Doğum Tarihi: 1944
Doğum Yeri: İstanbul, Türkiye
Ölüm Tarihi: 4 Temmuz 2010
Ölüm Yeri: İstanbul, Türkiye
Füsun Akatlı kimdir?
Füsun Akatlı (d. 1944, İstanbul - ö. 4 Temmuz 2010, İstanbul) eleştirmen, yazar, öğretim üyesi.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun olan Akatlı, bu bölümde asistan olarak göreve başladı. Öğretmen olma ve sanat tutkusuyla Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Bölümü'ne geçerek burada Felsefe Tarihi, Sanat Felsefesi, Bilgi Teorisi ve Dil Felsefesi üzerine dersler vermeye başladı.
1974 yılında doktorasını tamamlayan Füsun Akatlı, 1983 yılında görevinden ayrılarak reklamcılık alanında metin yazarı olarak çalıştı. 1991 yılında Şehir Tiyatroları kadrosuna giren Akatlı, kurumun baş dramaturgluğu ve kültür etkinlikleri sorumluluğunu üstlendi. Kurucusu olduğu Yeditepe Üniversitesi, Tiyatro Bölümü'nde de dersler veren sanatçı, kendisine uygulanan baskılar sonucunda görevinden istifa etti.
Akatlı, 1968 yılından bu yana tiyatro eleştirileri ve köşe yazıları yazmakta, yazıları; Dost, Soyut, Varlık, Milliyet Sanat Dergisi gibi dergilerde; Politika, Söz, Cumhuriyet Gazetesi gibi yayın organlarında yayımlanmaktaydı. Prof.Dr.Füsun Akatlı, vefatına kadar Doğuş Üniversitesi İletişim Bilimleri bölüm başkanlığı görevini yürütmekteydi.
Sait Faik Hikâye Armağanı, Simavi Edebiyat Ödülleri, Behçet Necatigil Şiir Ödülü, Cevdet Kudret Ödülleri, İnkılap Yayınevi Edebiyat Ödülleri, seçici kurulları (jüri) üyesi olan Akatlı'nın yayımlanmış kitapları bulunmaktadır.
Akatlı 4 Temmuz 2010'da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Mezarı Çengelköy Mezarlığı'ndadır.
--reklam--
Füsun Akatlı Kitapları - Eserleri
- Bir de Ruhi Su Geçti
- Acıyla, Sevgiyle Kahramanca...
- Rüzgara Karşı Felsefe
- Zamansız Yazılar
- Eleştirinin Sesi
- Niçin Diyalektik
--reklam--
- Kırmızı Gagalı Pelikan
- Felsefe Gözlüğüyle Edebiyat
- Kültürsüzlüğümüzün Kışı
- Edebiyat Defteri
- Yazı Bahçesinden
- Öykülerde Dünyalar
- Rüzgara Yazılıdır
--reklam--
- Ütopyalar İyidir
- Zamanı Yaşatan Roman Zamana Direnen Şiir
- Yaz Başına Neler Gelir
- Tenha Yolun Ortasında
- Sis Lambası
- Düşünce Ufkunda Pupayelken
--reklam--
Füsun Akatlı Alıntıları - Sözleri
- " Vefanın olmadığı yerde, vedanın hiçbir anlamı yoktur. " (Acıyla, Sevgiyle Kahramanca...)
- Adettir, bir savı, bir düşünceyi; <
Yaz Başına Neler Gelir) - Kısalı-uzunlu, uzak-yakın dostluklardan fire verdikçe, her seferinde kısalı-uzunlu, geçici-kalıcı acılar yaşarsınız. Bir yol ayrılması bile olmayan, olamayan ayrılışlardır bunlar. Vefanın olmadığı yerde, vedanın hiçbir anlamı yoktur. Vedalaşmazlar. Ama neden hep onlar giderler, siz kalırsınız? Bir keresinde de siz gitseniz? Belki gidilen o yerlerde daha güzel, daha anlamlı birşeyler vardır da, ona ve onun için gidiliyordur! ‘Orası’ neresidir? Öğrenemezsiniz... Siz hep kalırsınız. 'Partir... c’est moıırir un peu’ (Ayrılmak biraz ölmektir) sözünü hep doğru bellemişsinizdir ama, nice yıllardan sonra, bir sevgili sesin fısıltısını sanki ilk kez/ yeniden duyarsınız: Hayır. Aslında ‘Rester... c’est mourir un peu!’ (Kalmak... Ölmek budur [asıl] biraz)" (Acıyla, Sevgiyle Kahramanca...)
- ''Sanatsal duyarlığına ve ustalığına bilgisini, bilgisine bilincini katıp kotaran bir sanatçı Ruhi Su.. Halkın içinde yaşadığı ve içinde yaşattığı her şeyi iletmeye, duyurmaya aracı olan türkülerin, derlenişinden söylenişine kesintisizce uzanan yorum süreci, yüzlerce yıllık geçmişten günümüze tazeliğini yitirmeyen gerçek sanatı taşıyabiliyor. Bu, salt türkülerin kendilerindeki sadelikten ve içtenlikte gelseydi, her türkü söyleyenle gelirdi. Ruhi Su ile gelmesi; müzikle sözün birlikteliğini kuran, sağlamı yozdan ayıran, seçen ve yerelden evrensele köprü atan bir sanatçının yetkisiyle, yeteneğiyle, dünya görüşüyle ve aşkıyla açıklanabilir.'' (Bir de Ruhi Su Geçti)
- «Felsefenin mithos'cu düşüncede mi, metafizikte mi, bilgi kuramında mı yoksa ahlakta mı temellendirileceği sorusu»nun yanlış konuluşu, fiilin gelecek zamana işaret etmesi ile açıklık kazanmaktadır. Bu sorunu tartışmak, Hilmi Yavuz'un da belirttiği gibi, boşuna bir çabadır. Çünkü söz konusu olan, kollan sıvayıp bir felsefe kurmaya girişmek ve bu felsefeyi temellendirmek için mithos'cu düşünce, metafizik, bilgi kuramı ya da ahlak seçeneklerinden biri üzerinde karar kılmak değildir. Felsefenin tarihine eğilindiğinde, soruna böyle bakan bir tek filozof görmek olanaksızdır. (Niçin Diyalektik)
- " (...) Bizim edebiyatımızda içtenliğin soylu temsilcilerinden biri Selim İleri'dir. Son romanı Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın bir yazarın onca zengin iç dünyasının kapılarını, sakınmasızca, hatta kahramanca, okura ardına kadar açışının eşi bulunmaz bir örneğidir. Hem Selim İleri bunu yazınsallığa zerre kadar halel getirmeden, 'Aşkolsun' dedirterek başarmıştır. " (Acıyla, Sevgiyle Kahramanca...)
--reklam--
- Ütopya sözcük olarak ilk defa Thomas More tarafından kullanılmış. Demek 16. yüzyılın başları. Sonra bu kavramı alıyor, zaman içinde gerilere taşıyoruz. Platon'un Devlet'inden başlatıyoruz ütopyanın tarihini. Ütopyanın, olmayan bir ülkede yaşayacak ideal bir toplum tasarımı içerdiği düşünülüyor da ondan. Bu, her zaman öyle olmadı. Utopyanın "negatif ütopya" adı verilen türleri de çıktı ortaya. Yirminci yüzyılda yazılan ütopyalar, daha çok, istenmeyeni sergileyen tasarılar oldular. Huxleyin Cesur Yeni Dünya'sı, Orwellľ'ın 1984'ü gibi. (Ütopyalar İyidir)
- ''Ruhi Su, icracılığı, yaratıcılığıyla sanatçılığının sorumluluğunu yerine getirirken ve getirebilmek için aralıksız olarak vermek zorunda kaldığı mücadelelerle, ancak bir kurumun üstlenebileceği belgeleme, arşivleme işini de yüklenerek Yunus Emre'yi, Karacaoğlan'ı, Pir Sultan Abdal'ı, Köroğlu'nu Türkiye'de ilk defa yapıtlaştırmasıyla da kalıcılığına kalıcılık katmıştır.'' (Bir de Ruhi Su Geçti)
- 'Hadi git azıcık İstanbul iste Kosunlar o denizi bir çanağa Bir çıkına elesinler o günlerimi O yazdan Üsküdar'dan, ne kaldıysa Eliften Doldur ceplerine Onlarda yoksa komşularında vardır Tanırlar sevinirler Beni Bay Metin gönderdi, de.' Metin Eloğlu (Acıyla, Sevgiyle Kahramanca...)
- ''Bana sorsanız Ruhi Su; adından bir damladır. 'Tertemiz zamanlardan kalma' dupduru, yalın, geçirgen, ışıldayan, yansıyan, gökkuşağına varan, kana kana içilesi bir damla. Ne talihliydim ki çocukluğuma ışık olan ''gökten bir damla düştü şıp benim alnıma şıp anamın alnına'' diyerek benimle oynayan Ruhi Ağbiyi tanıdım.'' (Bir de Ruhi Su Geçti)
- ''Sevdiklerini erken uğurlamış biriyim. Onlar yaşadıkları günlerin acılarına, olumsuzluklarına kulak tıkamayan, çare olmak için sonunu bile bile sözünü söylemeyi göze alan insanlardı. Yaşarken bedel ödediler., yaşamlarıyla da bedel ödediler. Onlara bedel ödetildi, bu dünyadan silinmeleri talimatlandı. Ama olmuyor işte. İz bırakanları silmek öyle kolay değil.!'' (Bir de Ruhi Su Geçti)
- ''Mehmet altı yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Bu işgalin ardından Adanalılar toplu olarak Toros Dağları'na kaçtılar. Bu bir göçtü. Bu göç, ''kaç-kaç yılları'' olarak anılır. Mehmet de amcası ve yengesiyle bu göçün içerisindeydi tabii.'' (Bir de Ruhi Su Geçti)
- Yirminci yüzyılın insanı, "yeni insan"; denemeyi, edebiyat gördüğü her yerde edebiyatla sevişen, edebiyatsızlığa en edepsiz ve en çığırtkan haliyle karşı duran, isteyenin edebiyatın "kanayan bir yarası" olarak görüp, öldürerek kanamasını durduracağı, ama isteyenin de, ya yazmakla ya okumakta, kanatarak ve kanayarak da olsa öne çıkaracağı, arka çıkacağı bir edebiyat yaşantısı olarak tanıyabilen i nsan ... Dır. (Zamansız Yazılar)
--reklam--
- " Saçı sakalı ağarmış bir ergenler kalabalığı ile karşı karşıyayız şimdi. " (Acıyla, Sevgiyle Kahramanca...)
- Nescafesine süt koymayı unutarak, otobiyografik romanına başlıyor, (..) (Zamanı Yaşatan Roman Zamana Direnen Şiir)
- Adalet Ağaoğlu'nun romanlarında düşünmeye yönlendirici bir yan hep bulunmuştur. Üç Beş Kişi'de, düşünsel ve yazınsal boyutlarıyla, küçük bir yazının sınırları içerisinde kalınarak çözümlenmesi olanaksız bir roman. (Edebiyat Defteri)
- Dogmatizmin en bilinen biçimi, dinsel dogmatizmdir. Ortaçağ düşüncesine egemen olan bu dogmatizm, sonraki çağlarda da, teolojik yapıdaki her düşüncenin karakteristiğini oluşturur. Hıristiyanlığın belirli dogmaları vardır. Bunlara inanılacak, bunlara dayanılacak, sistemler bunlarla temellendirilecektir. Müslümanlık için de, bütün kitaplı dinler için de durum böyledir. Ancak dinler için dogmatikliği bir kusur olarak görmek doğru olmaz. Din zaten bir dogmalar sistemidir. (Ütopyalar İyidir)
- "Adım çıktı Âşk’ın divânesine Zıt düştüm kaderin bahânesine Düşmüşüm şâhsının şahânesine Nere baksam senli yerdeyim suzan" Edebiyat defteri (Edebiyat Defteri)
- Kendini tanıma çabasını kendinden esirgeyen insanın, başkasını gerçekten tanıyabileceğine inanmak abes olurmuş, olsun. (Zamansız Yazılar)
- ŞİİR VE SORU İnsanlar anlaşıldıktan ve cihanın da sırrı kalmadıktan sonra, hâlâ, bir hayal için ufka bir ok atar mıydınız? Ülfetin belalı, uzletinse sıkıntılı olduğunu düşünenlerdenseniz, ömrün geri kalanını nasıl geçireceğiniz sizi kaygılandırır mıydı? Magazin basınında sık sık rastlanan testlerde, böylesi sorularla seyrek bile karşılaşılmaz. Oysa insanın kendisinde merak edeceği eğilimler, çekilimler, itilimler, çekinimler bunlar olmalı asıl! Merak uçsuz bir iptir; tuzlu, yeşil, dalgalı olmasa da. Ve o ipi, türlü kuyulara, türlü amaçlarla sarkıtırız da; yakında, en yakında olana, aramızda bir iplik mesafe bile bulunmayana, hiç uzatmayız. Çünkü, kendini herkes tanır. Tanımalar ve tanışmalar ağının dibine, bir belit sarsılmazlığıyla yerleştirilir çoğu durumda bu inanç. Kim soru işaretlerinin çengelini kendi benliğine takmaya vakit bulur, gerek görür, cesaret eder -eğer oldukça “tuhaf” biri değilse? Güvensizlik de kendi sınırlarını bilmek ister, bilisizlik de. Şüphe de, hep şüphe edilemeyecek bir şeyin peşindedir. Felsefenin tarihinde, şüphecilikten kıl payıyla sıyrılmış gibi, durucuk duran mantık anıtı filozof* bile, “yakîn”in peşinde olduğu için, mağribi gibi sarılmamış mıydı “dubito”ya (şüphe ediyorum) ve tarzan gibi sıçramamış mıydı “cogito”ya (düşünüyorum)? Böylece, gerçekliğin ve usun güneşi aydınlatıvermişti zaten pek de gölgede olmayanı: “sum”, “sum”, “sum” (varım-m)! Ondan sonrası çorap söküğü gibi çözülüvermişti. Ama ne o, varlık bilimsel şüpheden daha derin şüphe konuları olabileceğini kurcalamak istedi; ne varlığı, bilgiyi, değeri didik didik didikleyen, kılı kırk yaran diğerleri. Var olmayı, bir “ben” tarafından algılanmış olmaya kadar indirgeyen, bir anlamda şüpheyi teke tek düelloya davet eden en müthiş idealist** bile, “sole ipse” (bir tek ben) derken, aralık kapıdan sorgu hücresinin dışına kaçırıveriyordu “ben”ini. Çünkü bu sorgulayıcılar; maddeden de kuşkulansalar, tinden de kuşkulansalar, usun güdümüne ve içkin disiplinine bağlıydılar. Filozoftular. Şair değildiler. Us ise, ancak şairin dilinde yüreğin gizlerine inebilen, kendi kendinin kılavuzu olmakla yetindiğinde ise, sadece anlamlı sorular üretebilen bir yetidir. Anlamlı sorular dünyayı, evreni, düzeni ve düzensizliği, insanı ve usun karşısına çıkan her şeyi, her şeyi sorgulayabilmişlerdir. Yanıt bulmuş ya da bulamamış olabilirler, ama hiç değilse yanıta yöneliktirler. “Ben”e ilişkin soruların ise; ancak özne yerine “İnsan” geçirildiğinde anlamlı yanıtlar bulabilecek anlamlı sorular olduklarını, “ben”le sınırlandırıldıklarında ise, ustan taşıp yüreğe ve görünürde şizoid bir tablo ardına sığınan, anlamdan özgür sorulara ve o soruIarın birer defalık yanıtlarına dönüştüklerini söylemek isterim. Ya da kendileri şiir olurlar, ya da ancak şiirde can bulurlar. Pascal’ın “La coeur a sa raison” deyişi; “yüreğin kendine göre nedenleri vardır” ya da “kendine özgü bir haklılığı vardır” gibi yorumlanmalara elverir. Ama “Yüreğin kendi aklı vardır” diye çevrilmesi, oldukça ciddi bir sorumluluk yükler çevirene. Ne var ki, sorumluluklarla baş etme yöntemi usunkinden çok farklı olan yürek, şiire açık bono verecektir diye düşünülmesine engel olacak bir us yok, bu yazıyı yazanla okuyan arasında. Kendini herkes tanır. Ama şiirin eczasıyla yıkanmış bir fotoğrafına bakanın,· aynada göre geldiği kendi imgesine pek benzemeyen bu yüzü tanımakta zorlanacağı; bir kere o fotoğraf(lar)ın iğvasına kapılanın ise, bu kez o aynalardan kuşkulanacağı da bir varsayımdır. Şiirden soru çıkartarak başladığım bu yazıyı, sorudan şiir çıkartanların dizeleriyle bitireceğim. Böyle yapacağım ki, dünyayı aydınlatanın yalnızca yanıtlar değil, ama asıl sorular olduğuna ve bir sorular mesleği olan felsefenin, aklını yüreğine devşirmedikçe, “ben”ini tanıma yolunda insana ayak bağı bile olabileceğine us yatırmamız kolaylaşsın. Aldı Hilmi Yavuz: “İşte hangi uçurum dillerinin dip kuytularında olmak beni sana göre daha sınırda kılar? / Ve aramızdaki sınır hangi kaybolmalarda tenhayla çizilmiştir? / Şimdi kim dindirecek erguvanları bende?” Aldı Melih Cevdet: “Gerçekten yaşandı mı geçmiş çağlar / Gökyüzünü gördüm beni görmedi / Bu mosmor sevinci yüreğime kim verdi / Ölümsüz olan yıldız mı var / Daha ağır alsak olmaz mı, nedir bu acele / Ne kaldı ağaçların çiçeklenmesine?” Aldı Edip Cansever: “Zamanlar geçtikçe neden / Mutluluk mahzunluk oluyor fotoğraflarda / Acaba / Keder mi, acı mı, hüzün mü dünyanın rengi / Mahzunluk mu yoksa yaşam / Ve doğruyu söyleyen yalnız / O mu, Rilke mi / Ölümünü içinde taşıyan.” Aldı Turgut Uyar: “Yeşilin tadı hani, gölün sevinci nerde / şimdi durup dururken nedir bu / gündüzü hızlandıran, geceyi bölen öfke / maviyi çağıran kim, kimdir çağıran maviyi / asıl mavi kimi çağırıyor, asıl onun adı ne?” Ve aldı Ece Ayhan: “Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?” (Zamansız Yazılar)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin