“Uzlaşmama” Sanatı olarak Siyaset

“Uzlaşmama” Sanatı olarak Siyaset
07 Eylül 2020 Pazartesi Saat 18:44 0

Hükümetler geliyor hükümetler gidiyordu. Sıkça ve tekrar tekrar yeni hükümetler kurulmaya çalışılıyordu. İlginç olan, ortaya yeni bir hükümetin de aslında gelmiyor olmasıydı. Birkaç siyasi liderin, düzenli olarak yer değiştirmesi dışında bir değişimden bahsetmek mümkün değildi.

Mecliste büyük etkiye sahip olan Süleyman Demirel ve büyük rakibi Bülent Ecevit. Siyaset, bu iki liderin birbirlerini devirip belli bir süre iktidar olmaları döngüsüne girmişti. Orta sol ve orta sağ diyebileceğimiz bu iki siyasinin ortada bir türlü buluşamamaları ilginçtir. Bütün darbe risklerine, ordunun uyarılarına rağmen, bildiklerinden dönmemeleri siyaseten Türkiye’yi felç etmiş, ekonomik olarak başka sebeplerle birlikte zora sokmuş ve nihayet üretilen çözümsüzlükler orduya davetiye çıkartmıştı. Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş hiçbir zaman hükümet kuracak kadar bir oya sahip olmamış ama kurulacak hükümete destek olabilecek milletvekili sayısına sahip olmuştu. 1973’ten 1980 Eylül ayına kadar geçen yedi yıllık süre içinde 8 hükümet kurulmuştu. Üstelik bunlardan 5 tanesi son dört yıllık süreçte, yani ortalama bir yıl bile sürmeden yenisi kurulmuştu. Darbe sürecine giderken de bütün siyasilerin az ya da çok bir etkisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Siyasilerin kendi aralarında bulunan çekişme dışında, herhangi bir eylemi ya da siyasete yeni dahil olacak siyasetçiyi orduya da beğendirmek sorunu söz konusuydu. Ordunun eli belli belirsiz daima siyasilerin enselerindeydi. Cumhurbaşkanı seçilememesi, bütün bu ayrılıkların en bariz göstergelerinden biri olmuştu, Ordunun da sıklıkla ortaya attığı bir bahane olma özelliği kazanmıştı. O dönem siyaseten en önemli mesele, en büyük sorun Cumhurbaşkanı seçilememesiydi. Hatta Kenan Evren katıldığı bir NATO zirvesi dönüşünde Cumhurbaşkanlığı konusunu daha sert bir üslupla dile getirmiş ve bu hareketi, darbe için NATO’dan da onay almış olmasına yorumlanmıştı.

6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 6 Nisan 1980 yılında görev süresinin dolmasından sonra, siyasi partiler henüz adaylarını tam olarak belirleyememişti. Beklenmedik bir seçim olmuşçasına seçim kapıya gelip dayandığında farklı adaylar göstermiş fakat hiçbiri gösterdiği adayın kazanabilmesini sağlayacak kadar oy alamamıştı. Bu adaylar, bahsedildiği gibi Ordu tarafından da kabul görmesi gereken adaylar olduğu için, aralarında emekli Generallerin de olduğu farklı kişilerden oluşmaktaydı. 25 tur seçim yapılıp sonuca ulaşılamamıştı. CHP aday olarak 12 Mart Muhtırasında imzası bulunan ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı olan Muhsin Batur’u, Adalet Partisi ise Sadettin Bilgiç’i aday göstermişti. Adalet Partisi daha sonra adayını değiştirerek emekli Orgeneral Faik Türün’ü çıkartmıştı. Ordu seçimleri yakından takip ediyordu. Kimilerine göre, seçime giren adaylardan eski General olan biri kazanırsa, Ordu darbeye girişemeyeceği için tedirgin olduğu iddiası vardı. Bu iddia, Ordunun zaten darbe niyetinin uzun zamandır olduğunu fakat uygun şartları beklediği düşüncesine dayanmaktadır ki mevcut veriler ışığında bunun aksini söylemek yanlış olacaktır.

Türkiye iç meselelerinde bu şekilde siyasi kısır tartışmalar yaşarken, uluslararası siyaset gündemi de gayet yoğun geçmekteydi. Amerika ve Sovyetler arasındaki güç mücadelesi, farklı devletler üzerinden egemenlik alanlarını genişletmeye çalışmaları, dünya siyasetini karıştırıyordu. Bu tartışma süreci içinde, Türk siyasetçiler, ülke menfaatleri için uygun gördükleri hamleleri gerçekleştiriyor, kimseye tam anlamıyla yaklaşmıyor gibi görünmeye ve ülke çıkarları için daha fazlasını elde edebilmek için muhtelif görüşmeler gerçekleştiriyordu. Amerika’nın yardımları maalesef o dönem ülkenin bulunduğu durum açısından önemliydi. Diğer yandan yine Sovyetlerle yapılabilecek antlaşmaların yararlı olabileceği ya da en azından Amerika’dan daha çok şey kopartmak için imkan sağlayabileceği düşüncesine sebep veriyordu. Ecevit’in bu anlamda giriştiği ve Amerika çıkarlarına aykırı bazı işler neticesinde ambargolar söz konusu olmuştu. Bu ambargolar neticesinde Türkiye’de bulunan Amerikan üsleri kapatılmış, bu durum Amerika açısından büyük sıkıntı doğurmuştu. Bu olay, Amerika’nın Sovyetlere karşı faaliyetlerini sıkıntıya düşürebileceği için ve genel olarak Ortadoğu üzerinde etkisini azaltabileceği için dahi darbe yaptırılmasına yeter sebep olarak görülebilirdi. Nitekim, darbe gerçekleştiğinde Amerika herhangi bir tepki koymamış, yardımları tekrar başlatmış ve Türkiye’de askeri üslerini tekrar faaliyete geçirmişti.

Darbenin hemen önceki haftasında, yine darbeye sebep olarak gösterilen hadiselerden biri de Konya’da gerçekleşmişti. Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki MSP, Konya’da İsrail karşıtı bir miting düzenlemişti. İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesi üzerine gerçekleştirilen bu miting, şeriat çağrılarına dönüşmüş, laik Cumhuriyet karşıtı gösterilere evrilmişti. Bu o gün için basında da geniş yer bulmuş, mevcut karışıklığın ve çatışmaların üzerine yeni bir cephe açılmış gibi algılanmıştı.

Grevler ve Ambargo arasında Ekonomi

1973 seçimleri sonrasında Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan’ın kurduğu hükümetin haşhaş üretimini yeniden serbest bırakması, ülkece Amerika’nın tepkisini çekmemize sebep olmuştu. Amerika, Türkiye ve genel olarak dünyada haşhaş üretimini kontrol altına almak için yasaklamıştı. Haşhaştan elde edilen uyuşturucuların Amerika’da rağbet görmesi ve Amerika’da büyük bir bağımlılık sorununun olması yüzünden bu konuda hassas davranılıyordu. Bu hassasiyet çerçevesinde bağımlılara çözüm üretmek yerine bitkinin üretilmesini yasaklama yoluna giden Amerika, bu yasaklara uymayanlara değişik yaptırımlar uygulamaktaydı. Amerika’nın Türkiye’ye getirdiği ambargoların kimine göre temel sebebi haşhaş üretimi, kimine göre ise Kıbrıs barış harekatıydı. O veya bu sebepten - ki her iki durumda da Türkiye haklı idi -, Amerika’dan gelen yardımların kesilmesiyle beraber Türkiye ekonomik anlamda iyice sıkıntıya girmişti. Yurt genelinde grevler yüzünden çalışma hayatı epeyce daralmış durumdaydı. Döviz yokluğu ve dünyadan borç bulma sıkıntısı yüzünden akaryakıt dahil birçok ürüne ulaşma imkanı yoktu. Temel gıda maddelerine dahi ulaşma sıkıntısı çeken halk, uzun kuyruklarda ihtiyaçlarını giderebilmek için beklemek zorundaydı. Yakıt sıkıntısından dolayı ulaşım da sıkıntıya girmiş, bir dönem İstanbul’da arabalı vapurlar çalışamaz hale gelmişti. İşçiler haklarını koruma derdinde, iş verenler ise aksi olarak işçilerin haklarının çokluğundan fabrikaları işletememekten şikayetçiydi. Mevcut toplumsal karışıklıkların da ayrıca etkisiyle, grevler aynı zamanda çatışma alanlarına da dönmüş durumdaydı. Sendikaların aralarında çatışmaları, işçi haklarını koruma adına, işçileri gerektiğinde vurmaya kadar varabiliyordu. O günleri görmemiş biri için bugünden bakınca, insanlar birbirlerine girmek için bahane arıyorlarmış gibi algılanabilir. Herhangi bir şeyden, en temel hak savunmasından bile her an çatışmaya sebep olabilecek bir bahanenin çıktığı bir ortam söz konusuydu.

Ekonomik faaliyetler için herhalde en temel gereksinimlerden biri güvenli ve hesap edilebilir ortamdır. Bütün yeni yatırımlar ve mevcut işletmeler güvenli ortam ister ve hesabını kitabını buna göre şekillendirir. Şüphesiz kaos ortamı da birileri için gayet karlı olmakla birlikte, genel olarak ticari hayat için güvenli ve hesap edilebilir ortam önceliklidir. Darbe öncesi dönem bu açıdan iş hayatı için tercih edilmeyen, tercih edilmeyecek bir dönemdi.

Sosyal çatışmalar, gün geçtikçe can yakması dışında, ekonominin olumsuz etkilenmesine de fazlasıyla sebep olmuştu. Bozuk ekonomi, dünyanın birçok yerinde, başka bazı sosyal karışıklıklardan daha fazla insanları rahatsız edebilmektedir ve bu haliyle darbeye de meşru bir zemin hazırlayabilmektedir.

12 Eylül darbesi öncesi yıllarda, Türkiye’de büyüme oranları gittikçe düşmüştü. Son olarak hatta 1980 yılında negatif büyüme gerçekleşmişti. Aynı şekilde enflasyon ve işsizliğin artmasıyla, zaten ürün bulunamaması yanında, yüksek fiyat artışları insanları iyice zor duruma sokmuştu. Yıllık enflasyon %100’lere ulaşmıştı.

1970’ler itibariyle benimsenen İthal İkameci ekonomi politikaları ülkeyi sıkıntıya sokmuştu. İyi niyetli ve ülkenin üretimini korumak ve güçlendirmek için benimsenen bu politika, küresel sisteme entegre bir şekilde yürütülemeyecek konuma gelmişti. Ya tamamen içine kapanan ve kendi kendine yetmeye çalışan bir ülke olunacak, ya da neoliberal politikalarla ülke uluslararası sermayenin dolaşım alanına sokulacaktı. Türkiye’nin yeterli hammaddeye sahip olmaması ve ayrıca yeterli enerji kaynaklarının bulunmaması, neoliberal politikalara doğru bir tercihi zorlamaktaydı. Bir diğer etki, Türkiye’de büyük sanayici ve iş adamlarının da bu yönde bir politika izlenmesi konusundaki baskısıydı. Dünyaya açılmak isteyen iş adamları, muhtelif işveren sendika ve örgütleri dönem dönem bu yönde bildiriler yayınlamış, siyasileri eleştirmişti. 1979 yılında TÜSİAD ve muhtelif iş veren sendikaları Ecevit hükümetini zayıflatmak ve düşürmek için gazetelerde bildiri yayınlatıp bu yönde faaliyetler yürütmüştü. Bu tür kuruluşların ayrıca yabancı bazı iş organizasyonlarıyla ve İMF ile de bu konuda görüşmeler yaptıkları bildirilmişti.

Bütün bu ekonomik sıkıntılar ve yaşanan hadiselere çözüm olarak 24 Ocak kararları diye anılan kararlar bir reçete olarak sunulmuştu. Bunlara göre (Prof dr. Rıdvan Karluk özeti):

- İthal ikamesi yerine ihracata dayalı sanayileşme modelinin benimsenmesi.

- Faizlerin, fiyatlarının ve döviz kurunun serbest bırakılması,

- Fiyat kontrollerinin kaldırılması ve fiyatların arz ve talebe göre piyasada belirlenmesinin sağlanması,

- Kamu kesimince üretilen temel mallara uygulanan sübvansiyonların kaldırılması,

- KİT’lerin reforma tabî tutulması ve özelleştirilmesi,

- Bir yandan kamu harcamalarının kısılması diğer yandan kapsamlı bir vergi reformuyla bütçe denkliğinin sağlanması,

- Yabancı sermayenin teşvik edilmesi.

Kararlardan anlaşılacağı üzere, bunlar kısa vadede bazı sorunlara çözüm olarak görünse de, uzun vadede ekonomiyi sıkıntıya sokacak ve dışa bağımlılığı arttıracak bazı maddeler söz konusuydu. Bu kararların uygulanması ve ortaya çıkması, Turgut Özal’ın da ufaktan siyaset sahnesine çıkmasını sağlamıştı. Darbe sonrası etkili olacak Özal, darbe öncesi ekonomi yönetiminde önemli bir bürokrat konumundaydı ve halk tarafından duyulmaya ve bilinmeye başlanmıştı.

24 Ocak kararlarının uygulanmasının kolay olmayacağı ve birçok kesim tarafından karşı çıkılacağı düşünüldü. Darbeye kadar da bu kararlar tam olarak uygulanabilmiş değildi. Darbeye ekonomik açıdan yaklaşan birçok kişi, darbenin sebebi olarak bu kararların tam anlamıyla yürürlüğe girebilmesi ve neoliberal politikaların Türkiye’ye yerleştirilebilmesi için yapıldığı iddiasındadır. Kenan Evren’in de bu kararların uygulanabilmesi açısından darbenin ne kadar etkili olduğu ve o dönem uygulanan sıkı kurallar sayesinde başarıya ulaşılabildiğini, darbe olmasaydı bu başarının yakalanamayacağını belirtmişti. Bu iddia, tek başına ele alındığında şüphesiz darbe için yeterli neden olarak gösterilemez fakat diğer sebeplerin yanında, Türkiye’nin hem ekonomik hem sosyal değişimi açısından önemli olduğu da inkar edilemezdir.

Darbeyle beraber, sendikalar kapatılmış, işçilerin grev haklarıyla beraber birçok başka hakları ellerinden alınmıştı. Geçici olarak işçilere yaramış gibi görünse de, özü itibariyle işverenleri mutlu edecek adımlar atılmıştı. TİSK’in darbe öncesi ve sonrasında yapılan genel kurullarında, işveren lehine istenen birçok düzenleme gerçekleştirilmişti. Genel olarak o süreci en iyi anlatan şey, TİSK başkanlığı da yapmış olan Tekstilci Halit Narin’in şu açıklaması olmuştu: “Şimdiye kadar hep işçiler güldü, şimdi de biz güleceğiz”.

Darbe sonrası düzenlemelerle, işveren üzerinde olan vergi yükü büyük oranda işçilere ve memurlara yüklenmişti. Darbe döneminde yapılan zam, kısa sürede etkisini yitirmiş ve nihayetinde çalışanların ve çiftçilerin zararına olmuştu.

Genel olarak dünya tarihinde yapılan darbeler incelendiğinde, darbe sonrası insanların bu yeni süreci benimsemesi açısından ekonomik bir iyileşme sağlanmakla birlikte, çok büyük oranda sonrasında ekonomik verilerin bozulmasına ve daha da kötüye gitmesine sebep olmuştu. 1980 darbesinde de, genel olarak uluslararası camia, Amerika’nın darbeye desteğini bildirmesi ve ekonomik yardımları yeniden başlatacağını bildirmesinden dolayı tepki göstermemiş, yatırımlarını arttırmış ve bu sayede ülkede geçici bir refah seviyesi yakalanmış, yurt dışından gelen ürünlerle bir bolluk yaşanmıştı.




YORUMLAR :::

Yorum Yaz GİRİŞ YAP

GÜNCEL HABERLERİ :::

YORUMLANANLAR :::

Milletvekili Demirkaya'dan Mevlit kandil mesajı

AK Parti Mardin Milletvekili, İnsan Haklarını İnce [...]

1 gün önce...

MEB 81 ile talimat gönderdi! Sınavlar nasıl yapılacak?

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 81 ilin müdürlükleri [...]

1 gün önce...

Dolardan yeni rekor geldi: 8,23 ile tüm zamanların en yüksek seviyesinde

Yükselişini sürdüren dolar güne rekorla başladı. [...]

1 gün önce...

Kredi ve burs başvuruları başladı

Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu, [...]

1 gün önce...

Mardin’de hırsızlık zanlıları yakalandı

Artuklu ve Kızıltepe ilçelerinde yaşanan 2 ayrı hı [...]

1 gün önce...

MARDİNLİFE TV CANLI YAYIN