin dağına çekilerek isyan eden Kürt lideri Ca‘fer b. Feharcis, Abbâsî kuvvetleri tarafından ertesi yıl bertaraf edildi. 281’de (894) Musul’da çıkan Kürt isyanı da kısa sürede bastırıldı. Kürtler 286’da (899) Ebû Leylâ adındaki bir isyancıya büyük destek verdiler. 342 (953-54) yılında babası Arap, annesi Kürt asıllı olan Hâricî lideri Deysem b. İbrâhim Kürtler’den oluşan ordusuyla Azerbaycan üzerine yürüdü ve Müsâfirîler’le yaptığı savaşların ardından Azerbaycan’ı onların elinden almayı başardı. Ancak Erdebil’e gönderdiği vezirinin kendisine isyan etmesi üzerine Azerbaycan’dan ayrılıp Erdebil’e gitmek zorunda kaldı. Birkaç yıl sonra Azerbaycan’a dönen Deysem buranın hâkimi olan Merzübân tarafından hapse atıldı. 349’da (960) Hezbânî Kürtleri’ne mensup askerler Azerbaycan hâkimi Cüstân b. Merzübân ile kardeşi Nâsırüddevle arasında çıkan savaşlara katıldı. Abbâsî halifelerinin birçok defa Türkler’in ordudaki gücünü kırmak için Kürtler’den faydalanma yoluna giderek Kürt asıllı askerlerin sayısını arttırdığı görülmektedir. Humeydiyye Kürtleri’nin lideri Emîr Îsâ’nın hilâfet ordusuna katılması ve Halife Müsterşid-Billâh tarafından karşılanması (528/1134) bu siyasetin bir sonucudur.

366 (976) yılında Irak Kürtleri’nden Berzeniye aşiretinin reisi Emîr Hasanveyh b. Hüseyin binlerce askeriyle birlikte Büveyhî Hükümdarı Adudüddevle’ye karşı oluşan muhalefetin içinde yer aldı. 369’da (979) vefat eden Hasanveyh’in Dînever, Hemedan, Samgan ve Azerbaycan’dan Şehrizor’a kadar uzanan bölgeyi elli yıl boyunca hâkimiyeti altında tuttuğu, iyi bir idareci olmanın yanı sıra hayır sever ve dindar bir şahsiyet olduğu zikredilir. Hasanveyh’in öldüğü yıl Adudüddevle Hakkâri ve çevresini ele geçirdi, önceden eman verdiği halde buradaki Kürtler’i kalelerinden alıp Musul’a götürdü. Tehcir esnasında yolun iki tarafına kurdurduğu darağaçlarında pek çoğunu astırdı. Bir yıl sonra da Sultan İzzüddevle eman verdiği halde Hakkâri Kalesi’ndeki Kürtler’i kılıçtan geçirdi (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, VII, 128).

Musul, Diyarbekir (Âmid), Meyyâfârikīn ve Halep’te hüküm süren Arap hânedanı Hamdânîler, el-Cezîre’nin üç bölgesinden birisi olan Diyârımudar’ın zaptedilmesinde Kürtler’den önemli destek aldılar. Ancak 293’te (905) Hezbâniyye Kürtleri’nin Ninevâ’da Hamdânîler’e saldırıp hânedan mensuplarından birini öldürmeleri üzerine aralarında çıkan savaş muhasara altına alınan Kürtler’in teslim olmasıyla sonuçlandı. Bu sırada Humeydiyye Kürtleri ile Dâsin dağında oturan Kürtler de Hamdânîler’e bağlılıklarını bildirdiler. 314’te (926) Celâlî Kürtleri’nin Şehrizor’da çıkardıkları isyan şiddetli çarpışmaların ardından bastırıldı. Bununla birlikte Hamdânî ordusuna alınan ve ordudaki sayıları giderek artan Kürtler, Hamdânîler’in Musul kolunun çökmesinden (394/1004) sonra da Hamdânî hâkimiyetindeki bölgede önemli bir unsur haline geldiler.

Humeydiyye Kürtleri’nden Ebû Şücâ‘ Abdullah Hüseyin Bâd (Bâz) b. Dûstek Ahlat’ın yanı sıra Meyyâfârikīn, Diyarbekir, Nusaybin ve Hısnıkeyfâ gibi el-Cezîre bölgesinin önemli merkezlerini ele geçirerek Mervânîler hânedanını kurdu (373/983). Mervânîler bölgenin yerel unsurları olan Süryânîler ve Ermeniler’in yanı sıra buraya daha sonra yerleşen Araplar’ın da etkisini kırarak bölgenin Kürtleşmesine zemin hazırladılar. Bu aşamadan sonra bölgedeki Kürt varlığı daha da güçlendi. Mervânîler Nasrüddevle Ahmed zamanında (1011-1061) en güçlü dönemlerini yaşadılar; bu dönemde bölgeye gelerek İrmîniye ve Hakkâri yörelerine akınlarda bulunan Oğuz birliklerini yenilgiye uğrattılar ve yedi Oğuz beyini çok sayıdaki askerleriyle birlikte esir aldılar (432/1040-41). Nasrüddevle’nin anlaşma teklifini kabul etmeyen Oğuzlar el-Cezîre bölgesinin önemli bir kısmını ele geçirseler de daha sonra birçok mevkide yaptıkları savaşlarda Kürtler ve Araplar karşısında büyük kayıplar verdiler. Geri kalanlar ise Azerbaycan’a geri dönmek zorunda kaldı. Yaklaşık bir asır hüküm süren Mervânîler hânedanı Selçuklu Sultanı Melikşah zamanında yıkıldı (478/1085). Şeref Han Mervânîler’i “Diyarbekir ve el-Cezîre hükümdarları” diye tanıtır ve doksan bir yıl hüküm sürdüklerini bildirir (Şerefnâme, s. 29-31; ayrıca bk. MERVÂNÎLER). Büyük Selçuklular’ın yıkılışından sonra başta Artuklular olmak üzere el-Cezîre bölgesinde Türkmen beyliklerinin kurulması bölgenin demografisini değiştirdi.

Selçuklu hâkimiyetinden önce İrmîniye’de yoğun bir Kürt nüfusu yaşıyordu. Selçuklular’ın Kafkasya seferleri esnasında Duvîn (Dvin) şehrinin hâkimiyeti Şeddâdîler’den Ebü’l-Esvâr Şâvur (Şâver) b. Fazl (Fazlûn) adında bir Kürt emîrinin elindeydi (1049-1067). Kürtler Malazgirt Savaşı’na Selçuklular’ın safında 10.000 askerle katıldılar (Sıbt İbnü’l-Cevzî, s. 170). 465 (1073) yılında amcası Kavurt ile Kirman’da yaptığı savaşta Melikşah’a destek verdikleri için iktâlarla ödüllendirildiler. Hamdullah el-Müstevfî, Sultan Sencer’in Oğuzlar’a esir düştüğü dönemde yeğeni Sultan Süleyman Şah b. Muhammed Tapar’ın oturduğu Kirmanşah ve civarında bir idarî taksimat yaptığını ve bölgenin Kürdistan diye adlandırıldığını söyler (Nüzhetü’l-ḳulûb, s. 107-108; krş. İA, VI, 1097; EI2 [İng.], V, 439).

  • Zengî Devleti ve Selâhaddîn-i Eyyûbî

Büyük Selçuklular’ın yıkılmasından sonra Kürtler’in yaşadığı bölgenin önemli bir kısmı Zengîler’in (1127-1233) eline geçti. Aralarındaki şiddetli mücadelenin ardından Zengîler, Kürtler’in elindeki bazı kaleleri (Humeydiyye Kürtleri’nin egemenliğindeki Akr, Şûş, Hakkâri, Kevâşî) ele geçirdiler. Ancak Kürtler Zengîler tarafından askere alındıkları için bir süre sonra Zengî ordusunun ve devletinin bir unsuru haline geldiler. Meselâ Necmeddin Eyyûb, kardeşi Şîrkûh ve ardından oğlu Selâhaddîn-i Eyyûbî Zengîler’in önemli devlet adamlarından ve kumandanlarındandı. Selâhaddîn-i Eyyûbî, Nûreddin Mahmud Zengî’nin emri üzerine 567’de (1171) Fâtımî hilâfetine son vererek Mısır, Ortadoğu, Hicaz ve Yemen’de hüküm sürecek olan Eyyûbîler Devleti’ni kurdu ve 583’te (1187) Kudüs’ü Haçlılar’ın işgalinden kurtardı. Selçuklular ve onların devamı olan Zengîler’den miras aldıkları idarî ve siyasî teşkilâtlanmayı devam ettiren Eyyûbîler, özellikle Kürtler’den ve Türkmenler’den oluşan ordularıyla Haçlılar’a karşı büyük başarı kazandılar (bk. EYYÛBÎLER). Ancak bu dönemde Kürtler’le Türkmenler arasında büyük bir iç mücadele yaşandı. Basit sebepler yüzünden çıkan çatışmalar sırasında her iki taraf da büyük kayıplar verdi. Nusaybin civarında başlayan çatışmalar Musul, Diyarbekir, Ahlat, Suriye, Şehrizor ve Azerbaycan’a kadar yayıldı. Bu karışıklık yıllarca sürdü, yağmalar ve yol kesmeler had safhaya ulaştı. Neticede bölgede hüküm süren Türk beyliği Begteginliler’in veziri Mücâhidüddin Kaymaz’ın başarılı siyaseti sayesinde mücadele sona erdi (bk. MÜCÂHİDÜDDİN KAYMAZ).

  • Moğol istilası ve Kürtler

XIII. yüzyılda bütün bölge gibi Kürtler’in yaşadığı coğrafya da Moğol işgaline uğradı. Yerleşim merkezlerini tahrip eden, her şeyi yakıp yıkan Moğollar Hakkâri, Musul, Erbil, Mardin, Diyarbekir ve Ahlat’ta büyük katliam yaptılar. İkinci saldırıları sırasında Erbil’e hücum ettiklerinde (655/1257) Kürtler’in büyük direnişiyle karşılaşan Moğollar, 1258’de Bağdat üzerine yürürken Kürtler’e de katliam uyguladılar. Daha sonra İlhanlı Hükümdarı Gāzân Han zamanında da çok sayıda Kürt kılıçtan geçirildi. Buna karşılık Fars bölgesinde yaşayan Kürtler Moğollar’la ittifak kurup onların safında savaşlara katıldı. Olcaytu Han döneminde Gîlân’ı istilâ eden İlhanlı ordusu (706/1306) büyük ölçüde Kürtler’den oluşuyordu. Moğol akınlarından kaçan Kürtler’in bir kısmı Toros dağlarının eteklerine sığınırken bir kısmı da Suriye ve Mısır üzerinden Cezayir’e kadar gitti. Bulundukları bölgelerde kalanlar ise 792 (1390) yılına kadar Moğol hâkimiyetinde yaşadı. Timur 796’da (1394) Ahlat, Van, Âdilcevaz, Mardin, Erbil ve Musul gibi Kürtler’in yaşadığı önemli merkezleri ele geçirdi. Bu sırada Timur’un veliahdı Ömer Şeyh Mirza’nın Kürtler tarafından öldürülmesi üzerine Kerkük’e bağlı Hurmatu kasabası yerle bir edildi. 1403’te İspanya kralı tarafından Timur’a elçi gönderilen Ruy Gonzàles de Clavijo, Nîşâbur yakınlarında göçebe halinde siyah çadırlarda yaşayan Elâvârî Kürtleri’ne ait 400 çadır gördüğünü; onların kalabalık sürülere sahip olduklarını, 20.000 kadar deve beslediklerini, vergi olarak Timur’a yıllık 3000 deve, 15.000 koyun verdiklerini, Timur’un da bunun karşılığında kendilerine serbestçe dolaşma izni verdiğini belirtir (Anadolu, Orta Asya ve Timur, s. 115).

  • Karakoyunlular ve Akkoyunlular Egemenliği

XV. yüzyılın ilk yarısında Kürtler birbiriyle mücadele eden iki Türkmen devletinin, Anadolu’nun doğusu, İran ve Irak’ta hüküm süren ve merkezi Erciş olan Karakoyunlular’la merkezi Diyarbekir olan Akkoyunlular’ın egemenliği altına girdiler. Karakoyunlular’la uzun süre dostane ilişkiler kurduklarından, bölgede hâkimiyeti ele geçirmeye çalışan Akkoyunlular’ın büyük baskısıyla karşılaştılar. Karakoyunlular’ın, hizmetlerinde kullanmak amacıyla halkının ekserisi Kürtler’den meydana gelen 50.000 kişilik bir şehir oluşturdukları kaydedilmekle birlikte bu şehrin yeri bilinmemektedir. Diğer taraftan Kürtler’e karşı tavrı olumsuz olan Karakoyunlu Hükümdarı Sultan İskender (1420-1438) Timurlu Hükümdarı Şâhruh’un hâkimiyetini tanıyan Bitlis hâkimi Şemseddin ve Hakkâri Emîri Ahmed b. İzzeddin’i öldürtmüştü. Akkoyunlular 1432’de Mardin ve çevresine çok sayıda akın düzenleyerek Kürtler’in büyük kısmını itaat altına aldılar ve bu akınlarını 1438-1447 yılları arasında sürdürdüler. 1451’de Sultan Mirza Muhammed’in Horasan’a saldırısı esnasında ordusunda Kürt birliklerinin de bulunduğu zikredilmektedir. 1469’a gelindiğinde el-Cezîre’deki Kürt kaleleri Akkoyunlu hâkimiyetini kabul etmişti. Bununla birlikte Kürtler’in Akkoyunlu hâkimiyeti boyunca bölgede isyanlar çıkardığı görülür.

Akkoyunlu Devleti’nin 1514’te yıkılmasından sonra Osmanlı hâkimiyetine giren Kürtler Ortaçağ boyunca aşiretler konfederasyonu esasına dayalı idarî bir yapıya sahiptiler. Genelde dağlık bölgelerde yaşadılar, isyancı kimlikleriyle tanındılar ve yaşadıkları bölgede meydana gelen siyasî hadiselerde önemli roller oynadılar.

Kürt Beyleri
Kürt Beyleri

2. Osmanlı Döneminde Kürtler

  • Kürtler Osmanlı hakimiyetine nasıl girdi?

Kürtler’in Osmanlı hâkimiyetine girmesi Yavuz Sultan Selim döneminde Safevîler’e karşı yapılan seferler sonrasında gerçekleşti. Safevîler’e yönelik bu seferler Osmanlı Devleti ve Kürt aşiretleri arasında bir ittifakın oluşmasını ve ardından bölgenin Osmanlı hâkimiyetine girmesini sağladı. XVI. yüzyılın hemen başında şahlığını ilân ederek bölgedeki hâkimiyet mücadelesine katılan Şah İsmâil Akkoyunlular’ın bölgedeki hâkimiyetine son verince Akkoyunlu baskısından kurtulan Kürt beyleri Şah İsmâil’e tâbi olarak etkinliklerini tekrar kazanmayı planladılar. Bu sebeple on iki Kürt emîri Şah İsmâil’e bağlılıklarını sunmak üzere Tebriz’e gitti. Ancak Şah İsmâil bunları tutuklatarak yerlerine kendi kumandanlarından Şiî yöneticiler tayin etti. Şah İsmâil’in bu siyaseti Kürt emirliklerini Osmanlılar’la ittifaka yöneltti. Hatta Şiîler’in bir kısmı Yavuz Sultan Selim’in Safevîler’e yönelik seferinin Kürtler’in çağrısı üzerine gerçekleştiğine inanıyordu. Trabzon’daki şehzadeliğinden beri Şah İsmâil’in faaliyetlerini takip eden Yavuz Sultan Selim batıya doğru ilerlemeyi amaçlayan Şah İsmâil’e karşı bölgedeki Sünnî Kürtler’i kendi yanına çekmeye yönelik bir siyaset izledi. 1514’te Çaldıran Savaşı’nda bir kısım Kürtler Osmanlı safında savaştı. Bölgedeki Safevî tehlikesinin devam ettiğini ve Kürt emîrlerinin Osmanlı safına çekilmesinin önemli olduğunu düşünen Yavuz Sultan Selim, Tebriz dönüşünde Kürt emîrlerini Osmanlılar’a katılmaya ikna etmek için İdrîs-i Bitlisî’yi görevlendirdi (bk. İDRÎS-i BİTLİSÎ).

  • İdris Bitlisi kimdir?

İdrîs-i Bitlisî çalışmalarını öncelikle Urmi, Uşni, Diyarbekir ve Malatya taraflarında yoğunlaştırdı. Bradost Kürtleri ile görüşerek onları sultana biat etmeye ikna etti. Soran hâkimi Seyyid b. Şah Ali’yi hem Osmanlılar’a katılmaya hem de Safevîler’in elindeki Erbil’i geri almaya razı etti. İmâdiye Emîri Sultan Hüseyin’i de Osmanlı tarafına çekti. Bohtî beyleriyle görüşüp hem kendi topraklarını Safevîler’den geri almalarını hem de Musul’a kadar olan bölgeyi onlardan temizlemelerini sağladı. Hasankeyf, Siirt, Bitlis ve Hizan’a giderek Kürt emîrleri ve önde gelenleriyle müzakerelerde bulundu. Hasankeyf Emîri Melik Halîl Eyyûbî, Bitlis Emîri Şerefeddin, Hizan Emîri Dâvud, Sason Emîri Ali Bey, Nemran Emîri Abdül Bey ve İzzeddin Şîr Bey’in oğlu Emîr Abbas’ın da katıldığı bu toplantıda Kürtler’in önde gelenlerinden oluşan yirmi beş kişi Osmanlılar’a bağlılıklarını bildirdi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Safevî etkisine tam anlamıyla son vermek için yeni bir askerî harekâta girişildi. Çaldıran’da Safevîler’in Diyarbekir ve Kürdistan Valisi Ustaclu Muhammed Han’ın öldürülmesinin ardından Diyarbekir halkı Şiî yöneticileri uzaklaştırarak şehrin hâkimiyetini ele geçirdi. Şah İsmâil’in şehri geri almak için görevlendirdiği Kara Han’ın şehri kuşatması sırasında halk bölgedeki Kürt emîrlerinin de yardımıyla bir yıl dayandı. Yavuz Sultan Selim’in bölgenin fethi için serdar tayin ettiği Bıyıklı Mehmed Paşa’nın girişimleriyle Eylül 1515’te Diyarbekir Osmanlı yönetimine dahil edildi. Ardından Mardin’e sığınan Kara Han’ın Mayıs 1516’da Koçhisar yakınlarındaki Dedegarkın ovasında yapılan savaşta yenilgiye uğraması bölgenin tamamının alınmasının önünü açtı. Bitlisî’ye göre bu savaşta Kürt emîrleri Osmanlı ordusunun sol kanadında yer aldı. Kendi aralarında ittifak edemeyen ve her biri kendi başına hareket eden Kürtler’i bir araya getirmek için çok çabaladığını belirten Bitlisî, bununla birlikte Kürtler’in cansiperâne savaştığını kaydeder (bk. Genç, s. 163-167).

Safevîler’den büyük ölçüde temizlenmesinin ardından bölgede Osmanlı idaresini tesis etmeye çalışan Yavuz Sultan Selim, kendisine itaatlerini bildiren Kürt beylerine verilmek üzere İdrîs-i Bitlisî’ye, gerektiğinde bizzat doldurabileceği, nişân-ı şerif taşıyan boş hükümler göndererek bir anlamda yerel hânedanları tanıyacağını gösterdi. Öte yandan daha Diyarbekir alınmadan önce kendileriyle yapılan toplantıda, aralarında birlik sağlayamayacaklarını söyleyen Kürt emîrleri başlarına bir idarecinin tayin edilmesini istemişler ve muhtemelen bunun üzerine Bıyıklı Mehmed Paşa serdar sıfatıyla gönderilmişti. Diyarbekir’in alınmasından sonra yeni ele geçirilen bölgeler bir beylerbeyilik olarak örgütlendi. Bu yeni idarî bölge, tarafsız kalmayı seçen ya da Safevîler ile ittifaka devam eden Kelhûr, Erdelân, Bâbân, Şehrizor ve Mûkrî hariç bütün Kürt emirliklerinin hâkimiyet alanlarını içine alıyordu. Osmanlı Devleti kendi idaresini oluştururken bölgenin yerel siyasî yapısı ve tecrübesini dikkate aldı. Kürt emirlikleri, yerel hânedanlarca yönetilen ve kendi iç düzenlerini sürdüren aşiret konfederasyonları halindeydi. Hem askerî güç hem bürokratik yapı yerel kaynaklardan sağlanmaktaydı. Aşiret mollalarına kadı yetkisi verilerek kendi içlerinde bir yargı sistemi oluşturulmuştu. Mîr denilen hânedan ailesinin aşiretler üzerinde tam bir yetki sahibi olmadığı ve daha ziyade aşiretler arasındaki denetim ve dengeyi sağladığı emirlik yapısı, aşiret ile basit devlet yapısı arasındaki bir aşama özelliği gösteriyordu. Kürt emirliklerinde yerel hânedanlar içinde zamanla oluşan bir hiyerarşinin varlığından da bahsedilebilir. XVI. yüzyılın sonlarında Bitlis Emîri Şeref Han’ın (ö. 1012/1603-1604) kaleme aldığı eserde yaptığı tasnif hem Kürtler’in yerel hânedanları nasıl değerlendirdiğini hem de bu hiyerarşik yapıyı göstermesi açısından önemlidir (Şerefnâme, s. 11-16). Şeref Han’a göre o dönemde var olan Kürt emirlikleri iki gruba ayrılır. Birinci grup bağımsızlık ve saltanat ilânı derecesine ulaşmamakla birlikte tek başlarına sikke kestiren ve minberlerde kendi adlarına hutbe okutan büyük Kürdistan hükümdarlarıdır. Erdelân, Hakkâri (Şenbu), İmâdiye (Behdînân), Cezîre (Bohtan) ve Hasankeyf (Melikan) emirlikleri bu gruba girer. İkinci grup ise Şeref Han’ın, açıkça ifade etmese de, ilkinden daha alt seviyede gördüğü ve “Kürdistan’ın Diğer Hükümdarları/Beyleri” başlığı altında saydığı şu hânedanlardır: Çemişgezek (Mücenkürd, Pertek, Sakaman emirliklerinden oluşur), Mirdasi (Eğil, Palu, Çermik emirliklerinden oluşur), Hazzo (Sason), Hizan (Hizan, Müks, Isbayerd emirliklerinden oluşur) ve Kilis emîrleri ile Şirvan (Küfra, Eruh, Kurnê emirliklerinden oluşur), Zırkan (Derzini, Gırdıkan, Atak, Tercil emirliklerinden oluşur), Sıvıdi, Silvan (Kulp ve Batman Emirliği ile Meyyâfârikīn Emirliği’nden oluşur), Soran, Bâbân, Mûkrî, Bıradost (Uşni ve Somay emirliklerinden oluşur), Mahmudî, Dınbılî, Zerza, Istunî, Tasni, Kelhûr (Pılıngan, Derteng, Mâhideşt emirliklerinden oluşur), Bâne, Terza ve Goran emirlikleri (Siyah Mansûr, Çeğni, Zengine, Pazuki emirliklerinden oluşur).

Osmanlı idaresinin Kürtler’in geleneksel yönetim tarzına müdahalesi bu emirliklerin Safevîler’in safına geçmesine sebep olabilirdi. Öte yandan Osmanlı yönetimini kabul etmemek Kürtler için Safevî tehlikesine karşı savunmasız kalmak anlamına gelmekteydi. Bu durum bölgede bir yandan Osmanlı’nın klasik eyalet-sancak sisteminin, diğer yandan Kürt hânedanlarının varlıklarının devamını sağlayan “yurtluk-ocaklık” ve “hükümet” sancakları sisteminin uygulanmasına yol açtı. Bütün bunlar farklı idarî uygulamalara müsait bir anlayışa sahip olan merkezî devlet sistemi bünyesinde yer alıyordu. Yurtluk-ocaklık sancaklar ve hükümet sancaklar, başta Kanûnî Sultan Süleyman döneminde hazırlanan Kānunnâme-i Hümâyun olmak üzere sonraki birçok risâle ve kanunnâmede benzer şekillerde açıklanır. Meselâ XVII. yüzyılın başlarında Ayn Ali Efendi risâlesinde yurtluk-ocaklık ile hükümet sancaklar Kanûnî dönemindekine benzer şekilde yer alır. Bütün bu kaynaklarda yurtluk-ocaklık ve hükümet sancakların verilme sebebi Kürt emîrlerin fetih zamanındaki hizmet ve itaatlerine bağlanır. Hükümet sancaklar mülkiyet, yurtluk-ocaklık sancaklar ise arpalık ve sancak hassı yoluyla tevcih edilir. Hükümet sancaklarda tahrir yapılmaz, dolayısıyla timar ve zeâmet olmadığından gelirinin tamamı hânedana aittir. Yine bu sebeple hükümet sancaklarda merkezden tayin edilen idareci ve memurlar bulunmaz, kendilerine ait askerî güçleri vardır. Yurtluk-ocaklık sancaklarda ise tahrir yapılır, içlerinde timar ve zeâmet vardır. Her iki sistemde de emîrler kolayca görevden alınamaz. Ancak öldüklerinde veya hizmette kusurları görüldüğünde sancaklar hânedandan başka birine verilir. Emirlik hususunda hânedan içi anlaşmazlıklar çıkması durumunda Osmanlı yönetiminin tavrı belirleyici olur. Sefer zamanında bağlı bulundukları eyaletle birlikte hareket ederler (ayrıca bk. OCAKLIK; YURTLUK).

Tarihte Kürt Savaşçılar ve SüvarilerTarihte Kürt Savaşçılar ve Süvariler

İlk idarî yapılanmada Diyarbekir eyaleti içinde yer alan, Kürt emirliklerine ait hükümet ve yurtluk-ocaklık sancaklar daha sonra yeni fetihlerle Van, Bağdat ve Şehrizor eyaletlerine bağlı olarak da teşkilâtlandırıldı. 1550-1551 kayıtlarını içine alan bir sancak tevcih defterinde “elviye-i tâbi-i mîrimîrân-ı vilâyet-i Diyârbekir” başlığı altında on yedi sancak sıralanır, ardından da buraya tâbi Kürt emirlikleri sekizi eyalet (Palu, İmâdiye, Hizan, Cizre, Sason, Çapakçur, Eğil, Zeriki), sekizi livâ olmak üzere kaydedilir. Bu tevcih defterinde hükümet sancaklar için eyalet, yurtluk-ocaklık sancaklar için de livâ terimi kullanılmıştır. XVI-XVIII. yüzyıllara ait sancak tevcih defterlerine göre bu dört eyaletteki hükümet ve yurtluk-ocaklık statüsündeki Kürt emirlikleri şunlardır: Kanûnî Sultan Süleyman döneminde Diyarbekir eyaletine bağlı hükümet sancaklar Cizre, Eğil, Genç, Palu ve Hazzo idi. Diyarbekir’e bağlı Sağman, Kulp, Mihrani, Tercil, Atak, Pertek, Çapakçur ve Çermik ise yurtluk-ocaklık statüsünde sancaklardı. Aynı dönemde Bağdat ve Van eyaletlerinde yurtluk-ocaklık statüsünde sancak yoktu. Bağdat’a bağlı olan İmâdiye ile Van’a bağlı Bitlis, Hakkâri, Mahmudî ve Pünyanişi hükümet statüsünde sancaklardı. 1631-1632’de her üç eyaletteki hükümet sancaklarda bir değişiklik olmadığı gibi Bağdat’ta yine yurtluk-ocaklık statüsünde sancak bulunmuyordu. Ancak Diyarbekir ve Van’daki yurtluk-ocaklık sancakların sayısında artış oldu. Diyarbekir eyaletinde Kanûnî Sultan Süleyman dönemindeki yurtluk-ocaklık statüsündeki sancaklara daha sonra Mazgirt, Siirt, Görgil, Ahakis, Meyyâfârikīn ve Hemkerdan eklendi. Van eyaletinde ise Zerıki, Şırvî, Müküs, Keşabi Şıtak, Albak, Koturi Espayrit, Bargiri yurtluk-ocaklık statüsündeki sancaklar haline geldi. 1673-1740 yılları arasında Diyarbekir eyaletinde Hazzo, Cizre, Eğil, Tercil, Palu, Genç; Bağdat’ta İmâdiye; Van’da Bitlis, Hizan, Hakkâri, Hoşap (Mahmudî) hükümet statüsündeki sancaklardır. Aynı tarihlerde yurtluk-ocaklık statüsündeki sancaklar ise şunlardır: Diyarbekir’de Zaçesne (Çernik), Çermik, Pertek, Kulp, Ağcakale, Dâsin, Mihrani; Şehrizor’da Hûdî, Zengenme, Koy, Çaan Gediği, Dulkıran; Van’da Kârkâr, Zeriki, Şırvî, Şıtak, Albak, Espayrit, Bargiri, Diyadin, Somay, Belican, Abagay.

Kürt emîrleri, teoride kendilerine geleneksel yönetimlerini büyük ölçüde devam ettirme imkânı veren bu idarî yapılanmaya rağmen, Osmanlı idarecileriyle sorun yaşadıklarında Safevîler’le iş birliği yapma fırsatını hep ellerinde tuttular. Özellikle XVI ve XVII. yüzyıllarda sürekli hale gelen Osmanlı-İran savaşları Kürt emirliklerinin bu fırsatı kullanma imkânını arttırdı. Bu durumun en belirgin örneklerinden biri, Osmanlı hâkimiyetinin ilk yıllarında aktif bir şekilde Osmanlı’nın yanında yer alan Bitlis Emîri Şeref Han’ın 1532’de Safevîler’e tâbi olmasıdır. Şeref Han’ın taraf değiştirmesinde, Kanûnî Sultan Süleyman’ın Osmanlı Devleti’ne sığınan eski Azerbaycan beylerbeyi Şiî Ulama Han’a Bitlis ve çevresinin yönetimini vermesi ve Şah İsmâil’in ardından Safevî tahtına oturan Şah Tahmasb’ın, babasının aksine Kürt emîrleriyle iyi ilişkiler kurmasının da etkisi oldu. Buna rağmen XVI-XVII. yüzyıllar boyunca İran’la yapılan mücadelelerde bir yandan Bağdat, diğer yandan Tebriz ve Azerbaycan seferlerinin hemen hepsinde Kürt emirlikleri önemli rol oynadı. Bazan Osmanlı ordusu sefere çıkmadan onlar adına hareket edip Safevîler’e saldıran Kürt emirlikleri, bazan da katılmaları için gönderilen emirlere rağmen Osmanlı ordusuyla birlikte seferlere katılmıyordu. Meselâ Kelhûr emîri ve Musullu aşireti reisi Zülfikar Han 1530’da Osmanlılar adına Bağdat’ı Safevîler’den aldı ve Kanûnî Sultan Süleyman adına hutbe okuttu. Ancak kısa bir süre sonra Şah Tahmasb’ın gönderdiği ordu tarafından Zülfikar Han öldürüldü ve Bağdat tekrar Safevî hâkimiyetine geçti. 1606’da Nasuh Paşa’nın Bağdat seferi sırasında sefere katılmaları yönündeki “evâmir-i âlîlere” rağmen “Ekrâd beyleri” sefere iştirak etmedi. Osmanlı ordusuyla birlikte seferlere katılma konusundaki farklı tavırları Kürt emîrlerinin kendilerine has bir siyaset izlediklerini göstermektedir. Bu siyaset bazan emirliğin iç ilişkilerine, bazan da bölgede görevlendirilen Osmanlı paşası ile ilişkilerine bağlı olarak değişebiliyordu. Buna rağmen Kürtler 1639 anlaşmasına kadar Osmanlı-Safevî savaşlarında her iki tarafın, fakat daha çok Osmanlılar’ın destekçisi durumundaydı. Kanunnâmelerdeki esaslara rağmen uygulamada yurtluk-ocaklık ve hükümet sancak statülerinde yapılan değişiklikler, devletle Kürt emîrleri arasındaki ilişkilerin siyasî duruma göre farklılaşabildiğini gösterir. Bu değişiklikler sık sık yeni itaat ve hil‘at giydirme törenleri yapılmasına sebep oluyordu. Bazan Kürt emîrleri beylerbeyi veya vezirlerle çatışma içine girebiliyordu. Meselâ Kürt emîrlerinin tek tuğ çekmesi âdet iken 1629’da Hazzo Emîri Mîr Muhammed’in vezirlere has üç tuğ çekip Diyarbekir beylerbeyi ile eşit olduğunu îmâ etmesi Diyarbekir Beylerbeyi Halıcızâde Mustafa ile sorun yaşamasına yol açmıştı.

1632’de Aziz Efendi tarafından hazırlanan ve IV. Murad’a sunulan bir risâlede Kürt emîrlerinin sorunları için özel bir başlık açılmıştı. “Ümerâ-yi Ekrâd’ın Kuvvet ü Kudretleri (ve) Zamanında Vukūa Gelen Hizmetleri Beyanındadır” başlıklı bu bölümde, Safevîler’e karşı büyük çoğunluğu Osmanlılar yanında yer alan Kürt beylerinin yaşadıkları bölgelerde Osmanlı valileri tarafından düşürüldükleri kötü durumlar ve karşılaştıkları sorunlar anlatılarak çözüm önerileri dile getirilir. Aziz Efendi, İran üzerine yapılan seferlerde Kürdistan beylerinin kuvvet ve kudretinden dolayı vezîriâzam, Rumeli beylerbeyi ve yeniçeri ağasına gerek duyulmadığını, Kürt emîrlerinin Osmanlı padişahına tâbi olmayı “vâcip” ya da “farz-ı ayın” olarak gördüklerini ve bu sebeple 50-60.000 askerle seferlere iştirak ettiklerini kaydeder. Buna rağmen merkezden tayin edilen yöneticilerin Kürt emîrlerine yönelik olumsuz tavırlarının onların bağlılıklarını azalttığından şikâyet eder. Kanunlar gereği “azl ve nasb” edilemeyen Kürt emîrlerinin beylerbeyiler tarafından haksız yere görevden alınmalarından da yakınan Aziz Efendi’ye göre, Kürt emîrlerinin toprakları daha fazla vergi almak amacıyla beylerbeyiler tarafından başkalarına verilmekteydi ve topraklarının elinden alınmasını istemeyen bazı emîrler daha fazla vergi ödeyebilmek için borçlanmak zorunda kalmış ve fakirleşmişti. Bu sebeple daha önceleri 60.000 askerle savaşlara katılan Kürt emîrleri, 1630-1631 Hemedan ve Dergezîn seferinde 600-700 asker dahi çıkaramamışlardı.

  • Diyarbekir ve Van Eyaletleri

XVII. yüzyılın ikinci yarısında Evliya Çelebi’nin Diyarbekir ve Van eyaletleriyle Kürt emirlikleri hakkında verdiği bilgiler, önceki asra ait resmî belgeler gibi yurtluk-ocaklık ve hükümet statülerinin devam ettiğini göstermekle birlikte merkezin bunlara müdahalesinin vâki olduğunu da ortaya koyar. Meselâ bu tarihlerde Palu gibi bazı hükümet sancaklarda tahrir yapılıyordu. Bitlis Emirliği de merkezî idareye bağlı hale gelmişti. Bitlis Emîri Abdal Han’ın etkin olma çabalarına karşı Van Beylerbeyi Melek Ahmed Paşa Bitlis’e sefer düzenlemiş, Abdal Han emirlikten alınmış, fakat yerine oğlu getirilerek kanunlara muhalif hareket edilmemişti. XVIII. yüzyılda bir yandan kendi aralarında yaşanan iç çekişmeler, öte yandan Osmanlı-İran savaşlarındaki yoğunluğun azalmasına bağlı olarak kendilerine duyulan ihtiyacın azalması Kürt emirlikleri açısından bazı değişikliklere yol açtı. Osmanlı yönetimi yeni idarî anlayışı gereği diğer bölgelerde yaptığı gibi emirliklerin statülerini yeniden düzenledi ve merkezî yönetimin denetimini arttırdı. XIX. yüzyıla gelinceye kadar emirliklerin önemli bir kısmı ortadan kaldırılmış olmasına rağmen Bâbân Emirliği, Soran Emirliği, Behdînân Emirliği, Hakkâri Emirliği ve merkezi Cizre olan Bohtan Emirliği yüzyılın başlarında Osmanlı idarî sistemi içinde yerlerini korudu. Bununla birlikte Kürt emirlikleri III. Selim ve II. Mahmud devirlerindeki merkezîleşme sürecinde otoritelerini büyük ölçüde kaybettiler.

  • Cizre ve Bohtan Mütesellimi Bedirhan Bey

Tanzimat döneminde taşra idaresinde yapılan yeni düzenlemeler Kürt emirliklerini de etkiledi. 1821’de Hükûmet-i Cezîre’nin (Bohtan Emirliği) başına geçen Bedirhan Bey bir yandan emirliğindeki düzeni sağlayarak, diğer yandan bölgede mevcut iki önemli emîr olan Hakkâri Mîri Nûrullah Bey ve Müküslü Mahmud Han ile ittifak kurarak etkinliğini arttırmaya çalışıyordu. Bohtan Emirliği’nin idarecisi olarak Diyarbekir eyaletine vergi ödeyen Bedirhan Bey’in merkezî otorite nezdindeki resmî statüsüne dair belgelerde “Cizre ve Bohtan mütesellimi” ve “Miralay” şeklinde iki ayrı sıfat kullanılmaktadır. Bedirhan Bey’e verilen bu unvanlar Cezîre’nin artık imtiyazlı statüye sahip bir hükümet olmadığını düşündürse de aslında çelişki II. Mahmud tarafından uygulanmaya çalışılan merkeziyetçi anlayışın tedrîcî şekilde hayata geçirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bedirhan Bey, 1839’da Osmanlı ordusunun Nizip’te Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın orduları karşısında aldığı yenilgiden sonra diğer bütün yerel güçler gibi daha rahat hareket etmeye başladı; Diyarbekir, Musul ve İran sınırları arasında kalan bölgeye askerî garnizonlar aracılığı ile hâkim oldu. Bedirhan Bey bölgede gücünü arttırmaya çalışırken merkezin emriyle Cizre 1842’de Musul eyaletine bağlandı. Yerel yöneticilere karşı sertliği ile tanınan Musul Valisi Mehmed Paşa’nın emrine girmeyi reddeden Bedirhan Bey ile Musul valisi arasında, Diyarbekir ve Erzurum valileriyle Hakkâri Emîri Nûrullah, Müküs Emîri Mahmud Han ve İmâdiye Emîri İsmâil’in de taraf olduğu bir çatışma yaşandı. İstanbul ile yapılan uzun yazışmalar sonrasında bölgede bir kargaşaya yer vermemek amacıyla Bedirhan Bey’in talebi kabul edildi ve Cizre tekrar Diyarbekir eyaletine bağlandı. Bu dönemde misyonerlerin desteklediği Nestûrîler’e yönelik seferleri sebebiyle Avrupa devletleri Bedirhan Bey’i İstanbul’a şikâyet ettiler. Musul valisiyle arasındaki sıkıntıların hemen ardından böyle bir olaya sebep olduğu için Bedirhan Bey üzerine bir sefer düzenlendi. Bir süre direnen Bedirhan Bey, 29 Temmuz 1847’de sarrafı Tomas Anton ile gönderdiği mektupta dile getirdiği “kendisiyle birlikte iyâl ve evlâd ü taallukātına re’y ve eman verilmesi” şartıyla teslim oldu.

Bedirhan Bey isyanı bastırılıp bölgedeki Kürt emirliklerine son verilmesinin ardından Anadolu Ordusu Müşiri Osman Paşa merkezî hâkimiyetin sağlanması için bölgede özel ve bağımsız bir eyaletin teşkilini teklif etti. Osman Paşa’ya göre Diyarbekir eyaleti, Van, Muş ve Hakkâri sancakları ile Cizre, Bohtan ve Mardin kazaları birleştirilip “dirayetli ve vukuflu bir zat” vali tayin edilirse merkezî hâkimiyeti sağlamak mümkün olurdu. Osman Paşa’nın teklifi görüşülerek uygun bulundu ve bölgede Kürdistan adıyla yeni bir eyalet kuruldu. Böylece Osmanlılar’ın bölgeye hâkim olduğu ilk yıllardan itibaren kullandığı, Kürt emirliklerinin ve aşiretlerinin bulunduğu yerleri ifade eden Kürdistan, ilk defa resmen Osmanlı idarî taksimatında bir eyalet ismi haline gelmiş oldu. Kürdistan coğrafî bir tabir olarak sık kullanılmakla birlikte tarihin hiçbir döneminde sınırları belli, homojen etnik yapıya sahip bağımsız bir siyasî yapılanmanın adı olmamıştı. Emirliklerin imtiyazlarına son verip merkezî otoriteyi tesis etmek amacıyla 1847’de kurulan Kürdistan eyaleti 1867’de tekrar Diyarbekir eyaletine dönüştürüldü.

Kürt emirliklerinin ortadan kalkması Kürt aşiretlerinin bağımsız hareket etme eğilimini arttırarak bölgede “aşiretler zamanı” adı verilen bir dönemin yaşanmasına yol açtı. Emirliklere son verilmesine rağmen merkezî otorite tesis edilemediğinden aşiretler bölge hâkimiyeti için hem kendi aralarında hem de merkezî güçlerle çatıştılar. Bu karışıklıkların yanı sıra XIX. yüzyılda bölgede etkili olmaya başlayan Rusya’nın bu etkinliğini sürekli kılmak için Ermeniler ve Kürtler’le irtibat kurması Osmanlı Devleti’ni Kürt aşiretleriyle ilgili yeni politikalar uygulamaya zorladı. II. Abdülhamid döneminde Kürtler’le merkezî yönetim arasındaki iş birliği geliştirildi. Hakkâri’deki aşiretlerin reisi olan Şeyh Ubeydullah’a, özellikle İran’la yaptığı mücadeleler sebebiyle II. Abdülhamid tarafından önceki emirliklerin sahip olduğu düzeyde haklar verilmesi bu iş birliğinin ilk örneği sayılabilir. Ancak Osmanlı Devleti’nin merkeziyetçi refleksleri ve Şeyh Ubeydullah’ın imtiyazlara alışkın emirlik tavrı dolayısıyla uzun ömürlü olamayan bu iş birliği politikasının bir diğer yansıması II. Abdülhamid döneminde kurulan Hamidiye Alayları’dır. Tanzimat süresince doğu eyaletlerinde merkezî otoriteyi kurmaya çalışan Osmanlı Devleti bunu başaramadığı gibi artık bölge Rus ve İngiliz çıkarlarının çakıştığı bir saha olarak uluslararası emperyalizmin entrika alanlarından biri haline gelmişti. Ermeniler bu entrikaların yerel ayağını oluşturuyordu. Ancak bölgede sadece Ermeniler’e dayanarak çok önemli bir güç elde edilemeyeceğinin farkında olan bu iki devletin yeni ilgi alanlarından biri de Kürtler’di. Kürtler’e yönelik bu uluslararası politikalar karşısında II. Abdülhamid’in attığı önemli adımlardan biri Hamidiye Alayları’nı kurmak oldu. 1891’de ilk nizamnâmesi hazırlanarak Kürt aşiretlerinden teşkil edilen Hamidiye Alayları etkisini kısa zamanda gösterdi ve II. Abdülhamid’i “Kürtler’in babası” (bavê Kurdan) olarak adlandıran aşiretler sultanın imparatorluktaki en sadık müttefikleri haline geldi. Özellikle alayların teşkilinde önemli rol oynayan Millî aşireti reisi İbrâhim Paşa, Hamidiye Alayları sayesinde bir Kürt emîri gibi davranmaya başladı. Öyle ki Millî aşireti mensuplarınca yazılan kaynaklarda, Hamidiye Alayları umum kumandanı olan İbrâhim Paşa’dan “emîr-i ümerâ-yi Kürdistan” diye bahsedilmektedir. II. Meşrutiyet’in ilân edilmesinin ardından İbrâhim Paşa, İttihat ve Terakkî tarafından suçlu ilân edildi ve yakalanmamak için kaçarken öldü. Bu dönemde Hamidiye Alayları lağvedilmese de merkezî orduya bağlanarak imtiyazlarına son verildi.

Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde eski emirliklerin hânedan üyeleri, müderrisler, mutasavvıflar, üst düzey Osmanlı bürokratları ve entelektüellerin İstanbul’da oluşturduğu Kürdistan Teâvün ve Terakkî Cemiyeti, Kürdistan Teâlî Cemiyeti gibi örgütlenmelerle Kürtler kendi varlıklarını sürdürmeye ve değişime ayak uydurmaya çalıştılar. Anadolu’da işgallerin başlamasının ardından Kürtler’in büyük bir çoğunluğu işgallere karşı mücadeleye katıldı.

3. Osmanlı Sonrası Kürtler

Türkiye. I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti açısından mağlûbiyetle sonuçlanması ve devletin dağılma ihtimalinin ortaya çıkması Kürtler arasında da gelecek kaygısı yaşanmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson tarafından 1918 başında ilân edilen ve barış görüşmelerinde etkileri olan Wilson Prensipleri’nin “Osmanlı Devleti tebaasından Türk olmayan milliyetlere (nationalities) muhtar gelişme imkânları verilmesini” öngören 12. maddesi, aynı yıl kurulan Kürdistan Teâlî Cemiyeti gibi siyasî oluşumlar etrafında biraraya gelen Kürt aydınları ve önde gelenleri arasında özerklikten bağımsızlığa kadar çeşitlilik gösteren bazı arayışlara sebep oldu. Mondros Mütarekesi sonrasında İngilizler’in Musul’u, Fransızlar’ın Suriye’yi işgal etmesi ve bu iki devletin uluslararası bazı antlaşmalar yoluyla bu bölgelerde kazanımlar elde etmesi sonucu Osmanlı Kürtleri daha önce var olan coğrafî ve idarî bütünlüklerini fiilen kaybettiler ve siyasî bir karmaşa ortaya çıktı. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere dönemin güçlü devletlerinin bölgede yaşayan farklı etnik grupları kendi çıkarları doğrultusunda birbirleri aleyhine kışkırtmaları bu karmaşayı daha da arttırdı. Bu süreçte farklı etnik ve dinî unsurlardan oluşan Osmanlı Devleti’nin yıkılması, ulus-devlet temeline dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş süreci ve müteakip gelişmeler Anadolu’da yaşayan bütün topluluklar gibi Kürtler açısından da kalıcı etkileri olan önemli sonuçlar doğurdu.

Osmanlı’nın son yıllarında, yaşadıkları bölgenin geleceğine dair büyük devletlerce izlenen politikalar Kürtler’in büyük çoğunluğunun tepkisiyle karşılaştı. Paris Barış Konferansı’nın devam ettiği günlerde bağımsız bir Kürdistan için lobi yapan Şerif Paşa’nın girişimleri başta Said Nursi olmak üzere Kürt âlimleri, ileri gelenleri, bölge ahalisi ve onların Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) temsilcileri tarafından reddedildi. Aynı dönemde çeşitli Kürt aşiretleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Kürtler’i Türkler’den ayırmaya yönelik girişimleri kabul etmediklerini bildiren ve Türkler’le Kürtler’in etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturduklarını ifade eden çok sayıda telgraf gönderdiler. Kürtler yaşadıkları bölgenin kuzey kısımlarında bağımsız bir Ermenistan Devleti’nin kurulması karşılığında kendilerine de bu bölgenin güney kesimlerinde muhtariyet verilmesini öngören Sevr Antlaşması’nı tanımadıklarını ifade ettiler. İtilaf devletlerinin politikalarına karşı Türkler’le birlikte ortak yurt kabul ettikleri Anadolu’yu savunmak üzere Millî Mücadele’ye aktif destek verdiler. Bu yıllarda Millî (1920) ve Koçgiri (1921) gibi Kürt aşiretleri isyan ettiyse de bu isyanlar geniş destek bulmadı. Bu süreçte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de Kürtler’le Türkler’in yapışık ikizler gibi kardeş oldukları şeklinde konuşmalar yapıldı. Mîsâk-ı Millî sınırları içindeki bütün Osmanlı-İslâm unsurlarının birliğini ve ortak bağımsızlığını savunan Millî Mücadele önderleri de Türkler’in diğer müslüman unsurların yanı sıra Kürtler’le ayrılmaz bir bütün olduğunu vurguladılar. Öte yandan hem Millî Mücadele önderleri hem de yerel Kürt ileri gelenleri İngiltere’nin kısmî desteğini almış olan Kürt bağımsızlıkçılarının Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmında bir Kürt devleti kurulması yönündeki teşebbüslerine karşı mücadele ettiler. 15 Eylül 1919’da Türk ve Kürt’ün birbirinden ayrılmaz öz kardeş olarak yaşayacaklarını ve ortak düşmanlarına karşı demirden bir kale halinde kalacaklarını belirten Mustafa Kemal, 1 Mayıs 1920’de yaptığı konuşmada da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni teşkil eden kimselerin sadece Türk, Çerkez, Kürt ya da Laz değil hepsinden mürekkep İslâm unsurları olduğunu (TBMM Zabıt Cerîdesi, s. 165; ayrıca bk. Şimşir, s. 574 ), dolayısıyla her birinin farklı etnik kökenlerden oluşan aynı milletin bölünmez parçalarını teşkil ettiğini dile getirdi. Ayrıca Millî Mücadele’nin anayasası olarak kabul edilen 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiye Kanunu’nun 11. maddesinin vilâyetlere muhtariyet tanıması da bu yönde beklenti içinde olan Kürtler’in çoğunun taleplerine uygun düşüyordu. Netice olarak bu dönemde vatan, mukaddesat ve hilâfet gibi müşterek değerlerin kurtarılmasının hedeflenmesi, Kürt varlığının inkâr edilmemesi ve vilâyetlere muhtariyet öngörülmesi Kürtler’in büyük çoğunluğunun Kürt bağımsızlıkçılarına değil de Millî Mücadele’ye ve yeni oluşan siyasî yapılanmaya katılımlarını kolaylaştırdı.

  • Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu ve Kürtler

Cumhuriyet’in ilânından hemen sonra hilâfetin ilgası (1924) ve diğer devrimlerle birlikte yeni yönetim biçiminde laik bir yaklaşım esas alınırken aynı zamanda ulus-devlet modeli benimsendi. Bu süreçte millet, vatandaşlık, etnik menşe ve azınlık gibi kavramlar yeniden ele alındı. Türk kavramını bir üst kimlik olarak tarif eden 1924 anayasasına, “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir” ibaresi konuldu (md. 84). Bu ibarenin etnik bir kimlikten ziyade vatandaşlık tanımı çerçevesinde temsilî üst kimliği tanımladığı kabul edilse de bu tanımlamanın müteakip dönemdeki kimlik tartışmalarında etkili olduğu gözlemlenmektedir. Türkiye tarafından sadece gayri müslim vatandaşların azınlık statüsünde sayılacağı, Kürtler de dahil olmak üzere Türk olmayan müslüman unsurların azınlık olarak kabul edilmeyeceği ve bunların Türk milletinin bir parçası olduğu tezinin savunulduğu Lozan’da, İsmet Paşa’nın Encyclopaedia Britannica’yı da kaynak göstererek Kürtler’in Turanî kavimlerden olduğunu iddia etmesi (Şimşir, s. 498), Kürt kimliğine yönelik yeni resmî yaklaşımı ve müteakip politikaların seyrini göstermesi açısından önemlidir. Resmî söylemlerdeki ve uygulamalardaki bu yeni yaklaşımla birlikte bazı görüşlere göre Cumhuriyet döneminde Kürt meselesi olarak anılan sorunu besleyen önemli dinamiklerden birisi devreye girdi. Zira Kürt meselesi arka planında iktisadî, sosyolojik, siyasî ve psikolojik birçok sebep olmakla birlikte, temelde Cumhuriyet’in homojen bir ulus meydana getirme çabasıyla ilişkilendirilmektedir (Yayman, s. 27-28). Bakış açısı, yaklaşım ve çözüm önerileri arasındaki farklılığa bağlı olarak “Kürt meselesi”, “Kürtçülük meselesi”, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu meselesi”, “geri kalmışlık meselesi” vb. farklı adlandırmalarla ele alınan bu mesele Cumhuriyet dönemi siyasî tarihinin önemli gündem başlıkları ve sıcak tartışma konuları arasında yerini aldı.

Cumhuriyet’in kuruluş döneminde yaşanan bu gelişmeler Kürtler arasında farklı tepkilere yol açtı. Benimsenen ulus-devlet anlayışına, dinî alanla ilgili olarak öne çıkan bazı devrim ve değişimlere ve Musul’un Irak’a bırakılmasına karşı çıkan bazı Kürt liderlerinin faaliyetleri bu çerçevede zikredilebilir. 1923’te Cibranlı Halit, Bitlisli Yûsuf Ziyâ Bey gibi isimler tarafından dar bir kadro etrafında Kürdistan İstiklâl Komitesi adıyla bir örgüt kuruldu. Kısaca Âzâdî olarak tanınan ve bağımsızlığı hedefleyen bu örgüte farklı siyasî ve sosyal güdülerle hareket eden birçok Kürt ileri geleni katıldı. Bunlar arasında dinî hassasiyetleri olan bazı Kürt liderler, 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden tasfiye edilen ikinci gruba mensup Kürt mebusları, aşiret reisleri, Osmanlı ordusunda ve bürokrasi içinde önde gelen Kürt kökenli bazı kimseler bulunuyordu. Âzâdî sonraki yıllar için büyük bir ayaklanma planlamaktayken, kendiliğinden gelişen olaylar neticesinde 13 Şubat 1925’te Şeyh Said isyanı patlak verdi. Şeyh Said’in Cumhuriyet döneminin bazı politika ve uygulamalarına muhalif olduğu bilinmekle birlikte Âzâdî örgütüyle ilişkisi, kendisinin adıyla anılan bu isyanın sebepleri ve nasıl geliştiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür (bk. ŞEYH SAİD). Şeyh Said isyanının ardından diğer sebeplerin yanı sıra yeni kurulan devletin merkezîleştirme uygulamalarının da etkisiyle farklı bölgelerde yirmiye yakın Kürt ayaklanması meydana geldi. Ağrı dağı isyanı (1926-1930) başta olmak üzere bu ayaklanmaların önemli bir kısmı Âzâdî ve daha sonra kurulan Hoybûn örgütleri tarafından çıkarıldı. 1937-1938’de Dersim Kürtleri’nin Seyyid Rızâ liderliğinde başlattığı isyanın sert bir şekilde bastırılmasıyla Cumhuriyet dönemi Türkiyesi’ndeki kitlesel Kürt isyanları sona erdi.

  • Barzani Ailesi ve Molla Mustafa Barzani

Irak Kürtleri’nin siyasî hareketlerinde büyük rol oynayan Barzanî ailesi mensuplarından Molla Mustafa Barzânî’nin 1958’de Rusya’dan Irak’a dönmesi ve Kerkük’teki bazı olaylarda 100 kadar Türkmen’in öldürülmesi üzerine Irak’ta yaşanan gelişmeler sonrasında, Türkiye’de Kürt kökenli bazı üniversite öğrencileri (49’lar olayı) ve aşiret liderlerinin tutuklanmasıyla sonuçlanan hareketlenmeler yaşandı. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren daha ziyade dinî ve geleneksel argümanlara dayanan Kürt hareketleri 1960’lı yıllarda sol ve sosyalist akımların etkisinde kalan ve etno-seküler diye nitelendirilebilecek bir yapıya dönüştü. Bu dönüşüm 1978’de PKK olarak bilinen Kürdistan İşçi Partisi’nin ortaya çıkmasıyla hızlanacak ve mevcut sol-etnik-seküler söyleme bağımsızlık düşüncesinin eklenmesiyle ileride ayrılıkçı bir karaktere bürünecektir (bk. Yayman, s. 28).

27 Mayıs 1960 darbesini izleyen dönemde doğunun geri kalmışlığını dile getiren Doğuculuk akımı etrafında örgütlenen bazı sosyalist Kürt grupları ile Molla Mustafa Barzânî’ye yakın olan Kürtler legal ve illegal siyasal oluşumlar içine girdiler. Bu oluşumların öncülüğünde 1965-1967 yıllarında doğunun sorunlarına dikkat çekmek amacıyla doğu mitingleri düzenlendi. 1969-1971 yıllarında birçok ilde Cumhuriyet döneminin ilk yasal Kürt derneği olarak kabul edilen Devrimci Doğu Kültür Ocakları kuruldu. 12 Mart 1971 darbesiyle kapatılan Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın yerine 1975-1977’de Devrimci Doğu Kültür Dernekleri teşkil edildi. Bunlar da 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle kapatıldı. Türkiye İşçi Partisi’nden gelen diğer bir grup 1974’te Kemal Burkay liderliğinde illegal Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi’ni (TKSP; Partiya Sosyalîst a Kurdistana Tirkîyê [PSKT]) kurdu.

  • PKK'nın Kuruluşu

1970’lerin başlarında Dev-Genç çevresindeki öğrenciler arasında Abdullah Öcalan etrafında küçük bir grup teşekkül etmeye başladı. Başlarda “Apocular” olarak anılan grup 1978’de Kürdistan İşçi Partisi (Partiya Karkerên Kurdistan [PKK]) adıyla illegal bir örgüt olarak kuruluşunu ilân etti. Marksist-Leninist ideolojiye dayanan ve ayrılıkçı hedeflere yönelen, Kürt kökenliler dışında farklı etnik unsurları da bünyesinde barındıran ve Ermeni terör örgütü ASALA gibi çeşitli uluslararası terör örgütleriyle irtibatı olan PKK, asker sivil ayırımı gözetmeksizin baskı, tedhiş ve şiddet kullanmayı yöntem olarak benimsedi. Bu yöntemi stratejik bir araç olarak kullanan örgüt Kürtler arasında kendisine muhalif olan unsurları ortadan kaldırdı. Gerçekleştirdiği silâhlı terör eylemleriyle kısa bir süre sonra bazı bölgelerde etkinlik kazanan örgüt 12 Eylül 1980 darbesinden önce liderlerini ve bazı önemli elemanlarını yurt dışına çıkardı ve darbeyi en az zararla atlatan grup oldu. Türkiye’de faaliyet gösteren bütün siyasî partilerin ve sivil toplum örgütlerinin tamamına yakınının kapatıldığı darbe döneminde tasfiye edilen Kürt örgütleri 1980’lerin ortalarında tekrar toparlanmaya çalıştıysa da uluslararası bir terör örgütü niteliği taşıyan PKK dışındakiler dar kadro örgütleri olarak kaldı. Türkçe dışındaki anadillerin, dolayısıyla Kürtçe’nin de yasaklandığı, hatta Kürtçe diye bir dilin bulunmadığı ve Kürtler’in aslında Türk olduğu yönündeki söylemin yaygınlaştığı, başta Diyarbakır Cezaevi olmak üzere cezaevlerinde menfî şartların ve uygulamaların arttığı bu dönemde, silâhlı çatışma ve terör yanlısı olan PKK cezaevlerindeki birçok siyasî mahkûmu etkisi altına aldı. Lübnan’da ve Suriye’de hazırlıklarını tamamlayan örgüt 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de güvenlik güçlerine yönelik ilk büyük ölçekli terör saldırılarını gerçekleştirdi. Bugüne kadar Türkiye’de 40.000’den fazla can kaybına yol açan ve ekonomiye uzun vadeli ciddi zararlar veren PKK, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ülkeleri, Kanada, Avustralya, Japonya, İran gibi birçok devletin terör örgütleri listesinde yer almaktadır.

1980’den sonra Kürt siyaset sahnesine İslâmcı olarak nitelenen örgütler de dahil oldu. 1960-1970’lerde Molla Mustafa Barzânî’yi destekleyen medrese çevrelerinde İran İslâm Devrimi (1979) yeni bir hareketlenmeye yol açtı. Devrimin ilk dönemlerinde kurulan temaslar mezhep uyuşmazlığı sebebiyle kısa süre içerisinde büyük oranda koptu. 1980’lerin ortalarında Diyarbakır başta olmak üzere birçok ilde kitabevleri çevresinde oluşan bazı gruplar zamanla örgütsel bir nitelik kazandı. Diyarbakır’daki İlim ve Menzil kitabevleri etrafında kümelenen gruplar İran’la teorik veya fiilî bağlarını korurken Vahdet Kitabevi çevresi Müslüman Kardeşler düşüncesini benimsedi. Dinî hayatın önde gelen diğer bazı simaları da örgütsel olarak değilse de bir siyasî çizgi olarak Molla Mustafa Barzânî’nin şahsında temsilini bulan muhafazakâr sağ Kürt milliyetçiliği çizgisinde kalmaya devam ederken, bazıları Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Görüş geleneğinde yer aldı. Bu yapıların dışında kalan pek çok dindar çevre ise bağımsız Kürt milliyetçisi veya İslâmcı olarak faaliyetlerini sürdürdü. Ayrıca Risâle-i Nur hareketi içerisinde yer alan Med-Zehrâ ve Zehrâ grupları da aynı yıllarda Kürt kimliğini öne alan çalışmalara yöneldi. İlim Kitabevi çevresinde Hüseyin Velioğlu liderliğinde örgütlenen grup daha sonra kamuoyunda Kürt Hizbullahı diye tanındı ve PKK’nın yanı sıra İslâmcı gruplar dahil bölgedeki diğer belli başlı örgütlerle silâhlı çatışmalara girdi (Şentürk, s. 589-612).

1988 yazında Irak hükümetinin katliamlarından kaçan 80-100.000 Kürt Türkiye’ye sığındı. Ardından 1991 baharında Irak Kürtleri ve Şiîleri’nin başlattığı isyanların bastırılmasıyla 800.000 Kürt İran’a, 400-500.000 Kürt de Türkiye’ye geldi. Bu ortamda 1991 seçimlerinden sonra kurulan koalisyon hükümetleri, 12 Eylül darbe rejiminin bütün ülke genelinde olduğu gibi Kürtler üzerinde de oluşturduğu baskıları ve bunların olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmak amacıyla kültürel, sosyal ve ekonomik çözüm yolları aramaya başladı. Türkçe dışındaki anadilleri yasaklayan 1983 tarihli yasa 25 Ocak 1991’de yürürlükten kaldırıldı. Aynı yıl sekizinci cumhurbaşkanı Turgut Özal federasyon dahil her türlü çözümün konuşulabileceğini dile getirirken, dönemin başbakanı Süleyman Demirel de Türkiye’de Kürt realitesinin tanınması gerektiğine dikkat çekti. Bütün bunlar Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Kürtler’le ilgili sorunları ağırlıklı olarak askerî ve ekonomik tedbirlerle çözmeyi öngören resmî söylemin değişmeye, bunun yerine sorunu demokrasi ve insan hakları çerçevesinde ele alıp diyalog yöntemiyle çözmeye çalışan yeni bir söylemin gelişmeye başladığını göstermesi açısından önemlidir.

Türkiye’de yaşayan Kürtler’in sorunlarını siyasal zeminde çözme iddiasıyla ortaya çıkan ilk yasal siyasî parti olarak Halkın Emek Partisi (HEP) 1990 yılında kuruldu. Bu gelenekten gelen siyasî partilere özellikle terör örgütleri ile ilişkileri dolayısıyla verilen kapatma cezaları, parti temsilcilerine yönelik eylemler ve hapis cezaları gibi gelişmelere rağmen bu çizgideki partiler yasal siyaset sahnesinde her zaman yer aldı. Geniş bir siyasal yelpazeden Kürt milliyetçilerinin temsil edildiği bu gelenek, baskı ve kapatmaların da etkisiyle kurumsallaşamadı ve silâh gücünü elinde bulunduran PKK’nın gölgesinde kaldı. 1998’in son aylarında Türkiye’nin uyguladığı baskı sonucu Suriye’den çıkarılan PKK lideri Abdullah Öcalan 15 Şubat 1999’da Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edildi. Aynı yıl yaz sonunda cezaevindeki Öcalan’ın tâlimatı ile ülke dışına çekilen PKK, tasfiye edilmek istendiğini ileri sürerek Haziran 2004’te tekrar silâhlı terör eylemlerine başladı.

  • AK Parti İktidarı Döneminde Kürtler

2002 sonunda iktidara gelen Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetleri Kürtler’le ilişkili sorunların çözümüne yönelik önemli adımlar attı. 2004 yılında Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) Kürtçe yayına başladı. 12 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da yaptığı konuşmada etnik ve bölgesel ayırımcılığı ortadan kaldırmayı hedeflediklerini ifade eden Başbakan Erdoğan, Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı sorunların Türkiye’de yaşayan herkesin ortak sorunu olduğunu söyleyerek çözümün anayasal düzen ve demokratikleşme ile sağlanacağına işaret etti. Bu adımları 2009’da TRT-6’nın Kürtçe yayına başlaması, 2010’da Mardin Artuklu Üniversitesi’nin Kürtçe yüksek lisans programı açması, 2012’de Kürtçe’nin ilköğretim beşinci sınıflarda seçmeli ders olarak okutulması gibi uygulamalar izledi. Bu arada Öcalan’ın Türk ve Kürt solunu bir çatı altında toplama ve daha geniş kapsamlı bir siyasî parti oluşturma projesinin sonucu olarak 15 Ekim 2012’de Halkların Demokratik Partisi (HDP) kuruldu. Aynı yılın aralık ayında gerek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan’ın kamuoyuna gerekse cezaevindeki Öcalan’ın kendi örgütüne yönelik açıklamalarıyla yeni bir çözüm süreci başladı. Kürtçe köy ve şehir adlarının iadesi, Türk alfabesinde bulunmayan x, w, q, ê gibi harflerin kullanımına izin verilmesi, ilköğretim okullarında öğrenci andının kaldırılması, Türkiye’nin tamamını gezip vatandaşların sürece dair görüşlerini gözlemlemek amacıyla 2013 yılı Nisan ayında oluşturulan Âkil İnsanlar Heyeti’nin çalışmaları, Kürdistan adını taşıyan ilk yasal siyasî partilerin (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi ve Kürdistan Özgürlük Partisi) kurulması da bu yeni sürecin önemli adımlarıydı. Bütün bu politikalara ve olumlu gelişmelere rağmen PKK terör örgütü 2009’dan itibaren başlattığı silâhlı saldırı ve terör eylemlerini arttırdı ve siyasî çözümün önü bir defa daha tıkandı.

Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundaki yirmi kadar vilâyette daha yoğun olarak yaşayan Kürtler 1950’lerde hızlanan iç göç dalgası sürecinde ülkenin batı ve güney bölgelerine de yerleştiler. Türkiye’de yaşayan Kürtler’in toplam nüfusuyla ilgili kesin istatistikler bulunmamakla birlikte vatandaşların ana dillerine dair verilerin kamuoyuna en son ilân edildiği 1965 sayımına göre 31.391.421 olan toplam nüfus içinde 2.817.313 kişinin birinci veya ikinci dilinin Kürtçe (Kurmançça veya Zazaca) olduğu kaydedilmiştir (Dündar, s. 101, 106, 113-115). Bu sayımdaki oranlar dikkate alınarak bugün Türkiye’de yaşayan Kürt nüfusuyla ilgili birtakım tahminler yapılıyorsa da gerek 2000’li yıllara kadar süren ifade hürriyeti önündeki engeller gerekse sayım sonuçları arasındaki tutarsızlıklar, ayrıca karşılıklı evlilikler sebebiyle birçok aile için etnik bir tanımlama yapmanın güçlüğü bu verilerin ve bu tür verilere dayanılarak yapılan nüfus tahminlerinin çok sağlıklı olmadığını göstermektedir.

Türkiye’nin genellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşayan Kürtler’in Kurmanç (Kurmanc) ve Zaza olmak üzere iki ana gruba ayrıldığı kabul edilse de Zazalar’ın bir bölümü kendilerini ayrı bir etnik grup olarak görür. Türkiye Kürtleri’nin ekseriyetini Kurmanç Kürtleri oluşturur. Kendilerini Kırd, Dımıli ve Kırmanc olarak da adlandıran Zazalar genellikle güneyde Şanlıurfa’nın kuzeyinden Gümüşhane’nin güneyine kadar olan bölgede yaşamaktadırlar. Büyükşehirlere göç edenlerle beraber Zazalar’ın Türkiye Kürtleri’nin yaklaşık % 20-25’ine tekabül ettikleri sanılmaktadır (bk. ZAZALAR). Orta Anadolu Kürtleri’nin çoğu, son 500 yıldan beri değişik zamanlarda Osmanlı Devleti’nin aşiretleri iskân politikası kapsamında bölgeye yerleştirilmiş Şeyhbızın, Canbeg, Reşvan gibi Kürt aşiretlerinden oluşmakta ve çoğunlukla Kayseri, Aksaray, Kırşehir, Konya ve Ankara’da yaşamaktadır.

  • Irak'ta Yaşayan Kürtler

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından Osmanlı Devleti’nin Musul ve Şehrizor eyaletlerini işgal eden İngiltere, Kürtler’in yaşadığı bölgeyi daha önce işgal ettiği Bağdat ve Basra vilâyetleriyle birleştirerek 1921’de Irak Krallığı’nı kurdu. Bu dönemde Kürt ileri gelenlerinden Şeyh Mahmud Berzencî 1918, 1922 ve 1930’da üç defa İngiltere ve Bağdat’a karşı isyan etti, fakat üçünde de başarılı olamadı. Aynı şekilde Şeyh Ahmed Barzânî 1933’te, kardeşi Molla Mustafa Barzânî ve Sincar Yezîdî Kürtleri 1935’te isyan ettiler. Sincar Yezîdîleri’nin isyanı aynı yıl bastırılırken Barzânîler’in isyanı kesintilerle 1945’e kadar devam etti. Mustafa Barzânî Irak’ta mağlûp olunca İran’a geçti ve 1946’da Mehâbâd şehrinde kurulan Kürdistan Cumhuriyeti’nde genelkurmay başkanı oldu. İran’da İran Kürdistan Demokrat Partisi’nin (İKDP; Partiya Demokrat a Kurdistana Îranê [PDKÎ]) kurulmasından bir yıl sonra Ağustos 1946’da Irak Kürtleri Bağdat’ta Barzânî liderliğinde Kürdistan Demokrat Partisi’ni (KDP; Partiya Demokrat a Kurdistanê [PDK]) kurdular. Kürdistan Cumhuriyeti’nin aynı yılın sonunda yıkılması üzerine Barzânî, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne sığındı ve 1958’de Irak Kralı II. Faysal’ın devrilmesine kadar orada kaldı. Askerî darbeyle kralı deviren yeni Irak lideri Abdülkerîm Kāsım, Kürtler’in haklarını garanti altına alan yeni bir anayasa ilân etti, fakat KDP’nin 1961’de yasaklanmasıyla çatışmalar yeniden başladı. 1968’de yönetime el koyan Baas Partisi lideri Hasan el-Bekr, başlangıçta Kürtler’e yönelik askerî tedbirleri sürdürdü ve Irak ordusu ile Kürtler arasındaki çatışmalar devam etti. 11 Mart 1970’te bir otonomi antlaşması imzalanarak Kürtler’e bazı bölgelerde özerklik verildiyse de Kürtler’le Irak yönetimi arasındaki anlaşmazlık ve çatışmalar son bulmadı. 1975’te Irak’ın İran ile anlaşması üzerine İran ve Amerika Birleşik Devletleri Irak Kürtleri’ne verdikleri desteği çektiler ve Iraklı Kürtler bir defa daha yenilgiye uğradı. Irak’tan Türkiye ve İran’a doğru ilk yoğun mülteci akını bu dönemde meydana geldi. Irak Kürt hareketinin lideri Molla Mustafa Barzânî 1979’da Amerika Birleşik Devletleri’nde kanserden öldü. Geçmişte de birkaç defa bölünen KDP, parti içindeki sol kesimi arkasına alan Celâl Talebânî’nin 1975’te Suriye’de Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (KYB; Yekîtiya Nîştimanî ya Kurdistanê [YNK]) kurmasıyla kesin olarak ikiye bölündü. 1980’de başlayan İran-Irak savaşı sırasında İran Irak Kürtleri’ne, Irak da İran Kürtleri’ne destek verdi. Mart 1988’de Irak Kürtleri’nin eline geçen Halepçe şehrine Irak tarafından kimyasal saldırı düzenlendi ve 5000 civarında Kürt hayatını kaybetti. Aynı yılın yaz aylarında düzenlenen Enfal operasyonları kapsamında ise 100.000 civarında Iraklı Kürt Irak ordusu tarafından öldürüldü ve bu operasyonların ardından 80-100.000 kadar mülteci Türkiye’ye, 100.000 kadarı da İran’a sığındı.

Irak’ın Küveyt’i işgali üzerine 1991’de Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki koalisyon güçlerinin Irak’a girmesi Irak Kürtleri ve Şiîleri’ni yeni isyanlar başlatma konusunda cesaretlendirdiyse de uluslararası destek göremediği için bu isyanlar da başarısız oldu. Yaklaşık 800.000 Kürt İran’a, 400-500.000 Kürt Türkiye’ye sığındı. Birleşmiş Milletler 5 Nisan 1991’de Kürtler’in geri dönmesi için ülkenin kuzeyinde güvenli bir bölge oluşturulması kararını aldı. Bu kararın ardından başlatılan Huzur ve Çekiç operasyonları ile Irak Kürtleri uluslararası koruma altına alındı. Bu uluslararası desteğe tepki olarak Saddam Hüseyin yönetimi Kürtler’i cezalandırmak amacıyla Kürtler’in yaşadığı bölgeden bütün devlet mekanizmasını çekti. Bunun üzerine Mesut Barzânî liderliğindeki KDP ve Celal Talabânî liderliğindeki KYB 4 Ekim 1992’de Erbil merkezli Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ni ilân etti. Ancak bir süre sonra KDP ile KYB arasında gelirlerin bölüşümü konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık çatışmaya dönüştü (1994-1998) ve neticede bölgede iki hükümetli ve iki meclisli bir yapı ortaya çıktı. 1998’de imzalanan Washington Antlaşması ile taraflar çatışmalara son verdiyse de ikili yapı devam etti. İlişkilerin normalleşmesiyle 2002’de yerel meclis ve 2006’da hükümetler birleştirildi.

2003 yılında Saddam Hüseyin’in Amerika Birleşik Devletleri tarafından devrilmesiyle Irak Kürdistan bölgesi yarı bağımsız bir konuma kavuşarak ekonomik ve siyasal alanlarda önemli gelişmeler kaydetti. Saddam sonrası kurulan merkezî Bağdat hükümetleri ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi arasında Kerkük ve Hânekīn gibi bazı bölgelerin nihaî statüsü, Kürdistan bölgesinin sınırları, petrol işletme hakları ve gelirlerinin dağılımı, peşmerge güçlerinin merkezî orduya katılması, dış politikada izlenecek strateji gibi birçok konuda önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bu dönemde Türkiye’nin Irak politikasında da önemli değişiklikler oldu. Mart 2010’da Türkiye’nin Erbil Başkonsolosluğu faaliyete geçti. Özellikle Kuzey Irak topraklarında çıkarılan petrolün Türkiye üzerinden ihracatı, Türkiye firmalarının petrol arama-çıkarma izni almaları gibi konular Türkiye ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi arasındaki ilişkileri geliştirdi.

Bugün Irak’ta yaşayan yaklaşık 6 milyon civarındaki Kürt ülke nüfusunun % 20’ye yakınını oluşturmaktadır. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin nüfusu ise Türkmenler ve Asurî topluluklarla beraber 5 milyondan fazladır. Bu bölgenin dışında kalan Sincar, Musul, Kerkük, Hânekīn, Mendelî ve Bağdat’ta da Kürt nüfus bulunmaktadır. Irak Kürtleri’nin coğrafî dağılımı ana hatlarıyla şöyledir: Irak’ın kuzeyinde Kurmançlar, onların güneyinde Soranlar, Irak-İran sınır bölgelerinde Goranlar (Hevremanlar) mevcuttur. Şiî Feylî Kürtleri Bağdat, Hânekīn, Mendelî ve Basra gibi şehirlere dağılmış vaziyettedir. Kurmançça (Kurmancî) konuşmakta olan Yezîdî Kürtler Şeyhan, Musul ve Sincar’da bulunmaktadır. Ayrıca bunlara çoğunlukla Musul ile Erbil arasındaki Ninova bölgesinde yaşayan ve bir kısmı kendilerini Kürt olarak kabul eden ve konuştukları dil Goranca ve Zazaca’ya yakın olan Şebekler’i de eklemek gerekir. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin resmî dili Soranca (Soranî) olup bu bölgede Kürtler’in yaşadığı en büyük şehirler Erbil, Süleymaniye ve Duhok’tur.

  • İran'da Yaşan Kürtler

I. Dünya Savaşı’nın ardından Şikak aşireti reisi İsmâil Ağa (Simko/Simkû) Kaçarlar’ın yönetimindeki İran’a karşı isyan etti ve 1920-1930 arasında İran’da Kürtler’in yaşadığı bölgelerin önemli bir bölümünü elinde tuttu. Kaçarlar’ı devirip Pehlevî hânedanını kuran (1925) Rızâ Şah Pehlevî, müzakere amacıyla çağırdığı İsmâil Ağa’yı öldürterek (1930) uzun yıllar devam eden isyanı sona erdirdi. Bu dönemde aşiretlere yönelik devlet politikaları sebebiyle Heme Reşid’in Bâne’de (1924-1930), Mahmud Han’ın Merîvân’da (1926) ve Molla Halîl’in Mehâbâd’da (1928) öncülük ettikleri gibi mahallî Kürt isyanları da yaşandı. Ağrı dağı isyanı ile bağlantılı olan Celâlî aşiretlerinin isyanı İran ve Türkiye’nin iş birliği ile bastırıldı.

1930’lardan itibaren İran Kürtleri arasında siyasal örgütler kurulmaya başladı. 1932’de Kürdistan Özgürlükçüler Partisi (Komeley Azadixwazi Kurdistan), 1942’de Kürdistan Diriliş Partisi (Komeley Jiyanewey Kurdistan [KJK, Jê-Kaf]) ve nihayet 15 Ağustos 1945’te bugüne kadar varlığını sürdüren ve İran Kürtleri’nin en etkili örgütü olan İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP; Partiya Demokrat a Kurdistana Îranê [PDKÎ]) kuruldu. Kürdistan Diriliş Partisi kendini feshederek bu partiye katıldı. II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ve İngiltere İran’ı işgal etmişlerdi (1941). Bu işgal sırasında Kürt ve Âzerî bölgelerini kontrol altına alan Sovyetler Birliği kendine yakın mini devletler kurulmasını teşvik etti. Âzerîler’in Kasım-Aralık 1945’te Azerbaycan Cumhuriyeti’ni ilân etmesinin ardından Kadı Muhammed liderliğindeki İran Kürtleri de 22 Ocak 1946’da Mehâbâd’da Kürdistan Cumhuriyeti’ni ilân ettiler. Sovyetler Birliği’nin çekilmesiyle birlikte aynı yılın sonunda her iki cumhuriyet de yıkıldı. Bu kısa ömürlü Kürdistan Cumhuriyeti’nin XX. yüzyıldaki Kürt siyasî oluşumları açısından önemli etkileri olduğu söylenebilir. Bugün Irak Kürt Bölgesel Yönetimi tarafından millî marş olarak kabul edilen “Ey Rakip” (Reqîb) marşı Mehâbâd Cumhuriyeti’nin marşı idi. Cumhuriyet’in çöküşünden sonra zaman zaman gerilla faaliyetleri yürüten İKDP uzun süre etkili olamadı.

1969’da İran Kürtleri’nin ikinci büyük örgütü olan, devrimci komünist partisi Komala (Komele/Komeley) kuruldu. İKDP ve Komala gibi Kürt örgütleri İran İslâm Devrimi’ne (1979) giden süreçte şah karşıtı koalisyonda yer aldılar. Ancak devrimden sonra kurulan yeni rejimle ilişkileri kısa sürede bozulan Kürt örgütleri 1979-1983 yıllarında silâhlı mücadele ile İran’ın belli bölgelerini denetim altında tuttular. İran-Irak Savaşı sırasında her iki taraf da diğer ülkedeki muhalif grupları desteklediği için Irak’ta ve İran’da Kürdistan Demokrat Partisi adıyla kurulmuş olan partiler (KDP ve İKDP) de karşı karşıya geldi. Bu dönemde etkili olan bir diğer rejim karşıtı örgüt de Şeyh İzzeddin el-Hüseynî ve onun Kürt-Sünnî militan grubu Xebat idi (Ballı, s. 508-548). Abdurrahman Kāsımlı (Qasımlo) ve Sâdık Şerefkendî gibi liderlerini peş peşe kaybeden ve İran ordusunun yoğun operasyonları sonucu etkinliği azalan İKDP ile Komala 2000’li yıllarda silâhlı eylemlerini en aza indirip siyasî faaliyetlere yöneldiler. İki yerli örgütün zayıflamaya başladığı bu dönemde Türkiye kökenli terör örgütü PKK İran’da da güçlenmeye başladı. 2003’te Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgalinden sonra kurulan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê [PJAK]) PKK’nın İran’daki uzantısıydı. Başlangıçta yerli Kürt gruplarını zayıflatma ümidiyle PJAK’ın çalışmalarına göz yuman İran hükümeti, kurduğu uluslararası bağlantılarla ciddi bir tehdit haline gelmeye başlayan bu yeni örgüte karşı zamanla cephe aldı. Mâruz kaldığı ağır askerî operasyonlara Suriye’de PKK için ortaya çıkan yeni fırsatlar da eklenince PJAK Eylül 2011’de İran’daki silâhlı faaliyetlerini durdurduğunu açıklamış ve yeni şartların sonucu olarak PKK dikkatini ve silahlı unsurlarının önemli bir kısmını Suriye’ye kaydırmış olsa da örgüt İran’daki faaliyetlerine kısa bir süre sonra yeniden başladı.

İran’da ülke nüfusunun % 8-10’unun Kürtler’den oluştuğuna dair bazı tahminler bulunmakla birlikte İran Kürtleri’nin toplam nüfusuyla ilgili kesin veriler mevcut değildir. Otuz bir eyaletten oluşan İran’da 2016 istatistiklerine göre ülke nüfusunun yaklaşık % 2’si Kürdistan eyaletinde yaşamaktadır. Ayrıca ülkenin batısında yer alan ve toplam nüfusun yaklaşık % 25’inin yaşadığı Kirmanşah, Îlâm (Elam), Luristan, Batı Azerbaycan ve Doğu Azerbaycan ile ülkenin kuzeydoğusunda yer alan ve toplam nüfusun yaklaşık % 2’sinin yaşadığı Kuzey Horasan ve Horasân-ı Razavî eyaletlerinde de Kürt nüfus bulunmaktadır. Ana hatlarıyla farklı Kürt gruplardan Kurmançlar Batı Azerbaycan ve Horasan’da; Soranlar Kürdistan, Doğu Azerbaycan ve Kirmanşah’ta; Lurlar ve Lekler Luristan’da; Kelhûrlar Kirmanşah ve Îlâm’da; Goranlar (Hevremanlar) Kürdistan ve Kirmanşah’ta; Feylîler ise Luristan, Kirmanşah ve Îlâm’da yaşamaktadır. Ayrıca Kelardeşt’teki Kurmançlar ve Kazvin’deki Lek Kürtleri gibi ülke içinde çeşitli yerlere dağılmış küçük Kürt grupları da mevcuttur.

  • Suriye'de Yaşayan Kürtler

Suriye Kürtleri Türkiye, Irak ve İran’da olduğu gibi belli bir bölgede yoğunlaşmış olarak değil, 1921’de Ankara Antlaşması’yla çizilen Türkiye-Suriye sınırı boyunca Suriye’nin kuzeyinde ve Cezîre bölgelerinde birbirinden kopuk alanlarda yaşamaktadır. Türkiye ile Suriye arasında kalan Bağdat demiryolu hattına ve sınıra atfen Suriye Kürtleri “hattın altındaki Kürtler” (Kurdên binxetê), Türkiye Kürtleri de “hattın üstündeki Kürtler” (Kurdên serxetê) diye anılır. Dağınık bir coğrafyada yaşadıkları ve sayıca az oldukları için Suriyeli Kürtler arasında siyasî veya silahlı mücadeleyi hedefleyen örgütsel oluşumlar ve isyan hareketleri Türkiye, Irak ve İran’da olduğundan daha zayıftır. Suriye’nin Fransız egemenliğinde bulunduğu 1920-1946 yılları arasında Suriye Kürtleri daha ziyade Türkiye Kürtleri arasındaki siyasî hareketlenmeleri takip etmekteydi. Özellikle Şeyh Said isyanından sonra önemli sayıda Kürt isyancı Türkiye’den Suriye tarafına geçti. Aynı dönemde Türkiye’de tekke ve zâviyelerin kapatılması da birçok dinî liderin Suriye’ye geçmesine sebep oldu. Bu geçişler 1930’lardaki isyanların ardından devam etti. Bu dönemde Suriye’de en fazla etkili olan Kürt örgütü 1927’de Beyrut’ta kurulan Hoybûn’du (Xoybun). Türkiye’den kaçıp Suriye, Mısır, Lübnan ve Avrupa gibi merkezlere dağılmış olan Kürt liderlerinin kurduğu örgütün hedefi Türkiye Kürtleri’nin bağımsızlığı olduğu için Suriye’den ziyade Türkiye’ye yönelik faaliyetlerde bulunmaktaydı. Suriye Kürtleri tarafından Suriye’ye yönelik hedeflerle kurulan (1957) en önemli örgüt ise Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’dir (SKDP; Partiya Demokrat a Kurdî li Sûrî [PDKS]). SKDP bugün Suriye’de bulunan on beş Kürt örgütünden iki üç tanesi hariç tamamının içinden çıktığı ana damarı teşkil eder. Terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan ve 2003’te kurulan Demokratik Birlik Partisi (Partiya Yekîtiya Demokrat [PYD]) köklerini bu gelenekten almayan örgütlerden birisidir. Baas rejimi tarafından 2011’de öldürülen Meşel Temo’nun kendisi olmasa da kurduğu Suriye’de Kürtler’in Geleceği Hareketi (Geleceğin Partisi) de SKDP geleneğinin dışında sayılmaktadır.

Humus Kalesi
Humus Kalesi

Kendilerine özgü yerel şartların yanında 1975 ve 1991’de Irak Kürtleri’nin yaşadığı tecrübeler Suriyeli Kürtler’i Baas rejimine isyan etme konusunda isteksiz hale getirmiş olsa da 2011 yılında Beşşâr Esed yönetimi ülkenin kuzeyinde denetimi yitirince, silahlı terör eylemi geçmişi bulunan PKK’lıların bir kısmını kendi saflarına dahil eden PYD Suriyeli Kürtler arasındaki en etkin silâhlı örgüt olarak öne çıktı. Kürtler’in yoğunlukta olduğu Kamışlı, Kobani, Afrin, Amude gibi şehirler rejim güçleriyle önemli bir çatışma olmadan PYD’nin kontrolüne girdi. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne yakın olan ondan fazla parti ise 2011 yılında Suriye Kürt Ulusal Konseyi (Encûmena Niştimanî ya Kurdî li Sûriyê [ENKS]) adı altında Erbil’de bir üst çatı oluşturdu. ENKS ile PYD 2012 yılında ortak yönetim konusunda anlaşmaya varmalarına rağmen daha sonra iki taraf arasında ciddi anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Suriye Kürtleri arasında çoğunluğu oluşturan PYD ve ENKS çizgisindeki örgüt ve yapıların dışında Dr. Hacı Ahmed el-Kürdî liderliğindeki Cebhetü’l-Ekrâd (Eniya Kurda) gibi görece küçük başka gruplar da bulunmaktadır.

Bugün Suriye Kürtleri ülkenin kuzeyinde Haseke ve Halep vilâyetlerinde yaşamaktadır. Bu vilâyetlerde en fazla Kürt nüfusun bulunduğu şehirler Haseke, Kamışlı, Aynülarab (Kobani) ve Afrin’dir. Suriye iç savaşından önce 2004 yılında yapılmış olan sayım sonuçlarına göre, aynı zamanda Arap ve Türkmenler’in de yaşadığı bu şehirlerin toplam nüfusu 2 milyon civarında olup ülke nüfusunun % 8-10’unu teşkil etmektedir. Suriye’deki Kürtler’in tamamına yakını Sünnî olup Kurmançça konuşmaktadırlar. Ayrıca ülkede yine Kurmançça konuşan 10.000 kadar Yezîdî Kürt yaşamaktadır. 2011 yılı başında ülke içinde Baas idaresine karşı başlayan protestolara kadar 300-350.000 Suriye Kürdü’ne Türkiye kökenli oldukları gerekçesiyle vatandaşlık hakkı verilmemiş, bunlar “ecânib” (yabancılar) sayılmıştır. 2011 yılı Nisan ayında Baas idaresi “ecnebi” Kürtler’e vatandaşlık vermeyi önermişse de bazı Kürtler vatandaşlığa geçerken bazıları askere alınma korkusuyla başvuruda bulunmamıştır.

  • Ermenistan ve Azerbaycan'da Yaşayan Kürtler

XIX. yüzyılda Osmanlı-Rus savaşları sırasında bazı Yezîdî Kürt aşiretleri Osmanlı topraklarından ve İran’dan Rusya’ya göç ettiler. 1926 tarihli ilk Sovyet Milletler Sayımı’na göre bütün Sovyetler’de yaşayan Kürtler’in sayısı 70.000 civarındaydı ve bunların 52.000’i Güney Kafkasya’da yaşıyordu. Aynı tarihte Azerbaycan Kürtleri’nin sayısı 40.000 civarındayken Ermenistan’da yaşayanların sayısı 15.000 civarındaydı.

1920-1937 yılları arasında kültürel anlamda önemli gelişmeler kaydeden ve sayıları biraz daha artan Ermenistan Kürtleri 1937’den itibaren bütün Sovyetler’de başlayan sürgünlerden nasiplerini aldılar. 1955’e kadar devam eden bu dönemde binlerce Kürt Ermenistan’dan Orta Asya ülkelerine sürüldü. Stalin’in yerine geçen Kruşçev’in 1956’da Sovyetler Birliği XX. Komünist Partisi Kongresi’nde Stalinizm’in terkedildiğini açıklamasının ardından Ermenistan’ın Kürt politikası da yumuşamaya başladı. 1955-1956’da Erivan Radyosu Türkiye Kürtleri tarafından da dikkatle takip edilen Kürtçe yayınlarına başladı. 1956-1988 arası Ermenistan Kürtleri açısından yeniden canlanma ve yoğun kültürel faaliyetlerde bulunma dönemi oldu. 1988-1990 yıllarında Ermenistan ile Azerbaycan arasında devam eden Karabağ mücadelesi sırasında Sünnî Kürtler’in Ermenistan’dan çıkarılması ve Ermenistan Devleti’nin Yezîdî Kürtleri Kürtler’den ayrı kabul ederek “Yezîdî milleti” olarak tasnif etmesiyle birlikte yeniden sıkıntılı dönemler başladı. Bu dönemde 10.000’i aşkın Sünnî Kürt Azerbaycan’a ve Orta Asya ülkelerine göç etti. Ermenistan’da resmî işlemlerde Kurmançça konuşan Sünnîler Kürt milleti ve dilleri de Kürtçe olarak kabul edilirken, aynı dili konuşan Yezîdîler’e Yezîdî milleti (Ezîdî/Êzîdî) ve dillerine de Yezîdîce (Êzdıkî) denilmeye başladı. 1989’da 50.000’i aşan Ermenistanlı Kürtler’in sayısı başta Rusya olmak üzere ülke dışına göçler sebebiyle 2015 itibariyle 35-40.000’lere kadar düşmüş olup bunların çoğunluğu Yezîdî Kürtleri’dir. Ermenistan-Azerbaycan sınırında bir iki köyde halen 1000 civarında Sünnî Kürt bulunduğu tahmin edilmektedir. Rusya’ya ve diğer ülkelere yönelik göç sebebiyle bu nüfus sürekli azalmaktadır.

Azerbaycan’da oldukça eski bir tarihe sahip olan ve 1926’da sayıları 40.000 civarında olan Kürtler yoğun olarak Lâçin, Kelbecer, Gubadlı ve Zengilân şehirlerini kapsayan ve 1923-1929 yılları arasında Kızıl Kürdistan (Kürdistana Sor / Kurdistansky Uyezd) özerk vilâyeti olarak bilinen bölgede ve Nahcıvan’da yaşadılar. 1937 ve 1944 sürgünlerinden Ermenistan Kürtleri gibi onlar da büyük ölçüde etkilendiler. 1992-1993’te Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgali sırasında eski Kızıl Kürdistan bölgesi de Ermenistan tarafından ele geçirildi ve katliama mâruz kalan 10.000’i aşkın Sünnî Kürt başta Bakü olmak üzere Azerbaycan’ın farklı bölgelerine göç ederek ülke içi mülteci durumuna düştü; bunların bir kısmı da Orta Asya ülkelerine göç etti. 1937 ve 1944 sürgünlerinden geriye kalan Nahcıvan Kürtleri’nin önemli bir bölümü de bağımsızlık sonrası Rusya ve Orta Asya ülkelerine göç etti. Ermenistan Kürtleri gibi Azerbaycan Kürtleri de Kurmançça konuşmaktadırlar.

Tarihî olarak Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda, İran’ın batı ve kuzeybatısında, Irak ve Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda, Ermenistan’ın güneyinde ve Azerbaycan’ın güneybatısında yaşamış olan Kürtler, günümüzde de aynı ülkelerde varlığını sürdürmektedir. Rusya, Gürcistan, Afganistan ve Orta Asya ülkeleri ile Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere çeşitli ülkelerde de değişen oranlarda yerleşik Kürt nüfus bulunmaktadır. 1950’lerden itibaren küresel ölçekte meydana gelen yoğun kentleşme ve uluslararası göçle beraber Kürtler de geleneksel yaşam alanlarının dışına çıkıp geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Kürtler’in yaşadığı bölgeler ve nüfusları ile ilgili olarak sağlıklı istatistik kayıtlar tutulmadığından kesin veriler bulunmamakla birlikte dünya genelindeki Kürt nüfusunun 30 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Eldeki verilerin çoğu, yaşadıkları ülkelerin genel nüfus sayım sonuçları ile Kürtler’in bu ülkelerdeki genel nüfusun ne kadarını teşkil ettiğine dair tahminlere dayandığından, değişik kaynaklarda yer alan Kürt nüfusuna dair verilerin alt ve üst rakamları arasında ciddi farklar ortaya çıkmaktadır.

Bu yazı İslam Ansiklopedisi KÜRTLER başlığından derlenmiştir. 9 bölümden oluşan KÜRTLER başlığının müellifleri: Mehmet Akbaş, İbrahim Özcoşar, Serdar Yıldırım, Hayreddin Kızıl, İlhan Baran, Doğan Kaplan, Metin Bozan, Abdurrahman Adak, Sıtkı Karadeniz

AŞİRETLERLE İLGİLİ İLK HARİTA

Aşiretlerle ilgili ilk harita

KÜRTÇE ATASÖZLERİ VE TÜRKÇE ANLAMLARI

Kürtçe Atasözleri ve Türkçe Anlamları

TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK AŞİRETLERİ

Türkiye'nin en büyük aşiretleri

KÜRTÇE ERKEK İSİMLERİ VE ANLAMLARI

Kürtçe erkek isimleri ve anlamları

KÜRTÇE KIZ İSİMLERİ VE ANLAMLARI

Kürtçe kız isimleri ve anlamları

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle