Doğum Tarihi: 1940
Doğum Yeri: İstanbul, Türkiye
Ölüm Tarihi: 28 Kasım 2002
Ölüm Yeri: İstanbul, Türkiye
Bülent Tanör kimdir?
Prof. Dr. Bülent Tanör, (d. 1940, İstanbul - ö. 28 Kasım 2002, İstanbul), akademisyen, yazar.
Galatasaray Lisesi'nin ardından, eğitim gördüğü İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Tanör, 1963 yılında aynı okulun Anayasa Hukuku Kürsüsü'nde asistan olarak göreve başladı. 1969'da doktorasını veren Bülent Tanör, 12 Mart Muhtırası'nın getirdiği siyasi çalkantılar sonucu görevinden alındı. Dört yıl sonra Danıştay kararıyla görevine geri dönen Tanör, 1977'de doçent oldu. 1983 yılına gelindiğinde 12 Eylül Darbesi kararları sonucu, 1402 sayılı yasa gereği yeniden görevinden uzaklaştırıldı.
1983'te yurtdışına giderek Paris X, Dijon ve Cenevre Üniversitelerinde öğretim üyeliği yaparak; 'Üçüncü Dünya Ülkelerinde Siyasal Sistemler' dersleri verdi. 1990 yılında tekrar Danıştay kararı alarak İstanbul Üniversitesi'nde işbaşı yaptı ve 1992 yılında profesör oldu. Uzun yıllar İ.Ü. Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı görevinde bulundu. Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yayımlandı. Birçok kitabı hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmaktadır.
Bir yandan yakalandığı kanserle mücadele ederken, diğer yandan, Tüsiad için hazırladığı Demokratikleşme Raporunun kamuoyu oluşturması ve büyük ses getirmesi üzerine, İstanbul Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi `ni yürüten Prof. Dr. Bülent Tanör, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu tarafından görevden alındı.Türkiye Barolar Birliği, Tüsiad, öğretim üyeleri, Sivil Toplum Kuruluşları Tanör'e destek verirlerken, TBB başta olmak üzere Alemdaroğlu, "hukuksuzlukla" suçlanmıştı.
İnsan hakları ve Anayasa Hukuku konusunda önemli çalışmalar yapan ve demokrasinin gelişimine katkısı olan eserler yazan Tanör, kanser nedeniyle yaşamını yitirdi. Mezarı Zincirlikuyu 'dadır. Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) kurucu üyesiydi.
--reklam--
Bülent Tanör Kitapları - Eserleri
- Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri
- Kurtuluş - Kuruluş
- İki Anayasa 1961-1982
- Anayasal Gelişme Tezleri
- Türk Anayasa Hukuku
- Kuruluş
- Türkiye'de Kongre İktidarları (1918-1920)
- İnkılap Tarihi Dersleri Nasıl Okutulmalı?
- Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu - Cilt 2
- Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu
- Siyasi Düşünce Hürriyeti ve 1961 Türk Anayasası
- Türkiye Tarihi 5
--reklam--
Bülent Tanör Alıntıları - Sözleri
- Sosyal hakların elde edilişinde motör, artık sendikalar ve çalışanların mücadelesi değil, devletin paternalist şefkatine dayalı lütufkar devlet sistemidir. (İki Anayasa 1961-1982)
- "Tatbik eden icra eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir." (Anayasal Gelişme Tezleri)
- Mustafa Kemal her fırsatta Islamcılığı olduğu kadar Turancılığı da kınayıp reddediyordu. 21 Eylül 1919'da Sivas'ta General Harbord'a şöyle demişti; "Turanizm'in zararlılığına inanıyoruz. Sınırlarımız dışındaki amaçlar için maddi ve manevi güçlerimizi dağıtmak için değil, yalnız anavatanın ve onun kalbi olan saltanat ve hilafetin savunulması için çalışıyoruz." (Türkiye'de Kongre İktidarları (1918-1920))
- Zorunlu din derslerini, Demokrat Parti önerilerine uygun sayıyoruz. (İki Anayasa 1961-1982)
- Türkiye'de eğitim daha ilkokul sıralarından başlayarak "hak yok vazife var", "büyüklerini saymak" ve "varlığını Türk varlığına armağan etmek" gibi slogan ve tekrarlar üzerine kuruludur. Bütün ilk ve ortaöğretim boyunca "övme" ve "övünme" edebiyatı geçerlidir. Dogmatik bilgilerin ezberlenmesi ve tekrarlanması esastır. "Milli tarih" ve yurttaşlık bilgisi dersleri bu alanın ana ideolojik programlarını oluşturur. Tarih öğretiminde Osmanlı monarşisinin "mükemmelliği" başlıca temadır. Tarihte olmuş karşılıklı gaddarlıklar susuşturularak ya da tek yanlı bilgilerle geçiştirilir. Böylece, haklılık-haksızlık tartışmalarına kapılar kapanır. Bu yüzden "hak" kavramı da gelişemez. Çünkü bunun temeli olan objektiflik ve tarafsızlık duygusuna yer yoktur. Sonuçta bir taraf, belli bir ulus, belli bir devlet ya da belli kişiler daima haklı çıkarlar. Ezber ve hazır cevaplar düşüncenin yerini alır, birörneklik çeşitlilik ve hoşgörünün aleyhine işler. (Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu - Cilt 2)
- Milli ve bağımsız demokratik devlet tezinin bütün sosyal ve siyasi temelleriyle belirdiği bir dönemde, milli güçlerin ve onun önderinin anayasal tezi elbette "uzlaşma ve uyum" tezleri olamazdı. Bunlar, istilacıları kovmak ve feodal kurumlan ve devleti yok etmek için, "mücadeleci" olmak zorundaydılar. Dolayısıyla M. Kemal'in ağzından dile gelen "birlik ve uyum yok, baskı ve ona karşı direnme var" şeklindeki bu tez ulusal devrim şartlarının ve bu devrimin sürekli bir yükselme gösterdiği dönemlerin tezidir. (Anayasal Gelişme Tezleri)
- Din öğretimi de sürekli olarak laiklik karşıtı bir gelişme gösterdi. Din görevlisi ihtiyacının çok üstünde kapasiteye ulaşan ve kız öğrencilere kapılarını açan imam ve hatip okulları (liseleri), laik öğretime alternatif bir nitelik kazandı. Öğretimin birliği ilkesi bundan zarar gördü. 1948-49 ders yılında ilkokulların 4. ve 5. sınıflarında başlatılan din dersleri, 1982 Anayasası'yla ilk ve ortaöğretimde zorunlu dersler arasına katıldı. Sınıf geçmeye etkili ve din telkinine dönük yönleriyle bu dersler, din ve vicdan özgürlüğü ile laiklikten kesin bir sapma niteliğindedir. (Kuruluş)
- 1921 Anayasası, hazırlanış ve kabul özellikleri bakımından Osmanlı-Türk anayasacılığının en demokratik, belki de tek demokratik örneğidir. 1876 Anayasası padişahın atadığı bir komisyonca hazırlanmış ve padişahın tek yanlı iradesi ile ortaya çıkmış bir Ferman Anayasası'ydı. 1909 değişiklikleri misak karakteri gösteriyordu; ama oluşumlarında yine de Heyet-i Âyân'ın payı ve padişahın onayı gibi antidemokratik ortaklar vardı. 1924 Anayasası, bağımsız davranmayı başarmış olsalar da adaylıklarını ve milletvekilliklerini Mustafa Kemal'e borçlu kişilerden oluşan bir meclis tarafından yapılmış olacaktır. 1961 ve 1982 Anayasaları ise askeri darbeler ve rejimlerin ürünüdür. Bu ikisi, aralarında hazırlanış koşulları ve içerikleri bakımından önemli farklar bulunsa da, demokratik kurucu organlar eliyle ve demokratik usüller yoluyla doğmuş değillerdi. (Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri)
- ... Medeni Bilgiler kitabı şöyle diyor: "Demokrasinin tam ve en bariz hükümet şekli cumhuriyettir" (s.29). Bu saptama, seçimle gelen devlet başkanlığının seçimle gelmeyen (irsi) devlet başkanlığına oranla daha demokratik olduğunu belirtmesi bakımından doğrudur. Ancak sorular bundan sonra başlıyor. Bu görüş iki soruyu çağrıştırır. İlkin, demokrasi mutlaka cumhuriyeti zorunlu kılar mı? İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, İspanya, Japonya vb. gibi demokratik-anayasal monarşileri hesaba kattığımızda, bu soruya "hayır" yanıtı uygun düşer. İkinci soru şu olabilir: Cumhuriyet mutlaka demokrasiyi içerir mi? Yukardaki dar ve teknik tanım açısından, bu soruya da olumsuz yanıt vermek gerekir. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti'nin tek partili döneminde devlet başkanları (cumhurbaşkanları) seçimle ve belli süre için bu makama geldiler ama, rejim demokratik değildi. Eski sosyalist ülkelerde de devlet başkanları seçimle belirleniyordu ama, bu ülkeler de ne burjuva ne de sosyalist anlamda demokratiktiler. Bunlara bir de, resmi adı "Cumhuriyet" olan ama devlet başkanının seçimle gelmediği üçüncü dünya diktatörlüklerini katalım. Görülen odur ki, "Cumhuriyet mutlaka demokrasiyi içerir" denemez. Cumhuriyet kavramının genel kabul gören dar anlamı açısından durum budur. Cumhuriyet kavramı ve bunun demokrasi ile ilişkileri açısından yaptığımız bu kısa gezintiyi şöyle bitirelim: Cumhuriyetsiz demokrasiler olduğu gibi, demokrasisiz cumhuriyetler de vardır. (Kuruluş)
- Teşkilatı Esasiye Kanunu, "Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur" (Md. 3) derken yeni bir devletten "Türkiye Devleti"nden söz etmektedir. (Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri)
- Osmanlı İmparatorluğu'nun iç yapısı ile ilgili olarak M. Kemal'in yaptığı temel saptama da feodal sultanların zulmüne işaret etmektedir: "Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri sürdürmüşlerdi." Osmanlı feodal toplumuna ve onun kurduğu baskı ve zulüm rejimine karşı ulusal ve demokratik bir başkaldırmanın felsefesini dile getiren bu görüşler de, Kemalist rejimin yerleşmesini ve tutuculaşmasını izleyen yıllarda eski keskinliğinden çok şey yitireceklerdir. Daha ileriki dönemin Kemalist anayasal tezlerde görülen "Osmanlı düzenine karşı daha saygılı olma" tavrı, daha sonra, popülist çevrelerin "Osmanlı kurumları hayranlığı" ve nihayet İslamcı-ırkçı karışımı bir gericiliğin bugün ortaöğretim ders kitaplarına soktuğu 'Osmanlı övgüsü" ve "feodal değerlere tapma" tavrı bu gerilemenin başlıca uğrak ve vargı noktalarıdır. (Anayasal Gelişme Tezleri)
- Falih Rıfkı Atay, sonraları o günleri anlatırken şöyle yazıyor: "Hanedansız bir devlet şeklinin akla geldiği yoktu. Çok çok genç bir prens yetiştirerek padişah yapmak, oğuldan oğula usulünü koyarak ihtiyar padişahlar devrine nihayet vermek gibi şeyler düşünüldüğünü duyardık. Kurtuluş'tan sonra yapılması beklenen de Vahdettin'in hal'li, yerine Abdülmecid'in geçirilmesiydi."¹ Bence, bu değerli yazar aslında İstanbul'un havasını aktarıyor, yıllar sonra hâlâ onun etkisinde yazıyor. Oysa bu hava çoğu zaman boğucu ve tutucu olmuştur. Mustafa Kemal de Anadolu'ya geçtikten sonra bu farka değinen söyleşiler yapmıştı. Gerçek şudur ki, özellikle İstanbul'un etkisinin İzmit ve Çatalca ötesine geçmediği dönemlerde, Türkiye halkı padişahsız yaşamaya alışmıştı. Kurtuluşunu da "İstanbul Monarşisi" sayesinde değil, ona rağmen gerçekleştirdi. O kadar ki, söz konusu dönemde Anadolu'da ve Trakya'da yerel cumhuriyetler bile kuruldu. Hatta bu durum İstanbul'dan da zaman zaman hissedilmekteydi. (...) (Kuruluş)
- "Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı General Harrington Cenaplarına, İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul'dan mahall-i ahara (başka yere) naklimi talep ederim efendim." "16 Kasım 1922-Halife-i Müslimin Mehmet Vahidettin" (Kurtuluş - Kuruluş)
- 1961 Anayasası, anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesini ve bunları sağlayacak bütün pratik malzemeyi getiren ilk anayasamızdır. (İki Anayasa 1961-1982)
- Kurtuluş gerçekleşmeseydi ve hele o (demokratik) şekliyle gerçekleşmeseydi, Kuruluş bu şekliyle olur muydu? Daha ileri gidelim: Kuruluş bu şekliyle olmasaydı, Kurtuluş'un ürünleri ham kalmaz mıydı? (Kurtuluş - Kuruluş)
- Anayasal gelişme tezleri açısından asıl dikkati çeken ise Bayar'ın bütün bunları formülü ediş biçimidir. Bayar "kayıtsız şartsız Millet Hâkimiyeti" diyordu. Oysa bilindiği gibi milli kurtuluş ve cumhuriyet hukukunun bu konudaki ilke ya da sloganı, küçük ve fakat anlamlı bir farkla şudur: "Hâkimiyet bilakaydüşart [kayıtsız ve şartsız] milletindir." Aradaki, küçük gibi görünen, fakat çok önemli anlam değişiklikleri yaratan fark nerededir? Resmi Kemalist ilke "Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir" derken, bu yetkinin bir hanedana ya da benzeri bir feodal kuruma değil, yalnız millete ait olduğunu belirtmişti. DP ideologu Bayar ise "kayıtsız şartsız millet hakimiyeti" çevirmesiyle şunu demek ister: millet ve daha doğrusu onun temsilcisi olan TBMM, daha da doğrusu oradaki çoğunluk, bu egemenliği "kayıtsız ve şartsız kullanır". Nitekim Bayar 1961 Anayasasını en çok bu noktadan, yani "Milletin yanına yeni ortaklar getirmiş" olması açısından eleştiriyor. Onun benimsediği anayasal mekanizmada, yalnız, her türlü sömürü, baskı ve denetim altındaki bilinçsiz yığınların oylarıyla kendi sınıf diktatörlüğünü kuracak ve bunu da millet adına yaptığını söyleyecek olanlara yer vardır. (Anayasal Gelişme Tezleri)
- Gerçekten de bu dönem, hukuksal ve siyasal alanda göreli ve ikircikli bir çağdaşlaşmayı, sosyal ve ekonomik alandaysa yarı sömürgeleşmeyi ifade etmektedir. Burada çelişki yorumlarda değil olayın kendisindedir. Yorumlar için olsa olsa olayın yalnızca bir yüzüne bakmalarından dolayı kısmî kaldıkları eleştirisi yapılabilir. Yalnız hukuka, yalnız siyasala, yalnız sosyo-ekonomik yapıya değil de tümüne birden bakıldığında Tanzimat olayının çelişkili karakteri kolayca fark edilir. (Osmanlı - Türk Anayasal Gelişmeleri)
- Üçüncü dünya ülkelerinde ise sömürgecilik ve emperyalizm, ulusal toplumun ya da uluslaşmanın aleyhine bir rol oynuyordu (ulusal pazarın ve kapitalizmin zayıflığı, ulusal kültürün ezilmesi vb.). Etnik, dilsel ve dinsel parçalanmışlık da ulusal bütünleşmeyi zorlaştırıyordu. Üçüncü dünya devletlerinin çoğu İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsız birer siyasal varlık olarak ortaya çıkıverdiklerinde, arkalarında güçlü bir uluslaşma birikimi yoktu. Burada da devlet millete ön gelmişti, ardından da, kendine uygun millet yaratmaya koyulacaktı. (Kuruluş)
- Vahdettin, Rauf Bey'e şöyle diyordu: "Ortada bir millet var, koyun sürüsü. İdaresi için bir çoban lazım, o da benim." (Kurtuluş - Kuruluş)
- Türkiye Cumhuriyeti'nde hukuk devrimi çok yönlü ve iddialı anlamlar yüklüdür. İslam hukuk sisteminden kesin olarak kopma kararı ilk dikkati çeken husustur. Bu yöndeki atılım o günkü İslam dünyası için ilkti; bugünse hâlâ tektir. Medeni Kanun gerekçesi şöyle diyordu: "... dinler, layetegayyer (değişmez) hükümler ifade ederler. Hayat yürür, ihtiyacat süratle değişir. Din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymet, bir mânâ ifade edemezler. Değişmemek dinler için bir zarurettir. Bu itibarla dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, asr-ı hâzır (bu yüzyıl) medeniyetinin esâsatından ve eski medeniyetle yeni medeniyetin en büyük farikalarından (ayırt edicilerinden) birisidir". (Kuruluş)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin