Tam / Gerçek Adı: Kutbuddin Abdulkerim b. İbrahim b. Abdulkerim el-Cili
Doğum Tarihi: 1366
Doğum Yeri: Bağdat, İran
Ölüm Tarihi: 1424
Ölüm Yeri: Bağdat, İran
Abdulkerim el-Cili kimdir?
1365-66 yıllarında Bağdat yakınlarındaki Cîl kasabasında doğdu. Kâtib Çelebi ve ona dayanan Brockelmann’a göre Abdülkādir-i Geylânî’nin torununun oğludur. Brockelmann tarafından sadece Cîlânî nisbesinin verilmesi bu yüzden olmalıdır. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Tahsil durumu, ailesi, çevresinde kimlerin yer aldığı, toplum içindeki mevkii gibi hususlar tamamen karanlıktır. Bununla beraber bazı eserlerinde, özellikle el-Kehf ve’r-raḳīm adlı risâlesinde, Zebîd’de yanında kaldığı Şerefüddin el-Cebertî’nin müridi olduğunu, bazı arkadaşlarıyla birlikte 1396-97 yılında onun mescidinde toplandıklarını söyler ve el-Kelimâtü’l-ilâhiyye adlı eserini 1402-1403 yılında tamamladığını kaydeder. Eserlerinden Hanbelî mezhebine ve Kādiriyye tarikatına mensup olduğu anlaşılmaktadır. İlmî yönden oldukça verimli bir ömür süren Cîlî Bağdat’ta vefat etmiştir.
Abdülkerîm el-Cîlî, eserlerinin büyük bir bölümünü İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinin şerhine ayırmış, bazı konularda ona muhalif kaldığını ifade etmekle birlikte, tasavvufun ana meselelerinde, vahdet-i vücûd* ve hazarât-ı hams* gibi telakkilerde tamamen onun izinden gitmiştir. Tasavvufî ıstılahlarla yüklü el-İnsânü’l-kâmil adlı eserinde geniş şekilde işlediği küllî ve cüz’î bütün âlemleri, ilâhî ve kevnî kitapların tamamını kendinde toplayan, ruhu, kalbi, aklı ve nefsi ile mükemmelleşip mutlak tasarruf sahibi olan, kusursuz bir ayna gibi maddî-mânevî her şeyin yanı sıra ilâhî vasıfları ve kudretleri de yansıtan insân-ı kâmil* fikrini ve izah tarzını Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den almıştır. Cîlî’ye göre kâmil insanın en mükemmel örneği Hz. Muhammed’dir; ondan sonra gavs* ve kutub*lar gelir. Diğer insanların ruhları, insân-ı kâmilde tecellî eden ilâhî sıfat ve kudretlerden birer kopya, Cîlî’nin ifadesiyle birer “nüsha”dırlar ve asl*a nisbetleri ve bağlılıkları ölçüsünde kâmil insan olurlar. Şairlik yönü de bulunan, fikirlerini açıklarken uygun gördüğü veya konuyla ilgili olarak kendisinin yazdığı sûfiyâne şiirlerden de faydalanan müellif, bu bakımdan da İbnü’l-Arabî’yi taklit eder.
Eserleri. Abdülkerîm el-Cîlî’nin eserleri İslâm dünyasında özellikle Doğu Hindistan’da dikkati çekmiş, dinî inanç ve fikirlerin teşekkülünde büyük bir tesir icra etmiştir. Günümüze kadar gelen otuzdan fazla eserinden bazıları şunlardır: el-Kehf ve’r-raḳīm (Haydarâbâd 1323, trc. M. Yuluğ, İstanbul 1979); el-İnsânü’l-kâmil*. Kahire’de birçok defa basılan eserin bazı bölümleri R. A. Nicholson (The Perfect Man, Cambridge 1921) ve Titus Burckhardt (‘Abd al-Karîm el-Jîlî, L’homme Universel, Paris 1975) tarafından tercüme edilmiştir. Bu iki tercümede eser hakkında birer inceleme yazısı yer almaktadır. el-İnsânü’l-kâmil ile Ḥaḳīḳatü’l-yaḳīn adlı eserleri Alizâde adlı bir şahıs tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir (bk. Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3018, 3157; Uşşâkī Tekkesi, nr. 411). Eserin Latin harfleriyle yayımlanmış bir Türkçe tercümesi daha vardır (İnsân-ı Kâmil, I, trc. A. Akyıldız, İstanbul 1972; II, trc. A. Akçiçek, ts.). Şerḥu müşkilâti’l-Fütûḥâti’l-Mekkiyye; Menâẓırü’l-ilâhiyye; Ḥaḳīḳatü’l-yaḳīn; en-Nâmûsü’l-aʿẓam ve’l-ḳāmûsü’l-aḳdem; Merâtibü’l-vücûd; Ḳābe ḳavseyn ve mülteḳa’n-nâmûseyn; ed-Dürretü’l-ʿayniyye (veya Ḳaṣîdetü’l-ʿayniyye); Keşfü’l-ġāyât şerḥu Kitâbi’t-Tecelliyât (diğer eserleri için bk. GAL, II, 264-265; GAL Suppl., II, 283-284).
BİBLİYOGRAFYA
Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 740; II, 1525; Hediyyetü’l-ʿârifîn, I, 610-611; R. A. Nicholson, The Perfect Man, Cambridge 1921; Serkîs, Muʿcem, I, 728, 729; Brockelmann, GAL, II, 264-265; Suppl., II, 283-284; Titus Burckhardt, L’homme Universel, Paris 1975; Goldziher, “Abdülkerim”, İA, I, 90; H. Ritter, “ʿAbd al-Karīm al-D̲j̲īlī”, EI2 (İng.), I, 71.
--reklam--
Abdulkerim el-Cili Kitapları - Eserleri
- İnsan-ı Kamil Cilt 1
- Ariflerin Mertebeleri
- Hakikat-i Muhammediyye
- İnsan-ı Kamil Cilt 2
- Muhammedi Sıfatlarda İlahi Kemaller
- Varlık Mertebeleri
- Fütûhât-ı Mekkiyye Şerhi / Müşkilati'l-Fütuhati'l-Mekkiyye
- Besmelenin Şerhi
--reklam--
Abdulkerim el-Cili Alıntıları - Sözleri
- Hz. Muhammed sav, O’nun adıyla yaratılmışların arasında, ilahi tecellilerin görünüşteki ifadesidir . Görmüyor musunuz ki O (sav), bedeniyle geceleyin arş üzerinde Rahman’ın makamına miraç etti? (Besmelenin Şerhi)
- O’nun ne olduğunu O’ndan başkası bilmez. (Hakikat-i Muhammediyye)
- Zât bedelliği de en düşük ve en yüksek olmak üzere iki kısımdır. En düşüğü kulun zâtının Rabbin zâtı ile değiştirilmesidir. Bu durumda kul Rabbin zatını kendi zâtının yerinde bulur. Ne zaman kendi nefsini görmek istese ancak Allah’ın zâtını görür. En yükseği ise Rabbin zâtının kulun zâtı ile tebdil olunmasıdır. Kul, Rabbinin halifesi olur. Rabb kendi zâtını görmek istediğinde kulun zâtını görür. Bu müşâhede yeri ile bundan önceki yerler arasında büyük bir fark vardır ki bunu ancak garipler anlar. (Hakikat-i Muhammediyye)
- O, vâcîb ve mümkün; sûrî ve mânevî; hükmî ve eserî; aynî ve ilmî; farazî, lafzî ve fiilî; hayâlî ve hissî; tenzîhî ve teşbîhî varlık mazharlarında tecellî edendir. O, bir yönden ve her yönden bu mazharların aynıdır; bir yönden ve her yönden bu mazharların gayrıdır. Bunun yanında zuhûr ettiği şeyde O'nun zuhûrundan başka bir şey olmaz. Her ne kadar zuhûr ettiğin şeyin zuhûrunda onun gayrıysa da diğer taraftan her yönden zuhûr ettiği şeyin aynıdır. Gayrıdır çünkü O her yönden de zuhûrundan farklıdır. Bundan dolayı ne bir yönden ve ne de her yönden idrak edilemez. O, iki zıddı kabûl eden ve iki vasıfla tecelli eden ihâta edicidir. O bir şeyin hem aynıdır ve hem de gayrıdır. Kayıtlanır, bundan dolayı mukayyeddir (kayıtlanandır). Kayıtsızdır, bundan dolayı mutlaktır. Mutlaklığında kayıtlanan; kayıtlı oluşunda mutlak olandır. Bu yüzden O’nun hakkındaki bütün inanışlar doğru söylemiştir ve bütün ibâreler O'na ulaşır (her ibârede O'nu tanımlayan bir şey vardır). Öte yandan O'nun hakkındaki bütün inanışlar yanlıştır ve hiçbir ibâre O'na ulaşmaz (O'nu tam olarak tanımlayamaz). Lisânlar O'nun hakîkatini dillendirmede acze düşmüştür. Selîm akıllar O'na ulaşmaktan men' edilmiştir. O, varlığı ve yokluğu yönünden bütün âlemi ihâta etmiştir. Âlem O'nu ihâta edememiştir. O, ilim, ayn, zât ve sıfat yönünden bütün eşyayı ihâta etmiştir; bununla birlikte hiçbir şey O’nu ihâta edememiştir. Hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ'nın "Ne arzım, ne semâm beni ihâta edemedi ve lâkin mü'min kulumun kalbi beni ihâta etti!' buyurmasındaki "Cenâb-ı Hakk'ı ihâta eden kalbin" vüs'atı ya'ni genişliği tahkîk ehli indinde ulûhiyyetin hakîkatidir ki, bu Allah olmasına rağmen kalbin ulûhiyyeti kabûlünden ibârettir. Ve bu ma'nâyı insân-ı kâmilin kalbi hâriç hiçbir mahlûk ihâta edemez. Çünkü insân-ı kâmil zâtın mazharıdır. İnsân- kâmilin dışındakiler ise fiillerin, isimlerin ve sıfatların mazharıdırlar. Ve insân-ı kâmil kendi zâtının hakîkatinin Allah olduğunu bilse de ve O'nun isimleriyle ve sıfatlarıyla tahakkuk etse de Allah Teâlâ’nın zâtının künhüne (özüne) ulaşamaz veyâ her hangi bir yönden O'nu bütünüyle ihâta edemez. Bundan dolayı Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir (r.a) şöyle demiştir: "İdrâkten yana aczi idrâk etmek idrâktir." Mukarreblerin Efendisi ve Hatem-i Enbiyâ (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: "Seni gerektiği gibi senâ edemem.” Allah Teâlâ da şöyle buyurmaktadır: “Allah'ı kadrini hakkıyla takdîr edemediler’.’ (En’âm; 6/91). Yani mukarreblerden olan nebîler ve resûller; tahkîk ehlinden olan kâmiller ve bunların dışındaki evliyâ ve sıddîklar ve Allah'ın mü'min, kâfir bütün kulları hakkıyla Allah'ın kadrini takdîr edemediler. O, onların tanıyıp bildiklerinin üstündedir. O'nun kadri, onların takdir ettiklerinin üstündedir. Bunu iyi anla! Allah Teâlâ “Muhakkak ki benim arzım geniştir" (Ankebût; 29/56) sözüyle bu vüs'ata ya'nî mârifet arzının genişliğine işaret etmiştir. * Bu isim tahkîk ehline göre sıfâtî isimlerdendir. Âriflere göre ise fiilî isimlerdendir. Bu ismin sıfatı vüs'tür. Bu ismin sıfâtî isim oluşu yönünden vüs', Cenâb-ı Hakk’ın mazharların tümünde taayyünüdür. Bu taayyün varlık kaydı bulunmakla birlikte kayıtsız, sınırlandırma bulunmakla berâber sınırsız, yokluk bulunmakla berâber yokluksuz; mümkün veya vâcib; halk veyâ Hakk; sûret veyâ ma'nâ, zâhir veyâ bâtın; evvel veyâ âhir olma yönüyle varlıkla birlikte varlık olmaksızın tahakkuk eder. Bu ismin fiilî isim olması yönüyle ise vüs', Cenâb-ı Hakk’ın mevcûdları idrâki ve onlara bu idrâk yönüyle kendisinden varlık vermesidir. Öncesinde yok oldukları halde bu varlık ile onları mevcûd olarak açığa çıkarırır. 233 Cenâb-ı Hakk’ın mevcûdlara verdiği şey kendisiyle varlığı idrak ettiği şeydir. Bu şey ise onların zâtları olup; bu zâtları ile onlara “şey’iyyet” ismi verilir. Bu şey’ onların aynı zamanda sıfatlarıdır ki, bu sıfatlar ile ezelde varlıkta taayyün etmişler ve âlemde açığa çıkmışlardır. Böylece Cenâb-ı Hakk, onların hallerini, şe’nlerini, değişimlerini, her yönden kendilerine nisbet edilen şeyleri ve onların gereklerini idrâk etmiştir. Bu idrâk de bir yönden ve bir nisbetten olmayıp; her yönden ve her nisbetten ilmî, aynî, idrakî, hakîkî, tafsilî ve icmalî ihâta ile olmuştur. *** Resûlullah (s.a.v.) bu isimle de tahakkuk etmiştir Bunun delîli, Hazret-i Resûlullah’ın (s.a.v) Hakk’ı, halkı ve Hakk’ın ilmini ihâta etmiş olmasıdır. Hakk’ı ihâtası; "Ne arz ne semâ beni ihâta edebildi. Ancak mü'min kulumun kalbi beni ihâta etti’’ hadîs-i kudsîsinde işaret edilen kalbin sâhibi olmasındandır. Onun kalbinin vüs'atinden (genişliğinden) daha geniş bir kalp yoktur. Hazret-i Resûlullah’ın (s.a.v) kalbi bütün kalplerin kendisinden bir damla olduğu bir deryâdır. Halkı ihâtası; Allah Teâlâ’nın “Rahmetim her şeyi kuşattı'’ (A’râf; 7/156) sözüyle bahsettiği rahmettir ki; bu rahmet Hazret-i Resûlullah (s.a.v)’dir. Bu konuyu büyük âlimlerin bazıları açıklamışlardır. Buna göre Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) her şeyi kuşatan vâsîdir. İlahî ilmi ihâtası; Hazret-i Resûlullah’ın (s.a.v.) "Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri bana öğretildi " sözüdür. Allah Teâla, Hazret-i Resûlullah’a, âline ve ashâbına salât u selâm etsin (Hakikat-i Muhammediyye)
- Bu HÂYÂL ,bütün alemlerin heyulasıdır... (İnsan-ı Kamil Cilt 2)
- - Nice hayranlığa ve hayrete düşen var, onu cemâl hayrette bırakmış; - Nice konuşmayan var, celâl onun ağzına gem vurmuş; - Nice konuşan var, kemâl onun lisânını çözmüş. - Nicelerini, hüviyyetinde kaybolmuş; - Nicelerini, benliğinde hâzır; - Nicelerini, vücûdu yokluğa uğramış; - Nicelerini, müşâhedede vücûd bulmuş; - Nicelerini, dehşetle hayrette; - Nicelerini, hayretle dehşette; - Nicelerini, fenâda erimiş; - Nicelerini bakâya yükselmiş; - Nicelerini, vücûdda helâk olmuş; - Nicelerini, müşâhedede gark olmuş; - Nicelerini, salt yoklukta secde edici; - Nicelerini, zorunlu vücûdun gerekliliğinde ibâdet edici; Nicelerini, ahadiyyet ateşinde yanmakta; - Nicelerini, hamdiyyet denizlerine dalmış; - Nicelerini, ünsiyyeti kaybetmiş, kudsiyyeti kazanmış; - Nicelerini, ünsiyyeti kazanmış; - Nicelerini, kudsiyyeti kaybetmiş olarak gördüm. (İnsan-ı Kamil Cilt 1)
- Hiç kimseye bir şey denmez . Bir gül bahçesinde yetişmesi için , her işi yapana ihtiyaç vardır , hem budayana; hem gübre koyana... (İnsan-ı Kamil Cilt 1)
- - Eğer bu görünme yeri olduğu sıfat, kemâl sıfatlarından ise bu hakîkat varlık mertebesinin en yücesine katılmıştır. Böylece bu varlık kâmil olur. - Eğer varlığın görünme yeri olduğu bu sıfat, celâl sıfatlarından ise bu hakikat dalâlete ve azaba katılmıştır. Böylece bu mevcûd dalâlete düşen ve azâb edilen olur. - Eğer varlığın görünme yeri olduğu bu sıfat, cemâl sıfatlarından bir sıfat olursa bu hakîkat hidâyete ve ni'mete katılmıştır. Böylece bu mevcûd hidâyete ermiş ve bu sıfatın aslının gerektirdiği ni'met çeşitleriyle ni'metlendirilmiş olur. Varlığın her bir ferdini bu şekilde kıyâs et! Çünkü bu O’nun sıfatlarından bir sıfatın eseridir. O’nun sıfatları ise muhteliftir, birbirine muhaliftir ve birbiriyle müttefiktir. Bundan dolayı varlıkların halleri muhteliftir ve görünme yeri oldukları sıfatlar yönünden birbirlerine ihtilâf ederler ve birbirleriyle ittifâk ederler. Allah Teâlâ da varlıklara ancak kendi hakikatlerinin aynı olan sıfatlarının gereği üzere hükmetmiştir. Varlıkların hakikatlerinin gerektirmediği şeyleri onlara vermemekle onlara zulmetmiş olmaz. Aksine varlıklara rahmet etmiş olur. Çünkü onları kendi sıfatlarından halk etmiştir (yaratmış) ve sıfatlarına görünme yeri kılmıştır. Bu da rahmetin gazabı geçmesinin sırrıdır. Bunu iyi anla! (Hakikat-i Muhammediyye)
- Bu afetleri çok olan bir yoldur...Korkunç yol kesicileri vardır ...Engellerle doludur... Bu yolun belirtileri karanlık içinde karanlıktır... Orada yıkıntıların bakiyesi bile kalmamıştır... Geceleri ise....uzun mu uzundur... Ancak durum ne olursa olsun...doğru yol budur... Ve ...bunu bırakıp ayrılanlar ise...elimden bir azaba uğrarlar... (İnsan-ı Kamil Cilt 2)
- "Biz Resûlullah'ın (s.a.v.) huzurunda otururken bir bedevi Hazret'in huzuruna vardı ve şöyle dedi: - "Helak oldum ya Resûlullah!" Resûlullah (s.a.v.): - "Seni helak eden nedir?" diye sordu. Adam: - "Ramazan gününde eşimle münasebette bulundum" cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v.): - "Bir köle azad edecek bir şey bulabilecek misin?" buyurdu. Adam: - "Hayır", cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v.): - "İki ay birbiri ardına oruç tutabilecek misin?" diye sordu. Adam yine: - "Hayır", cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v.): - "Öyle ise altmış fakiri doyuracak bir şey bulabilecek misin?" dedi. Adam yine: - "Hayır", cevabını verdi. Sonra oturdu. Derken Resûlullah (s.a.v.)'e içinde hurma dolu bir zembil getirdiler. Resûlullah (s.a.v.) o adama: - "Bunu al da sadaka olarak dağıt!" buyurdu. O adam: - "Bizden daha fakirine mi? Medine’nin iki taşlığı arasında, buna bizden daha muhtaç bir aile yoktur" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) güldü, hatta azı dişleri göründü. Sonra o adama: - "Haydi git bu hurmayı ailene yedir", buyurdular." (Buhârî; Kitâbu's Savm 43) * Allah Teâlâ "Eğer onlar nefslerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan mağfiret dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı tevbeleri kâbûl edici ve rahmet edici bulurlardı" (Nisâ; 4/64) buyurmaktadır. Allah Teâlâ, Resûlullah’ın (s.a.v.) istiğfâr talebini mağfiretin ve tevbenin şartı kılmış; onların sadece Allah Teâlâ’dan mağfiret talebinde bulunmalarıyla yetinmemiştir. Aksine kendileri için mağfiret talebinde bulunsun diye Resûlullah’a (s.a.v.) gelmelerine bağlamıştır. İşte bunun sırrı, Hazret-i Resûlullah'ın (s.a.v) mağfiret (gafr edici) sıfatıyla vasıflandırılmış olmasıdır. (Hakikat-i Muhammediyye)
- Yine bak : Hayy Alim Kadir Mürid Semi Basir Mutekellim ( diri, bilen ,güçlü ,dileyen ,işiten ,gören,konuşan) sıfatları O'nundur ...Ama bunlar sende de var ..Bunların sende oluşu bir gerçektir..hakikattir ..Böyle olunca ,onların hangisini senden ayırabilirsin? Yapamazsın. Çünkü elinde değildir zira onlar yüce Allahın sıfatlarıdır ,bir suretidir ki : Seni o sureti üzerine yaratmıştır. (İnsan-ı Kamil Cilt 2)
- Vahdet ile mârifet ya'nî bilip tanıma olmaz; çokluk ise zuhûr-dur yani açığa çıkmadır ve tanıyıp bilme ancak çoklukla olur. Allah Teâlâ Resûlünün lisânı ile şöyle buyurmuştur: "Küntü kenzen mahfiyyen" "Ben gizli bir hâzineydim”; bununla kasdedilen vahdettir; "fe ahbebtu en urafe" "ârif olunmaya muhabbet ettim” ya'ni isimlerimle ve sıfatlarımla; ki kesretin (çokluğun) aslıdır; "fe halaktül halka" yani “böylece halkı yarattım" yani kas-dedilen Cenâb-ı Hakk'ın bu varlığın kalıpları üzere zuhûr edip, açığa çıkışıdır (Muhammedi Sıfatlarda İlahi Kemaller)
- O, farklı ve çeşitli varlık tecellilerini zâtıyla cem' edendir.. Buna göre O, ulvî ve süflî; maddî ve manevî; hissî ve aklî; Hakk'a dönük ve halka dönük şeylerin hakîkatidir. Zıtların hepsini cem' (toplama) ve mârifet (bilip, tanıma) hükmüyle ve yine bu iki zıddı aynı hükümde cem' ve farkın olmaması hükmüyle toplar. O, gayb ve şahâdet; mülk ve melekût; sonradan olmaklık ve kadîm olmaklık; varlık ve yokluk yönlerinden mutlak olarak cem' edici olandır. (Muhammedi Sıfatlarda İlahi Kemaller)
- ilim , hilim , sabır , sükun , adalet , zühd , rızâ , tevazu , af ,iffet , cömertlik, hayâ , âlicenaplık, dilini tutmak , sadakat , vaadini yerine getirme , muhabbet gösterme, meveddet ,vakar , rahmet , güzel edep ve muaşeret, mahlukata yol göstericilik , herkesin hayrını istemek, bütün işlerinde hikmetin hakkını verme gibi özelliklerdir. (Hakikat-i Muhammediyye)
- Allah kula bir tecelli ile tecelli eder ki, kulun aklı gider ve bilgisi yok olur. Hak'kın bulunuşunun nuru altında bağlarından kurtulmuş vaziyette şaşkınlık içinde kalır. Bu özel tecelli zati tecellidir. Bildiğin isimler ve sıfatlara bağlı değildir. Bu tecelli içinde bunlar derc olunmuştur ancak bağımsız bırakılmamışlardır. Bu meşhedde Allah'ın aklını koruduğu kişi büyüklerdendir. Ancak şaşkınlığa düşmüş olur. (Ariflerin Mertebeleri)
- “Allah Teâlâ rahmeti yüz parçadır. Allah Teâlâ sizin için bunlardan doksan dokuz parçasını kıyâmet gününe sakladı. Bir parçasını mahlûkât arasında yaydı. Bu bir parça rahmet nedeniyle birbirinize karşı merhamet ediyorsunuz ve aranızda dostluklar kuruyorsunuz.” (Hadis-i Şerif) (Muhammedi Sıfatlarda İlahi Kemaller)
- Sûret olarak görme: Cenâb-ı Hakk'ın, kendine mahsûs tâc ile, altından yapılmış iki nalın ayaklarında olduğu halde gözle görülen bir serîr üzerinde, bahsedilen bu sınırlanmış belirgin sûrette tecellîsi demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak, istediği şey ile ve istediği şekilde tecellî eder. - O Hak, her anlatılanda, her akledilende, her anlaşılanda, her vehmedilende, her işitilende, her görülende tecellî edicidir. - Ba'zen, algılanabilir bir sûrette tecellî eder ve o hissedilir sûretin aynı ve bâtınıdır. - Ba'zen de istediği şekilde tecellîyle, algılanabilir bir sûrette tecellî edici olup, o sûretin aynı ve zâhiridir. (İnsan-ı Kamil Cilt 2)
- Benim kadehlerimden içmeye heves etme! Panzehrimin zehri ondadır. Benim hakîkatime doğru girmeye heves etme, o settimle kapatılmıştır. Benim zimâmımı muhafaza etmeye çalışma, bununla berâber mîsâkımı da talep etme; bana vücûd isbât etme! (İnsan-ı Kamil Cilt 1)
- Sonra Cenâb-ı Hak “innehû enallâhu” ya’nî “mutlaka O (Hû), Ben Allah’ım” cümlesini, “lâ ilâhe illâ ene” ya’nî “ilâh yok; ancak Ben varım;” ile tefsîr etti. Ya'nî "İbâdet edilen ilâhlar, benden başka değildir." O putlarda ve feleklerde ve tabîatlarda ve her millet ahâlîsinin ibâdet ettiği şeylerde, kudreti zâhir olan benim. "Zuhûr yeri olmaları i'tibârı ile o ilâhların hakîkatte hepsi benim" demektir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, "ilâhe" kelimesini kullandı ve onları bu "ilâh" kelimesiyle isimlendirdi. Bu isimlendirme, onların tefekkürleri yönünden hakîkatte Hakk'ın hakîkî ma’nâda isimlendirilmesidir, mecâzî isimlendirme değildir. Yoksa zâhir ehlinin bu mes’elede: "Hakk'ın bu ta'bîr ile kastı, onların "ilâh" ismini vermeleri yönündendir; yoksa hakîkatte onların kendilerinde bu isimlendirmeyi yapabilmeleri yönünden değildir" diye zannettikleri gibi değildir. Bu, onlardan ya'nî zâhir ehlinden çıkan bir hatâ ve Hakk'a iftirâdır. Çünkü; - Eşyânın hepsi, belki vücûd sırrında bulunanların hepsi, Allâh’ın zâtı yönünden hakîkate nisbet edilince, bu isimlendirme hakîkî isimlendirmedir. Çünkü; - Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, eşyânın aynıdır ve ilâhlıkla isimlendirilmesi, hakîkî isimlendirmedir. Perde ehlinden olan taklîdçilerin zannettiği gibi, mecâzî isimlendirme değildir. - Eğer öyle olması gerekseydi, sözün meali: "O taşlar, o yıldızlar, o tabîatlar, o şey’ler ki, siz onlara ibâdet ediyorsunuz; bunlar ilâh değildir, benden başka ilâh yoktur, bana ibâdet ediniz!" demek olurdu. - Oysa Cenâb-ı Hak, o inanç sâhiplerine, onların, o ilâh zannettikleri şeylerin sâdece zâhirinden ibâret olduğunu beyân ederek, bu duruma göre ulûhiyyet hükmünün bahsedilen şeylerde hakîkat olduğunu bildirmek istedi. - Onların hakîkat olduğunu bilmeyerek bu zuhûr yerlerine karşı yaptıkları ibâdetin, hakîkatte Allah'a dönük olacağını beyân ederek "Lâ ilâhe illâ ene" dedi. - Demek istiyor ki: İlâh olarak isimlendirilen her şeyin hakîkati benim. Âlemde benden başkasına ibâdet edilmesi mümkün değildir. - Benden başkasına nasıl ibâdet edebilirler? Ben onları, bana ibâdet etmeleri için halk ettim. Ve bu âlemde benim halk ettiğim şeyden kastım ne ise, ondan başka bir şeyin olmasına imkân yoktur. İşte Risâlet-meâb Efendimiz (s.a.v)'in bu makâmda "Kim ne için halk edilmişse, o şey kendisine kolaylaştırılmıştır" buyurması, bu inceliğe dayanmaktadır. Ya'nî “Hakk'a ibâdet husûsunda ne için halk edilmişse” demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak; - “Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ li ya'budûn” ya’nî "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye halk ettim" (Zâriyât, 51/56); aynı şekilde, - “Ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî” ya’nî "Her şey hamdı ile O’nu tesbîh eder" (İsrâ, 17/44) buyurmuştur. Özetle, Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ'ya şöyle tenbîh ediyor: "O ilâhlara ibâdet edenler, Cenâb-ı Hakk'a ibâdeti o zuhûr yerlerine tahsîs ederek ibâdet etmişlerdir. Yâ Musâ! sen Cenâb-ı Hakk'a bütün zuhûr yerleri yönünden ibâdet et! "Lâ ilâhe illâ ene" dememin ma'nâsı budur. Ya'nî hakîkatte benden başka ilâh yoktur. Onların ilâh dedikleri şeylerin hepsi, benim!” Cenâb-ı Hak bu hitâbı Mûsâ'ya: "Ene" ya’nî “Ben”, Allah ismiyle mertebesine işâret edilen "hüve"nin ya’nî hüviyyetin aynıdır. Bundan dolayı, Yâ Mûsâ, bana hüviyyetin aynından ibâret olan zuhûr yerlerinin hepsini toplamış olan "enniyyet" yönünden ibâdet et!" diye bildirdikten sonra yapmıştır. Bu hitâb, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberi olan Hz. Mûsâ'ya bir inâyetidir. Şöyle ki, Hz. Mûsâ bütün zuhûr yerleri i'tibârı ile ibâdet edince, Cenâb-ı Hakk'a bir yönden ibâdet edip, dîğer yönden ibâdet etmeme kusûrundan kurtulmuş olur. Bir yönden ibâdet edip, dîğer yönden ibâdet etmese, ibâdet etmediği yönden Hakk'ı kaybetmiş olurdu. Bundan dolayı bir yönden hidâyete nâil olsa da, dîğer yönden dalâlete düşmüş olurdu. İşte farklı din anlayışlarına sâhip olanların ilâhî yoldan sapmakla dalâlete düşmesi, ibâdeti bir yöne tahsîs etmelerindendir. Fakat "Lâ ilâhe illâ ene" ifâdesiyle şerh ve Allah ile tefsîr edilen enniyyetin, hüviyyetin içeriğindeki; - Akledilmiş olan zuhûr yerlerini; - Ve tecellîleri; - Ve işleri; - Ve gerekleri; - Ve ilâhî kemâlâtın hepsini toplamış olan enniyyet noktasından Cenâb-ı Hakk'a ibâdet edilirse, o ibâdet lâyık olduğu şekilde bir ibâdet olur. İş bu ma'nâya Cenâb-ı Hak Kur'an'da “Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferreka biküm an sebîlih” ya’nî "Ve muhakkak bu doğru yoldur. Öyleyse ona tâbi' olun ve doğru yoldan ayrılmanıza sebep olacak olan farklı yollara tâbi' olmayın" (En'âm, 6/153) âyeti kerîmesiyle işâret etmiştir. Farklı yollara ve inançlara tâbi' olanlar da Allah yolu üzerine ise de, farklı yollara tâbi’ olmakla ayrılığa düştüklerinden, inançlarına şirk ve inkâr girmiştir. Ammâ tevhîd ehli olan Muhammedîler böyle değildir. Onlar hakîkî yol üzerinedir. Hangi kul Allah yolu üzerine yürürse; "Kendine ârif olan, Rabb'ine ârif olur" sırrı kendine açılır. Bu sır kendisine açıldıktan sonra Allah'a hakkıyla ibâdetin yolunu arar. Hakkıyla Hakk'a ibâdet ise, ilâhî isimlerin ve sıfatların hakîkatiyle tahakkuk etmekle olur. Bu anlatılan ibâdeti yapan kul, Hakk'ın zâhir ve bâtın şey’lerin aynı olduğunu bilir. Ve bunu bilince Hakk'ın Mûsâ diye ta'bîr edilenin aynı olduğunu bilir. O zaman Mûsâ, Hak için hakîkati bularak, hakkıyla ibâdet etmenin yolunu tam anlamıyla bulmak için, ilâhî isimleri ve sıfatları gerektiren kemâlâtın icâblarını Hakk'ın kendine ne şekilde bildirdiğini taleb etmeye başlar. Oysa bunu da seçip ayırıp, belirgin bir şekle sokmak mümkün değildir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hakk'a hakkıyla ibâdet etmek de mümkün değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, sonsuzdur ve isimlerinin ve sıfatlarının da sonu yoktur. Sonuç olarak hakkıyla ibâdet etmenin de sonu yoktur. Bu makâmda Risâlet-meâb Efendimiz (s.a.v): "Yâ Rabbî, seni hakkıyla bilemedik ve senin kendini senâ ettiğin gibi sana hakkıyla ibâdet edemedik" buyurmuştur. Bu makâmda Hz. Sıddîk (r.a) da: "İdrâk etmekten yana âcizlik, bir tür idrâktir" buyurmuştur. Ben aşağıdaki beyitleri bu ma'nâ için yazdım. Tercümesi: "Ey ma'nâsı akılları hayrete düşüren sûret! Ey oluşumu varlıkları gaflete uğratan dehşet! Ey sonların, en son noktası! Ve ey sonsuzluğun sonu! Ki ma’nâsını düşünürken en akıllıyı hayrete düşüren! Kereminle kendini hakkıyla senâ etmek, yine sana âittir. Sen hamd ü senada, senâ edenden ve ortaktan münezzehsin. Akıllı kimse seni idrâk ile emeline nâil olamaz. Büyüklük ve azamette senin bir sonunun olmasından seni tenzîh ederim. Benim seni bilmek husûsunda bilgim kusûrumu i'tirâf etmekten ibârettir. Seni idrâke ulaşmaktan âciz olmak, bizim için idrâktir." Ba'zen de sûfîler, enniyyeti kul kavramı üzerine verirler. Çünkü enniyyet ya’nî benlik, hâzır olup müşâhede edileni bildirir. Her müşâhede edilenin hüviyyeti ise onun gaybıdır. Bundan dolayı hüviyyeti gayba ya'nî Hakk'ın zâtına, enniyyeti de şehâdete ya'nî akledilir olan kula verdiler. Bu hassas bir noktadır, bunu anla! (İnsan-ı Kamil Cilt 1)
- Yeryüzünde dururken ; ayda uyuyanı uyandıran insan , elbette anlatılanı yapma gücünü bir gün kendinde bulacaktır. Kendinde özünde var olan bu kuvve , tam manası ile fiile çıkacaktır. (İnsan-ı Kamil Cilt 1)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin