Şair, Yazar Mesut Doğan edebi kişiliği, hayat hikayesi ve eserleri merak ediliyor. Kitap severler arama motorlarında Mesut Doğan hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Mesut Doğan hayatını, kitaplarını, sözlerini ve alıntılarını sizler için hazırladık. İşte Mesut Doğan hayatı, eserleri, sözleri ve alıntıları...

Doğum Tarihi: 1968

Doğum Yeri: Afyon

Mesut Doğan kimdir?

1968 Afyon doğumlu. Bursa Ziraat Lisesi ve Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü’nde Yüksek Lisans yaptı. 1988–1993 yılları arasında İstanbul’da çeşitli sağlık kuruluşlarında çalıştı. Kardelen ve Şadırvan dergilerinin kurucuları arasında yer aldı. 1996 yılından bu yana Eskişehir’de bir kamu hastanesinde yönetici olarak görev yapıyor.

Hikâye, şiir ve yazıları Bursa’da Sanat Edebiyat, Aylık Dergi, Mavera, Kardelen, İkindi Yazıları, Düş Çınarı, Kayıtlar, Dergâh, Şadırvan, Ardıç, Aşkın e-hali, Buruciye Edebiyat, Memlekent, Kalder Önce Kalite Dergisi, İstanbul Bir Nokta, İtibar ve Hece Öykü dergilerinde yayımlandı. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Yayınlanmış kitapları:

Şiir:

• Yalnızlığım Yetmiyor Hayatı Anlamaya, 1991

• Ağzı Karanfilli Dost, 1997

• Kırkıncı Basamak , İstanbul Yayınları, 2009

Gezi:

• Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler, 2012

• Düşlerin Son Sığınağı Endülüs, 2015

--reklam--

Mesut Doğan Kitapları - Eserleri

  • Unutulmuş Sesler Odası
  • Endülüs
  • Oblomov’un Dönüşü
  • Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler
  • Meczupların Görevleri
  • Kırkıncı Basamak

--reklam--

Mesut Doğan Alıntıları - Sözleri

  • "Tüm yolculuklar insanı nereye götürürse yine oraya döneceksin, yolun sonu yolun başıdır," (Unutulmuş Sesler Odası)
  • Birden tıpkı bir şifa gibi üflenen sözler içimize dolmaya başladı. “Mülk namına bir tarağım ve bir tasım vardı” dedi Hz. İsa. “Avuç ile su içildiğine tanık olunca tasımdan vazgeçtim, onu kırdım. Parmaklarımla saçların tarandığını görünce de tarağımdan kurtuldum”. Doldukça rahatlıyorduk. Yer çekiminden kurtulmuştuk. Sonra sabun baloncukları gibi hafifleyip yükselmeye başladık. Tam otuz şeffaf baloncuk. Dünya ne kadar yakındaydı. Önümüz bir damla su. Dünya ne kadar uzaktaydı. Sonumuz bir damla su. Ne kadar ağırdı. İnsanların omuzlarını ve boynunu yara bere içinde bırakmıştı. Ne kadar hırslıydı. Ne kadar. Ne. s.75 (Meczupların Görevleri)
  • Birden "O'nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez," ayetini ha tırladım. Soğuk bir rüzgâr çarpmışçasına sarsıldım. İçimde tuhaf ve cılız bir ümit ışığı belirdi. (Unutulmuş Sesler Odası)
  • Gölge Çekilince arzular çaresiz kendi köşesine Susuyoruz perdenin ardında yenik iki gölge İçimiz sesleri çırpınıyor Sarıyor ömrümüzü ince bir pişmanlık halinde Ne kadar keskin köşeleri var oysa aşkın Dokundukça yaralar açıyor içimizde Kararsız su damlaları gibiyiz Düşüyoruz hem birbirimizin ötesine. Ruhumuz geride kalıyor sürekli Yetişemiyor bir türlü bedenimize Mazi beyaz bir sessizlik,iniyor Hafızanın yorgun ve tedirgin bahçesine Yüzün donuk bir resim, çözülmüyor Ne yapsak giremiyoruz hayatın içine. Anılar usulca kapanıyor artık Bir koza gibi kendi içlerine Açılmak için belki de ömrümüzün Hiç umulmadık bir vaktinde Gülüşlerin değince aramızdaki kör boşluğa Hiçbir yalnızlık taşımıyor gövdemi Ne kadar çabalasak bulanık işte bir adım ötesi Üzgün çocuklar gibiyiz hep geç kalmış ve acemi Keder ısırmalı bizi tedavi etmeli. (Kırkıncı Basamak)
  • ZAMAN Bir yağmur sonrası gurbette akşam Ruhumun dinmeyen nedametidir Ağarmış saçımda eskiyen zaman Sonsuza dökülen gizemli nehir Yaslasam başımı hatıralara Bir şah damar gibi vurur hayalin Vuslat bilemem ki hangi rüyada Ayrılıktan üşümesin ellerin Kaybolur hayatın eşsiz ahengi Zaman bir tablodur düşer duvardan Düşüncemi aşan gizli mimari Yükselir sonsuzluk manzarasından Bir terennüm olur dudaklarımda Gönlümde vuslatı sürükleyen gam Rüzgârdır içimde küllenen aşka Bir yağmur sonrası gurbette akşam Mesut DOĞAN (Kırkıncı Basamak)
  • Annem babamın yerine de sevdi beni. Hohlayıp hohlayıp sildi acımı. Şükrü Erbaş (Oblomov’un Dönüşü)
  • "Kim olursan ol, ey okur, ister yüksek tabakadan önemli biri, ister basit halk arasından, sıradan biri ol; Tanrı sana eğer okuyup yazabilme gibi bir üstünlük bağışlamış ve benim kitabım da eline geçmişse, bana yardım etmeni rica ediyorum senden." Gogol (Ölü Canlar) (Oblomov’un Dönüşü)
  • "Peki ya yolculuklar? Yolculuk etmesini unuttunuz mu yoksa? Ben unutmadım, gerçekten, ruhum öylesine huzursuz ki, her an bir yerlere gidebilirim. Her şeyi görmeli, her şeyin tadını çıkarmalıyım! Yaşlanmaktan korkuyorum, günün birinde yorulacağımdan, tembelleşeceğimden vr yolculuk edemeyeceğimden çok korkuyorum. " Stefan Zweig (Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler)
  • Yolda olmak, bir handa olmaktan daima daha iyidir! Miguel de Cervantes (Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler)
  • Ne kadar çok yükünüz var sırtınızda. Bu sizi yaşamaktan ve dünyayı tanımaktan alıkoyuyor. Keşke her insan bir kaplumbağa gibi kaldıracağı ve taşıyacağı kadar eşyaya sahip olsa. Bir yere bağlanıp kalmasa. Ne kadar ayıptır oysa hayattan sürekli bir şeyler dilenmek. Başkasının hakkını ve özgürlük alanını daraltmak. Zaten yükünüz ağır bir de intihar edecek gibi üzerinize ağırlık bağlıyorsunuz. Oysa ben bir yolcu olduğumu biliyorum. (Oblomov’un Dönüşü)
  • Parçaların maksimizasyonu; herkesin evinin önünü süpürmesi gibi her insanın elinden gelenin en iyisini yapması ve orkestrada kendisini göstermesini ifade eder. Sanat için bu yeterli değildir. Konser boyunca birkaç kez düdük öttüren adamın kendini göstermek istediğini bir düşünün bakalım. Eseri belediye bandosu seviyesine düşüren işte budur. Bütünün optimizasyonu ise her sanatçının elinden geleni yapmasının yeterli olmadığını, önemli olanın bütünsel uyumu yakalaması olduğunu anlatır. Bu ise sanattır. (Oblomov’un Dönüşü)
  • “Arabesk, sanatçının mekân değerlerinden büsbütün kurtularak en soyut düşünceye, yani matematiğe vardığı sanattır. Tabiattan alınarak direnişleri kırılan şekiller, cezbeye tutulmuş dervişler gibi, birbirlerinin içine girip çıkarak dönüp dururlar. Avrupalılar, Osmanlı Türkçesinde girift denilen bu bezeme tarzını Araplar kanalıyla tanıdıkları için “arabesk” adını vermişlerdir. Bütün görünüşlerin ardındaki birliği aralayan Müslüman zekası, durmadan dönüp duran noktanın sırrını nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan, sonsuz temadi fikrinin yorumu niteliğindeki şekillerle, yani arabeskle çözmüştür. Herzfeld’e göre, bu kompozisyonları tasavvur edebilmek için bile yüksek bir riyazi görüşe ihtiyaç vardır. Bir başka deyişle, matematikte cebire varan zeka, sanatta arabeske ulaşmıştır. (Endülüs)
  • ... üzerimizde, her hayalin, -biraz emek vermekle bizi adım adım takip ederek bir gün bir şans olarak- karşımıza çıktığını görmenin şaşkınlığı vardı. (Endülüs)
  • Rüzgâr orkidenin dallarını kırmış oysa. O berrak yalnızlığına bulanık ırmaklar karışmış. Onu uzaktan, duvarın arkasından gizlice seyrederken ona daha yakınmışım aslında. Yanımdayken, tam da elimi uzatmışken. Nasıl da savruluverdi kör bir kuyuya? Bir gül düşüp gömülüverdi yumuşak bir çamura... Üç harf. (Unutulmuş Sesler Odası)
  • Günümüzde eski medeniyetleri görmek ve tarih okumak, sağlam bir geleceği belirleyen terkibin aslında geçmişten süzülen tecrübeler, acılar ve olaylardan oluştuğunu gösteriyor. (Endülüs)
  • İçimde yıllarca dışarıya çıkmayı bekleyen bir hüzün tortusu iki damla gözyaşıyla kendine yol buldu. Dünya, sanki herkesin yenilgilerinden ve acılarından bir parça karıştırılmış, her yanı tozlara bulanmış, şekli bozulmuş ağır ve yılışık bir top gibi önümde yuvarlanıp gidiyordu. Arkama bakamadım. Köpek sesleri, acı ot kokuları ve genzimi yakan toz toprak arasından yürüdüm, yürüdüm. (Unutulmuş Sesler Odası)
  • Susması o kadar derin ve güzeldi ki hiçbir sözcük onu biçimlendiremezdi. (Unutulmuş Sesler Odası)
  • Camideki ahşap işçiliğinin harika bölümü minberdir ve yapımı için otuz altı bin fil dişi, abanoz ağacı , kereste ve kokulu ağaç kullanılmış, bunlar kıymetli taşlarla süslenmiş ve altın çiviler kullanılmıştır. Minberin yapımı yedi yıl sürmüş ve Halife’ye otuz beş bin yedi yüz dinara mal olmuştur. Caminin tümü için yapılan harcama ise iki yüz altmış bir bin dinardır. (Endülüs)
  • EYLÜL Günler boynu bükük bir kuğu Hatıralar titreşir mazinin Soğuk camlarında buğu buğu Pıhtılaşır ve kayar usulca Pişmanlığın ateşine doğru Sanki bir gözyaşı damla damla ... Arzular kuşatır her yanımızı Ve örer yalnızlığı görünmez ağla Zaman sürükler hüznü yapraklar gibi Yığar içimizdeki o derin boşluğa. (Kırkıncı Basamak)
  • Yirmi yaşıma kadar yatan zamanın koşacağı tutmuştu. Tozu dumana katıyordu sağ olsun. (Unutulmuş Sesler Odası)