Doğum Tarihi: 28 Aralık 1951
Doğum Yeri: Lahey, Hollanda
Ian Buruma kimdir?
--reklam--
Ian Buruma Kitapları - Eserleri
- Dinin Demokrasiyle İmtihanı
- Sıfır Yılı 1945'in Tarihi
- Garbiyatçılık
- Murder in Amsterdam: Liberal Europe, Islam and the Limits of Tolerance
--reklam--
Ian Buruma Alıntıları - Sözleri
- Avrupalılar,en liberal Avrupa ülkelerinde bile resmen tanınan kiliselerin otoritesinin ne kadar yakın zamanda ortadan kalktığını unutarak,sanki Sekülerist bakış açılarıyla dar görüşlü,muhafazakar,Tanrı’dan korkan Amerikalılardan ezelden beri ayrıymışlar gibi konuşmaya başladılar. (Dinin Demokrasiyle İmtihanı)
- “Çin, Hong Xiuquan adlı başarısız bir Konfüçyüsçü bilgin tarafından başlatılan bir dinî isyanla karmaşaya sürüklendi. Hong, resmî bilginler arasına katılmasını sağlayacak sınavdan üçüncü kez kalmaısının ardından bir rüya gördü. Rüyasında sarı sakallı bir adam kendisine bir kılıç veriyor, “Ağabey” diye hitap ettiği daha genç bir adam ise kötü ruhları öldürmesini emrediyordu. Altı yıl sonra, 1843’te, sınavdan dördüncü kez kaldığı dönemde, Kanton’da bir Amerikalı Prostan misyonerden aldığı bazı Hristiyan risalelerini okudu. Bu bir ilhamın kıvılcımı oldu. Rüyasında sakallı adam kesin olarak Tanrı’ydı ve Ağabey’i de İsa Mesih’ten başkası değildi. Konfüçyüsçü bürokratik sisteme kızgın, enerjik ve karizmatik bir figür olan Hong vaiz olarak yollara düşüp, kısa süre içinde din değiştirenleri toparlamaya başladı. Kanton’daki bir başka Amerikalı’yla İncil çalıştıktan sonra vahşi güney vilayeti Guangxi’yi dolaşarak, birçoğu kendisi gibi Hakka azınlığından olan binlerce kişiye din değiştirtti. Hong, Guangxi’den Mao Zedung’un komünist gerillalarının yüz yıl sonra acımasız şiddet eylemleri sergileyecekleri Hunan’a doğru ilerledi. İsa’nın küçük kardeşi ülkeyi Mançuların ahlak bozukluğundan temizlemek için yola çıktı; Han milliyetçilerinin gözünde, Mançuların Qing Hanedanı, iktidara geldiği 1644’ten bu yana Çin’i zehirlemekte olan yabancı bir güçtü. Aslında Hong’a göre çürüme çok daha önce başlamıştı. Bir zamanlar, çok önceleri Çinliler Tanrı’ya tapınıyorlardı, ama zihinleri Konfüçyüs ve takipçileri tarafından kirletilmişti. Hong, Mançu ifritlerini sildikten sonra Tanrısal Büyük Barış Krallığı’nı (Taiping Tianguo) kuracağına söz verdi. 1849’a gelindiğinde 10.000 yandaşı vardı. Bu rakam 1850’de 20.000’i aşmıştı. Bir yıl sonra 60.000’e ulaştı. Tanrı Kral nihayet güney başkenti Nanjin’de hâkimiyetini kurunca, sahip oldukları dünya malını paylaşmaya, İsa’ya tapınmaya ve dans etmekten, içkiden, afyondan ve alkolden vazgeçmeye hazır olan milyonlarca yandaş edindi. İnançsız iblislerin temizlenmesi kanlı bir olaydı. Nanjing’in düşüşünden sonra erkek, kadın ve çocuk 40.000 Mançu yakıldı, boğuldu ya da kılıçtan geçirildi. Budist, Konfüçyüsçü ve Taocu tapınaklar yerle bir edildi. İsa, Gökten yolladığı klasik Çince şiirler aracılığıyla Tanrı Kral ya da On Bin Yılın Efendisi olarak anılan küçük kardeşi Hong’dan duyduğu memnuniyeti dile getiriyordu. Taipinglerin kimi hedefleri oldukça ilericiydi. Sosyal ve ekonomik eşitlik birincil hedefti. Toprak, ailelerin büyüklüklerine göre pay edildi. Kadınlar yönetimde üst düzey işlere getirildi ve sınava girme hakkı kazandı. Erkeklerle kadınların ayrı ayrı yaşamalarının ilerici bir hamle olup olmadığı tartışmalıdır. Bu, dünya genelinde Hıristiyan hareketlerin teşvik ettiği türden bir püritenlikle kesinlikle uyumluydu. Ama on yıl içinde, yeryüzündeki tanrı krallıklarının çoğunda olduğu gibi, terslikler ardı ardına gelmeye başladı. Yang Xiuqing adlı biri çıkıp Kutsal Ruh olduğunu, dolayısıyla İsa’nın küçük kardeşinden daha kıdemli olduğnu iddia etti. Göksel Kral da kendinden önceki ve hatta sonraki yozlaşmış Çinli hükümdarların tarzında davranmaya başlamıştı. Halkından gitgide uzaklaşmış, harem dolusu cariyeyle (ki halkı en küçük zina şüphesinde bile sopayla ölümüne dövdürüyordu) yaşadığı sarayında, Çin’deki kutsal görevine dayanak bulmak için Kitabı Mukaddes’i saplantılı bir biçimde tarıyordu. Qinq ordusu, Taipinglerin ticarete yaklaşımından ve Hıristiyanlık dinine verdiği biçimden hoşnut olmayan Batılı güçlerin de desteğiyle, nihayet 1864’te Nanjin’i kuşattı ve Göksel Krallık’ın yıkılması uzun sürmedi. Kralları Tanrı’nın Gökten man(Kudret helvası) göndereceğini söylediyse de, halk açlıktan kırıldı. Kral, görünüşte büyük ağabeyiyle buluşmak için öldü. Tanrı’dan yardım gelmedi. Kıtlıktan kurtulanlar ise katledildi; bazı kişiler Qing askerlerinin şehir duvarlarının altında kazdığı tünelleri dolduran lağım suyunda boğuldu. Düzen sağlandığında, başarısız bir Konfüçyüsçü bilginin dinî içerikli rüyasının başlattığı olaylar sonucunda otuz milyon insan ölmüştü.” (Dinin Demokrasiyle İmtihanı)
- “Müslümanların çoğunu kapasayacak ortak bir program oluşturmak kolay değildir; kültürleri, geçmişleri, çıkarları ve inançları çok çeşitlidir; Avrupa’da henüz İslamcı bir partinin olmayışının nedenlerinden biri de budur.” (Dinin Demokrasiyle İmtihanı)
- Weimar Cumhuriyeti sadece Nazi gaddarlığı, ne olursa olsun muhalif olma aptallığı, askeri ihtiraslar ya da Moeller van den Bruck ve benzerlerinin ortaya attığı savlar nedeniyle çökmemiştir. Onu savunmaya hazırlıklı çok az kişi olduğu için çökmüştür (Garbiyatçılık)
- İkinci dünya savaşı bittikten sonra Almanlara en hararetle eziyet edenler, genellikle savaş sırasında cesur eylemleriyle öne çıkmış kişiler değildi. Öç almak, tehlikeli dönemde sağlam durmamış olmanın getirdiği vicdan azabını örtbas etmenin bir yoluydu. (Sıfır Yılı 1945'in Tarihi)
- “Emperyal Çin’in kurucu imparatoru olan ve Birinci İmparator olarak anılan Qin Shi Huang’ın hikâyesi, Voltaire’in Konfüçyüsçü bilgeliğin üstünlüğü iddiasını destekleyecektir. Çünkü MÖ 221’de bir dizi krallığı ele geçirerek Çin İmparatorluğu’nu kuran, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin yanı sıra Çin alfabesini standartlaştıran ve Çin Seddi’nin temellerini attıran Birinci İmparator, Konfüçyüsçü bilginlerin ve onların geleneksel ahlakının amansız bir düşmanıydı. Çin tarihi Konfüçyüsçü bilginler tarafından yazıldığı için, Birinci İmparator’un kötülüğüyle ilgili anlatımlar elbette abartılıydı. Onunla ilgili çok fazla şey bilmiyoruz. Ama gerçekten yaşadı, Çin’i birleştirdi; yönetimin felsefi temelinin yasacılık (insanların doğuştan bencil ve dar görüşlü olduklarını, siyasal kurumlar düzenlenirken bu durumun dikkate alınmasını, katı bir şekilde kanunlarla belirlenmiş bir yönetim sistemi kurulmasını savunmuşlardır) olduğunu da biliyoruz. İmparator ve baş danışmanı Li Si, halkı saygıdan ziyade korku uyandırmaya dönük, cezalandırıcı bir kanunnameyle denetlemeyi amaçlamışlardı. Qin Shi Huang’ın MÖ 210’a kadar süren hükümdarlığı sırasında yapılan yollar, kanallar, barajlar ve elbette Çin Seddi gibi birçok büyük proje, herhangi bir yasa ihlalinin sert bir biçimde cezalandırılmasıyla sağlanan kitlesel hareketin ve askeri disiplinin sonucuydu. Birinci İmparator, bildiğimiz kadarıyla yalnızca bir dünyevi despot olmayı değil, manevi âlemin de efendisi olmayı arzuluyordu. Şayet doğa kutsalsa, ki bu imparator da dahil antik Çinlilerin hemen hepsinin inandıkları şeydi, imparator onu fethetmek için büyük nehirlere baraj kurmakla yetinmiyor, araziyi Çin yazı karakterleriyle gerçek anlamda damgalıyor, büyük bir sanat eserinin sahibi olduğunu iddia edercesine onu imparatorluk mührüyle süslüyordu. Yazı karakterleri Çin medeniyetinin başlıca simgesidir ve bu nedenle Çinli yöneticiler (Japonlar ve Korelilerle birlikte) hâlâ, medeniyetin emin ellerde olduğunu göstermek için kaligrafiyi kamusal mekânlarda sergilerler. Dağ yamaçlarına ve diğer doğa güzeliklerine resmi sloganların kazınması (bu günümüze kadar gelen bir alışkanlıktır) Göğün altındaki her şeyin hükümdarın denetiminde olduğunun bir ispatıdır. Ayrıca Göğün altındaki her şey, Çin medeniyeti ya da kısaca medeniyet demekti. Aslen kuzeyli göçebelerin imparatorlupğa doğru yayılmalarını engellemek için inşa edilen Çin Seddi, zamanla medeni olanı barbarlardan ayıran engel olmak gibi daha simgesel bir işlev kazandı. İmparatorun tam adı Huang Di’ydi. Aslına bakılırsa Di, ilahi ya da yüce bir varlık için kullanılan antik bir ifadedir. Bu unvanı almak, Birinci İmparator için, Napolêon’un tacını papanın huzurunda takması ya da Neron’un kendini ilah ilan etmesine benzer biçimde, kendisine karşı kullanılabilecek olan her türlü manevi ya da mistik otorite biçimini kendine mal etmenin bir yoluydu. İmparator, despotik hükümdarların çoğunda görüldüğü gibi, ölümlülüğünü kafaya takarak ebediyen yaşamasını sağlayacak bir iksir arayışına girmişti. Onun sonunu öngörecek kadar ahmak olan büyücüler öldürüldü. Uğursuzluk olarak yorumlanabilecek doğal afetler yüzünden doğa bile cezalandırıldı. Efsaneye göre imparator, bir seferinde karlı doruklarından yıkıcı fırtınaların estiği bir dağı yok ettirmişti. İmparatorun ölümü ise, kendisini ölümsüz yapacağına inanıldığı halde aslında ölümünü hızlandıran cıva hapları yüzünden gerçekleşti. Hükümdarın ölümlülüğünün ilanının imparatorlukta kaos ve kafa karışıklılığı yaratacığından endişelenen saray mensupları imparatorun cesedini bir yolcu arabasına sakladılar. Çürüyen cesetten yayılan kokuyu gizlemek için de arabayı çürümüş balıkla dolu iki arabaya bağladılar. Kendisinden iki yüz yıldan daha uzun bir süre önce ölmüş olan Konfüçyüs, Birinci İmparator’un kibrinden muhakkak acı duyardı. Her yeni çağın yasalarını körü körüne benimseme anlamına gelen yasacılık onun düşüncesinin antiteziydi. İmparator bu nedenle Konfüçyüsçü klasikleri yasaklamış ve yine efsaneye göre, Konfüçyüsçü bilginleri boyunlarına kadar gömdürerek kafalarını kestirmişti. Onları, geleneksel ahlakı kanunların üzerinde tuttukları için tehdit olarak görüyordu. Onlar “mevcudu eleştirmek için geçmişi kullanıyorlardı”; bu da onun hükümdarlığının meşruiyetine karşı doğrudan bir meydan okumaydı. Bundan dolayı, oldukça anlaşılır bir biçimde, nesiller boyu Çinli tarihçiler tarafından korkunç bir tiran olarak resmedildi. Birinci İmparator’un şöhreti, nispeten yakın bir dönemde değişti. Kendisi de Konfüçyüsçülükten nefret eden Mao Zedung ve aslında mevcudu eleştirmek için geçmişi kullanan tüm entelektüeller, Birinci İmparator’a oldukça hayrandı, tıpkı Taipinglerin Göksel Kral’ına olduğu gibi. İkincisi onun gözünde (onunla birlikte Karl Marx’ın da gözünde) büyük bir isyancı kahramandı; ilki ise büyük bir birleştirici. Mao ise, hem kendisinin hen de hayranlarının gözünde ikisi birdendi. Mao, kanlı tasfiyelerinden birinde, çok sayıda insanın ölümünü izledikten sonra şöyle söylemişti: “[Birinci İmparator] 460 bilgini diri diri gömdü; biz de kırk altı bin bilgini diri diri gömdük... Siz [entelektüeller] bize Qin Shi Huanglar diye küfür ediyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Biz Qin Shi Huang’ı yüz kat geçtik.” (Dinin Demokrasiyle İmtihanı)
- ... Voltaire 1726 yılının güneşli bir gününde İngiltere'ye ulaşıp Fransız mutlakiyetçiliğine karşı hücuma geçtiğinde, İngiliz özgürlüklerini de övmüştü. Polemikçi amacı doğal olarak abartmasına yol açmışsa da, Voltaire, iddiaları pek çok önemli gerçek içeren keskin gözlü bir gözlemciydi. Londra'daki hayran olduğu şeylerden biri de, bilimsel sorgulama özgürlüğü ve düşüncenin her şeyin üstünde tutulması kadar, aynı zamanda " pek çok adalet divanından çok daha saygın bir yerdir; burada insanlık yararına bütün ülkelerin temsilcileri bir araya gelir." diye tarif ettiği Royal Exchange'di ( Kraliyet Borsası). Pek çok Fransız aristokratı ve ve okur yazarının yaptığı gibi tüccar sınıfını aşağılamak bir yana, Voltaire bu sınıfı özgürlüğün hayati şartı kabul etmiştir. Orada, yani Royal Exchange'de " Yahudi, Muhammedi ve İsevi aynı dindenmişçesine hep birlikte işlem yaparlar ve Kafir adını iflas etmişler dışında kimse için kullanmazlar." diye yazmıştır. (Garbiyatçılık)
- “Britanyalı liberaller, belki de sömürgecilik dönemine ait suçlardan duydukları rahatsızlıkla, Britanya âdetlerine uyma konusunda uygulayacakları herhangi bir baskı emperyalist dönemlerini çağrıştırabileceği için, kimi zaman daha da ileri giderek insanları geleneklerini muhafaza etmeleri yönünde teşvik ettiler.” (Dinin Demokrasiyle İmtihanı)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin