Turan Koç kimdir? Turan Koç kitapları ve sözleri

BİYOGRAFİ

Öğretim Üyesi, Yazar Turan Koç hayatı araştırılıyor. Peki Turan Koç kimdir? Turan Koç aslen nerelidir? Turan Koç ne zaman, nerede doğdu? Turan Koç hayatta mı? İşte Turan Koç hayatı...

Öğretim Üyesi, Yazar Turan Koç edebi kişiliği, hayat hikayesi ve eserleri merak ediliyor. Kitap severler arama motorlarında Turan Koç hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Turan Koç hayatını, kitaplarını, sözlerini ve alıntılarını sizler için hazırladık. İşte Turan Koç hayatı, eserleri, sözleri ve alıntıları...

Tam / Gerçek Adı: Dr. Turan Koç

Doğum Tarihi: 1952

Doğum Yeri: Kayseri

Turan Koç kimdir?

1952’de Kayseri’de doğdu. Orta öğrenimini burada tamamladı. 1977’de A.Ü. İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Halen Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Sanat-edebiyatla ilgili çalışmaları da olan Turan Koç’un yayımlanmış eserleri:

Şiir; Kan Gibi Vakte Düşen, Fetret Zamanları, Ara Dönem. İnceleme; Ölümsüzlük Düşüncesi. Deneme; Ceylan Kovalamak. Çeviri; Günümüzde İslam ve Hıristiyanlık (W. M. Watt’tan), İslâmi Hareketler ve Modernlik (Watt’tan), Ortaçağ İslam Felsefesine Giriş (O. Leaman’dan), Zihin Felsefesi Açısından Bilinç, Ruh ve Ötesi (J. Shaffer’dan), Varolmanın Boyutları (W.C. Chittick’ten), Gazaba Uğramış Şiirler ve Diğerleri (-İbrahim Demirci ile birlikte- Nizar Kabbani’den).

Turan Koç Kitapları - Eserleri

  • İslam Estetiği
  • Din Dili
  • Ölümsüzlük Düşüncesi
  • Zamanın Gözleri
  • Dilin Ötesi
  • Ceylan Kovalamak
  • Kan Gibi Vakte Düşen
  • Varoluşun Tanıkları
  • Siyer Sayı 10
  • İbn Arabi Geleneği ve Davud el-Kayseri

Turan Koç Alıntıları - Sözleri

  • İslâmî duyarlılığın osmanlı varyasyonu, Yahya Kemal'in şiirinde hem yatay olarak, hem de dikey olarak tecrit edilmiş, dolayısıyla adeta mitolojilerde olduğu gibi teolojik ve metafizik dayanaklarının geleneksel şiirimizinkinden epeyce bir yere kadar farklı olduğunun göstergesidir. (Varoluşun Tanıkları)
  • Şiirde redif, arabeskteki tekrara denk düşer, asıl gaye görünenin arkasındaki görünmeyeni göstermektir. (Varoluşun Tanıkları)
  • Temaşa, bizi, ruhumuzu tabiatta, varlıkta dinlendirme tecrübesi, bir derinleşme durumu. Bu da görsel olan üzerinden gelişen bir tecrübedir. Derinleştiğimiz yerde biz öte ile bir irtibata geçeriz. İslam sanatlarının asıl gayelerinden biri de bizi öte ile buluşturmaktır. Görünenin arkasındaki görünmeyenle bizi tanıştırma arzusu... (Zamanın Gözleri)
  • öyle ki allah'ın güzelliğinin dile getirilmesi konusunda düz mantık dilinin yapacağı pek bir şey yoktur. (İslam Estetiği)
  • "Metodolojik işlemlerle, yani mantıkî ve epistemolojik araştırmalarla oyalanmak, keşfetmeye çalıştığımız verileri açacak yerde örtebilir" C. Schrag (Din Dili)
  • ’Bugün ülkemiz aydın, entelektüel ve araştırmacıları üzerinde büyük ölçüde etkili olan varlık ve kozmoloji anlayışı, bilgi ve değer telakkisi ile bu konulardaki geleneksel, dinî telakkilerimiz arasında neredeyse hiçbir örtüşme yoktur. Her şeyden önce genel geleneksel anlayışımız organik âlem tasavvuruna yaslandığı halde, bugün yeni kuşakların kafasında mekanik evren anlayışı daha baskın görünmektedir. Bunun sonucu olarak, olgu-değer ayırımı gözetmeyen geleneksel, dinî bakış açımızın yerini eşyayı salt bir olgu olarak gören ve öyle değerlendiren bakış açısı almıştır. Netice olarak, eşyayı anlama, onun âlemdeki yer ve durumunu fizik ötesiyle de ilişkili bir şekilde kavrama, yerini, salt sebep-sonuç ilişkileri içinde açıklama tarzına bırakmıştır. Bu durum, dilde, muazzam boyutlarda sentaktik kırılmalara yol açmıştır. Dinî, kültürel, düşünsel dil ve söylemimizde karşı karşıya geldiğimiz sıkıntılar her şeyden önce bu farklı bakış açısından kaynaklanmaktadır. Gerçekten, yeni varlık ve kozmoloji anlayışı, dolayısıyla yeni dünya görüşü ile geleneksel, tarihî dünya görüşümüzün genel atıf çerçeveleri arasında her şeyden önce bir kan uyuşmazlığı sözkonusudur. Dilimizin son yüzyılda yaşadığı semantik kırılma bu iki dünya görüşünün anlam haritaları arasındaki uyuşmazlığın bir sonucudur ve onu dile getirir. Sonunda dilimizin bir yerde sözdizimini de etkileyecek bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum, uzun, tarihsel dil tecrübemiz açısından dilimizin semantik boyutunun hızla daralması, tıkanması, bazı yer ve durumlarda, başta geleneksel dünya görüşümüze karşı olmak üzere, neredeyse sonuna dek kapanmasına yol açtı. Dilimizin anlam içeriklerinin âdeta sabahtan akşama değiştiği bir durum yaşadık, yaşamaktayız. Dünyada anlam haritası böyle kısa bir süre içinde ve köklü bir şekilde değişen başka bir dil, öyle sanıyorum ki yoktur. (Zamanın Gözleri)
  • Önemli olan bu dünyadaki güzellik tecellilerini Hakiki Güzel'e işaret eden bir âyet ve alâmet olarak okumaktır. (İslam Estetiği)
  • İman aynı zamanda bir sevgi işidir. (İslam Estetiği)
  • Şiir okunmaz, tıpkı Kur'an gibi söylenir ve dinlenirdi. (Varoluşun Tanıkları)
  • Ne anketlere cevap ver, Ne de dünya işleriyle ilgili sınavlara takıl. Hiçbir teste iltifat etme; Ne istatistikçilerle otur, Ne de toplumsal bir bilim üstlen.26 Açıkça, bir sanatçı hangi tür ya da dalda olursa olsun, sanatın iç yasasına ne ölçüde uyarsa, yani ne kadar somut, bireysel, kişisel, özgün, tek, tekrarlanmayan ve biricik olanı dile getirirse o ölçüde sanatın hakkını vermiş olur. O bakımdan, bir sanat eseri ruhanî dünyaya ne kadar açılır, dil ve söylemi ile karakteristik olanı ne kadar başarıyla ifade ederse o ölçüde büyük olur. Sanat ile din arasındaki yakınlık da aslında bu ruh ve karakter vurguları dolayısıyladır. Tüm büyük sanatçıların büyüklükleri, insanın iç dünyasına yaptıkları keşifle doğru orantılıdır. ”Konu ve olaylar pekâlâ sosyal olabilir," diyor İzzetbegoviç, ”ama sanat her zaman problemin ahlakî veçhesiyle ilgilenir. O, bedenle ilgilenirken bile ruhanî ya da manevidir.”27 Sanatta önemli olan insanın haysiyeti, şerefi ve sorumluluğunun özünü oluşturan ruhtur. Tek kelime ile; tüm dinlerin, peygamberlerin ve şairlerin sözünü ettikleri ruh. (Zamanın Gözleri)
  • İslâmî sanat nesneleri değil, fakat fikirleri temsile yönelir. (İslam Estetiği)
  • Kelimelerin mânâ yüküyle duygu yükü Nuri Pakdilin dilinde asla birbirinden bağımsız değildir. (Varoluşun Tanıkları)
  • Kendisini "insanlar içinde en yalnız insan" olarak niteleyen ve "içinizde yiv yiv derinleşin de, çıksın karşınıza en yakınınız" diyen Necip Fazılın "ben"i, mütemadiyen "sen"in huzurunda olmaya aday ya da adanmış bir "ben"dir. (Varoluşun Tanıkları)
  • Varlıkta çirkinlik ya da kötülük değil, mutlak anlamda güzellik vardır. Alemdeki hiçbir şey özü itibariyle çirkin değildir. (İslam Estetiği)
  • Hiç bilmediğiniz bir beldeye gittiğinizde eğer oradaki evlerin bahçelerinde çiçekler varsa oradaki insanlardan size zarar gelmez, çünkü orada güzel insanlar vardır ve zorunlu ihtiyaçlarının dışında ruhlarını da besleyecek güzellikler inşa etme derdindedirler. (Siyer Sayı 10)
  • Elbette din sanat değildir, ama duyarak, düşünerek ve zevk alarak yaşamak bir sanattır. Bu da İslam'ın "ihsan" boyutunu, yani imanın güzellik, incelik ve derin algılayışıyla ilgili yönünü bütün boyutlarıyla hayata geçirerek "muhsinlerden" biri olmakla mümkündür. Bu bağlamda İslâm estetiğini, metafizikle ilgisini asla kesmeyen bir estetik olarak görmek durumundayız. (İslam Estetiği)
  • Çok iyi bilindiği gibi, her dinin inananların gönülleri, dolayısıyla sanatçıları ve onların sanatları üzerinde görülebilir ve görülmez bir etkisi olur. Dinin hem öz hem de biçime sirayet eden bu etkisi bazı sanatları öne çıkarırken başka bazılarının geri planda kalmasına neden olabilir. Mesela İslam ve Yahudilik, genel teolojik öğretileri ve bu öğretilerle ilgili duyarlılıkları dolayısıyla, ağırlıklı olarak katı bir antropomorfizme dayanan Yunan sanatına hiç ilgi göstermemişlerdir. İslam herhangi bir doğal nesneye uluhiyet atfeden veya onu uluhiyetin bir temsilcisi olarak takdim eden her tülü sanata her zaman karşı olmuştur. Tevhid ve tenzih öğretisi İslam düşüncesi ve teolojisinin önemle ve öncelikle gözettiği bir ilke olduğundan, Tanrı, peygamberler ve Önde gelen manevî şahsiyetlerin görsel temsillerinin yapılmasından titizlikle kaçınılmas'ını sağlamıştır. Böyle bir ima ve işaret taşıyabilecek bir şeyden kendisini sürekli uzak tutmuştur. Bu anlayış Müslüman sanatçının hayatında her zaman güçlü bir şekilde etkili olmuştur. İslam sanatını anlamak ve gereği gibi takdir edebilmek için bu hususun mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir. İslam sanatının hat, tezhip veya üsluplaştırma ve tecride (soyutlama) yönelmesi onun manevî gayesinin bir sonucudur.“ Dolayısıyla, İslam sanatının figüratif temsilden uzak duruşunu bir yasaklama tarzı olarak telakki etmek en azından yetersiz bir açıklama olur. İslam sanatındaki tecrid ve üsluplaştırmaya yöneliş geçerliliğini hâlâ korumaktadır; yani bu tutum geçerliliğini hâlâ sürdürmekte ve saygı görmektedir. İslam sanatı tevhide kati dolayısıyla tecride yönelmiştir. Bu durumun, ister ’kutlu’ ister genel anlamda ’dinî' kategoride olsun, tüm sanatlar için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. (Zamanın Gözleri)
  • Gazzalî ve İbn Sina` ya göre, güzelliğin özü mükemmelliğin kabul ve teslimidir ve her şeyin kendine göre bir mükemmellik şekli ya da tarzı vardır. Ama dış güzellik bir şeyin gerçek güzelliği konusunda sadece bir rehberdir. (İslam Estetiği)
  • Necip Fazıl sanatı ve daha özel anlamıyla şiiri, en dar anlamıyla bir "gaybı kurcalama işi" olarak tanımlar. (Varoluşun Tanıkları)
  • Eğer “Tanrı vardır” ifadesi doğruysa, onu doğru kılan şey önermenin başlı başına kendisi değil, nesnel karşılığı, yani “şeylerin nasıl olduğu” hususudur. Bu bakımdan iman ifadesi durumunda olan önermelerin tutarlılığı, onların mantıksal olarak zorunlu bir ifade olmalarından çok, olgusal bir ifade olmalarından gelir. (Din Dili)