Yazar, Tarihçi, Politikacı Agah Sırrı Levend edebi kişiliği, hayat hikayesi ve eserleri merak ediliyor. Kitap severler arama motorlarında Agah Sırrı Levend hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Agah Sırrı Levend hayatını, kitaplarını, sözlerini ve alıntılarını sizler için hazırladık. İşte Agah Sırrı Levend hayatı, eserleri, sözleri ve alıntıları...

Doğum Tarihi: 1893

Doğum Yeri: Rodos, Yunanistan

Ölüm Tarihi: 28 Ekim 1978

Ölüm Yeri: Ankara, Türkiye

Agah Sırrı Levend kimdir?

Darülfünun Edebiyat Şubesi mezunudur. İstiklâl Sultânîsi Kurucu Müdürlüğü ve Edebiyat Öğretmenliği, İstanbul Erkek Lisesi Edebiyat Öğretmenliği, Eminönü Kazası İdare Heyeti Azalığı, Eminönü Halkevi Reisliği, Yazarlık, Konya Babalık Gazetesi Yazarlığı, Felsefe ve İçtimâiyyât Dergisi sahipliği, Yeni Türk Dergisi Yöneticiliği, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Öğretmenliği, İnönü Ansiklopedisi Genel Sekreterliği, TBMM VI. (Ara Seçim) ve VII. Dönem Milletvekilliği yapmıştır. Evli ve bir çocuk babasıdır.

Birçok dergide eğitim, sosyoloji gibi konularda yazılar yazdı.

--reklam--

Agah Sırrı Levend Kitapları - Eserleri

  • Divan Edebiyatı
  • Türk Edebiyatı Tarihi
  • Acılar
  • Dil Üstüne
  • Türk Dilinde Gelişme Sadeleşme Evreleri
  • Şemsettin Sami
  • Türkçülük ve Milli Edebiyat
  • Nabi'nin Surnâmesi
  • Ahmet Rasim
  • Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri
  • Arap, Fars Ve Türk Edebiyatlarında LEYLÂ VE MECNUN HİKAYESİ

--reklam--

Agah Sırrı Levend Alıntıları - Sözleri

  • "Ağladım, hiç istemeyerek ve sebebini bilmeyerek..." (Acılar)
  • İtti şehpûr-ı sagîre ihdâ Cild-i cevherle Kelâm-ı Mevlâ Dahi bir sorguc-i bisyâr elmas Kî gören eyler idi mihr kıyas Hem otuz kıt’a metâ'-ı zîbâ Ba'zısı atlas-u ba’zı dîbâ (Nabi'nin Surnâmesi)
  • Öğrenimini arapça yapan çömez, içinden yetiştiği ve birlikte yaşadığı halkı küçümsemiş, yirmi yılda güçlükle sökebildiği arapçasına dayanarak, Türkçeden başka bir dil bilmeyen halkla alay etmeye başlamıştır. Basamakları aştıkça gururu artmış, o da kendini halktan ayrı tutmuştur. (Türkçülük ve Milli Edebiyat)
  • Türkler hiçbir yerde Arap İran medeniyetine tamamen tâbi olmuş değildiler ve Türkler'in kendi lisanlarını unutmaları da hiç bir yerde vâki olmamıştır (Türk Dilinde Gelişme Sadeleşme Evreleri)
  • "Ne kadar nâzik ü nerm olsa nigârı sevemem Ne kadar âfet-i cân olsa civânı severim" s.598 "Merd olan eyliye merde rağbet Şahs-ı nâmerde sezâdır 'avret" s.598 Kendi yorumum; Divan şiiri hakikaten alelade bir şiir değildir ve üzerine okumalar yapmayan sıradan insanlar için yorumlar getirilmesi uygun değildir. Neden mi? İşte tam da bu beyitler ve daha nicesi sebebiyle. Divan şiiri Farisî edebiyatından ve mukaddematından etkilenmektedir. Farisî edebiyatı ise kaynağını Antik Yunan ve Roma'dan almaktadır. İşte tam da bundan sebeptir ki Divan şiirinde sevgili anlatılırken erkek vasıfları kullanılmaktadır. Kadının sosyal hayatta olduğu gibi şiirde de bir yeri yoktur. Alelade bir okumada kadının anlatıldığını düşünebiliriz, ama derinine indiğimiz zaman durumun hiç de böyle olmadığını görebiliriz. Kadın yasvir edilirken erkeğin neredeyse tüm vasıfları kullanılmaktadır. (Divan Edebiyatı)
  • Türkler hiçbir yerde Arap İran medeniyetine tamamen tâbi olmuş değildiler ve Türkler'in kendi lisanlarını unutmaları da hiç bir yerde vâki olmamıştır. Bununla beraber Arap ve İran medeniyetinin Türklere tesiri o kadar kuvvetli idi ki Türk lisanı hiçbir yerde devlet ve medeniyet lisanı olamadı.. (Türk Dilinde Gelişme Sadeleşme Evreleri)
  • Hüseyin Rahmi Gürpınar, realist bir romancı olarak, bütün eserlerinde sosyal hayatımızı ele almış, bu hayatın çeşitli yönlerini inceleyerek, türlü çevrelerde yaşayan tipleri canlandırarak, romanlarını meydana getirmiştir (Dil Üstüne)
  • Artık hissediyorum ki, gönül işlerinde, muayyen bir karar vermek ve bir maksada doğru yürümek benim için mümkün değildir. Enginlerde yelken açmış bir gemi nasıl esen rüzgara göre dümen kırar ve suyun yüzünde serseri ve avare, kah sağa kah sola, döne döne seyrine devam ederse, ben de, yelkenli herhangi bir maceranın rüzgarına açılmış olan irademin dümenini tesadüfün eline vermiş, öylece kararsız ve mütevekkil, gidiyorum. (Acılar)
  • Kalabalık bir cemiyet içinde yabancı ve yalnız kalan bir insan, nasıl ilk rast geldiği kimse ile huyunu, meşrebini bilmeden hemen dost oluverirse, ben de aynı hisle bu kıza yaklaşmaktayım, benliğimin havası içinde yaşayan ve teneffüs eden bir eşi kaybetmek korkusu. Ona inanmak ve onun tesellisiyle avunmak ihtiyacı... Bu, ve yalnız bu kadar... Ve ancak bu endişe iledir ki, bir tehlike karşısında bile olsa, kaçmak veya bir tedbir alabilmek için en basit bir irade kuvvetini sarf etmeye imkan bulamıyorum. (Acılar)
  • Örneğin, evimizin odalarından bahsedereken "sa­lon - salamanje" demek moda haline gelmiştir. O kadar ki "oturma - yemek odası" demek lıatıramıza hile gelmiyor. Bu züppelik değil de nedir? Ana dile karşı bu saygısızlık nerede görülmüştür? (Dil Üstüne)
  • Çocuk tabiatta en önemli varlıktır. Onu kendi haline bırakalıilir miyiz ? Bırakmak şöyle dursun, dikkatimizi biraz esirgesek tehlikelerden koruyabilir miyiz ? Bunu bildiğimiz içindir ki, bu canlı varlığın üzerine cğiliyor, titizlikle onu yetiştirmeye çalışıyoruz. (Dil Üstüne)
  • Yâl ü bâl-i yâri anma itme bîhûde nefes Bal dimekle ağzın tatlı olur sanma ‘abes Sâmî (Divan Edebiyatı)
  • Memleketin yönetimi ellerine verilen vezirlerle büyük devlet adamlarının çoğu, Enderun'dan yetişmiş devşirme çocuklarıdır. Bunlar, önceleri Acemi oğlanları kışlalarında, sonraları da saray koğuşlarında eğitilip yetiştirilir, derece derece ilerleyip vezirliğe kadar yükselirlerdi. (Türkçülük ve Milli Edebiyat)
  • Bu hayat, İlahi bir latifeden başka bir şey değil. .. Fazla sevinçlere, şikayetlere, gururlara, yerinmeye gerek yok!" (Dil Üstüne)
  • Nihayet anladım ki, ben bu devrin ve bu muhitin adamı değilim. Nasıl uzak ve garip bir iklimden getirilip, yeri ve şeraiti araştırılmadan, rasgele toprağa dikilen bir nebat feyiz vermez ve kurursa, benim de burada barınmaklığıma , bu hayata alışmaklığıma imkan yok. Gün görmeyen ormanlarda yakalanan vahşi bir hayvan ehlileşebilir mi?… (Acılar)
  • Gelenek ve göreneklerine kuvvetle bağlı bulunan Türkler, yayılıp yerleştikleri yerlerde benliklerini ve dillerini kutsal bir varlık olarak kıskançlıkla korumuşlar, hatta dillerini yaymağa da çalışmışlardır. İlk aykırı davranış hakanlardan gelmiştir. Yabancı ülkelerde büyük devletler kuran Müslüman Türk hakanları, zengin ve şatafatlı saraylara kurulduktan sonra, saray hayatının göz kamaştırıcı göreneklerine kolayca alışmışlar, yabancı şairlerin kendi dilleriyle yazıp sundukları kasideleri büyük ihsanlarla karşılamışlar, halka serbest yaşama, kendi dilleriyle konuşup yazışma, gelenek ve göreneklerini sürdürme özgürlüğünü bağışlamışlardır. Bu davranışta o kadar aşırı gidilmiş, sultanların bu lütfu Türk milletinin o derece zararına gelmiştir ki, bir daha önlenememiş ve ilerde büyük tehlikeler yaratacak olan şu iki sonucu doğurmuştur: a) Hakan halktan uzaklaşmağa başlamış, halk arasında kuvvetle yaşayan milli gelenek ve görenekler sarayca bir yana bırakılarak yeni göreneklere uyulmuş, sarayla halkın arası gittikçe açılmıştır. b) Yabancı kültürün korunması, hızla gelişip yayılmasına yol açmış, bu yüzden Türk dili ihmale uğramıştır. Saray hayatı genişledikçe, hükümdarlarla şehzadelerin çevresinde "bendegân" sınıfı belirmiş, halktan uzaklaşma isteği artmıştır. Gitgide saray ve konak sahibi olan vezirler de hükümdarları taklide yeltenmişler, kapıkullarıyla taraf tutmağa başlamışlardır. Böylelikle halkı haraca kesen, yasa ve töre dışı davranışlarıyla topluma zarar veren imtiyazlı bir sınıf türemiştir. Medreselerde, kültür bakımından halkı ikiye ayırmıştır. Öğrenimini Arapça yapan çömez, içinden yetiştiği ve birlikte yaşadığı halkı küçümsemiş, yirmi yılda güçlükle sökebildiği Arapçasına dayanarak, Türkçe'den başka bir dil bilmeyen halkla alay etmeğe başlamıştır. Basamakları aştıkca gururu artmış, o da kendini halktan ayrı tutmuştur. Mehmed b. Receb Hoca, Tuhfetü'l-uşşak adlı mesnevisinde, halktan hoşlanmadığını şu beyitle açıkça anlatıyor: Değildüm halkın ag u karasında Oturmazdum avamun arasında Yalnız tarikat sahipleri, inançlarını yayabilmek için halka yaklaşmak, mümkün olduğu kadar onun diliyle yazmak ihtiyacını duymuşlardır. (Türkçülük ve Milli Edebiyat)
  • Nabi, fikirlerini ve kanaatlerini hayatına tatbika muvaffak olabilmiştir. Bundan dolayıdır, ki eserlerinde, arzularını hudutlandırmış bir insan olarak görünür, O hiç bir zaman büyük bir mansıp peşinde koşmamış, nihayet divan hocalığını kendine bir gaye olnrak çizmiştir. (Nabi'nin Surnâmesi)
  • Biz "Neşriyat ve Müdevvenat Müdürlüğü" gibi eski­den beri kullanılagelen adlan değiştirme çabası içinde hükü­ metin dikkatini çekrneğe çalışırken, şimdi daha kötüleri kucak kucak, yığın yığın, hiç bir sınır ve saygı gözetilme­ den dilimize zorla sokularak Türk diline kastediliyor. Böy­ lelikle dil eskisinden daha bozuk, daha kötü bir hale getirilmeye çalışılıyor Bu yalnız dil bilincinin değil, ulus bilincinin de henüz gereği gibi yerleşmemiş olmasından başka birşey değildir. (Dil Üstüne)
  • Yedinci günü hâcegân-ı dîvan davet olunup yövm-i mezburda iki canbaz Sultanselim câmii minâresinden Dâmad Paşa sarayı miyânına kurdukları ip üzerinden azîm san’atlar ve garib bâzîceler gösterdiler. (Nabi'nin Surnâmesi)
  • “Ah , insanın bu dünyadan ve dünyada en çok sevdiği şeyden umut kesmesi ne zor şeymiş !” (Şemsettin Sami)