Doğum Tarihi: 1938
Doğum Yeri: Antalya
Vural Savaş kimdir?
Vural Savaş (d. 21 Ağustos 1938, Antalya), Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı, Türk hukukçu, yazar.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. 1972'de Ankara Hakim adayı olarak mesleğine başladı. Sırasıyla Aralık ve Gülnar hakimliği ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu Tetkik Hakimliği görevlerinde bulundu. 7 Kasım 1987'de Yargıtay üyeliğine seçildi. 1990 Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yedek üyeliği ve 1993 yılında HSYK asıl üyeliğine seçildi; Seyfi Oktay'ın Adalet Bakanı olduğu dönemde yapılan bazı atamalar ve seçimleri içine sindiremediği için bu görevinden Mart 1994'te istifa etti. Yargıtay Büyük Genel Kurulunca gösterilen adaylar arasından 17 Ocak 1997 tarihinde Süleyman Demirel tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir. 19 Ocak 2001 tarihinde kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır.Daha sonra Antalya'ya yerleşmiştir. Evli ve üç çocuk babasıdır. Sözcü Gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.
28 Şubat süreci'nde Refah Partisi, daha sonra Fazilet Partisi'nin kapatılma davalarını açtı.
--reklam--
Vural Savaş Kitapları - Eserleri
- Anılarım
- Dip Dalgası
- Hukuk ile Aldatmak
- Militan Demokrasi
- AKP Çoktan Kapatılmalıydı
- Kim Bu Hainler?
- Militan Atatürkçülük
- Türkiye Cumhuriyeti Çökerken
- Emperyalizmin Uşakları
- Devrimci Hukuk
- Vatanın Bağrına Düşman Dayamış Hançerini
- Haşa Huzurdan Demokrasi Geldi
- Atatürk'ün Kemiklerini Sızlatan Parti : CHP
- Satılmışların Ekonomisi
- Yüce Divan Dosyası
- CHP Neden İktidar Olamaz
- AKP ve CHP'nin Gerçek Yüzü
- Anayasal İktisat
- Ulusalcı mı Milliyetçi mi Olmalıyız?
- Aşk Şiir ve Müziğin Coşkusuyla
- Piyasa Ekonomisi ve Devlet
--reklam--
Vural Savaş Alıntıları - Sözleri
- AB ve ABD bir vatandaşının işsiz kalmasını, gelirinin düşmesini, zarar görmesini kabullenemez. Demokrasi, " hem içerde hem de dışarda ülkenin, kendi toplumunun çıkarlarının korunmasını " zorunlu kılar. Ancak demokrasiden uzak toplumlar " kendi insanlarının geleceğini dışarıya havale ederler ". (Militan Atatürkçülük)
- Türkler, Müslüman olabilmek için kendi Türkçe adlarını bırakıp Arapça adlar almanın gerektiğini sanmışlardır. Oysa, Kur'an'dan önce gelmiş geçmiş bütün Tanrı elçileri de hep müslümandılar, ancak bunların adları Arap adı değildi. Demek ki, Müslüman olmanın ilk koşulu, kendi yerli adını bırakıp Arap adı almak değildir. (Militan Atatürkçülük)
- Görsel işitsel olarak ayet ayet öğrenilen Kuranı Kerim ezberlendikten sonra işitsel olarak okunurken yeniden kaydedilmektedir. Her seviyedeki kayıtların güçlenmesini sağlayan bu durum, ezber olduğu için beynin tek yönlü çalışmasını sağlamaya başlamakta ve daha sonra da bir değişim yapılması ve yeni şeyler öğrenilmesi imkansız hale gelmektedir. Kuranı Kerimi anlamadan ezberleyerek ‘hafız’ olan kişilerde bu yapılanma değişmediği sürece yaratıcılık süreci kullanılmayacaktır. (Devrimci Hukuk)
- Adları sütunlar dolduracak kadar bol çeşitli sarığı çıkardık, külah giydik, onu bıraktık Leh şaporası geçirdik kafamıza, daha sonra sıra fese geldi. İkinci Sultan Mahmut fesi giydirebilmek için bir sürü kafa kesti. Fesi bırakmamız, Enver Paşa'nın Enveriyesi'nin Milli Mücadelenin kalpalığına yerini bırakmasından sonra yine kanun konusu oldu: İstiklal Mahkemeleri dosyalarında dedelerinin giymemek için direndikleri fesi çıkarmamak için hüküm giyen torunlar bilseler, aslı Yunan adalarının olan o kırmızı nesneye sımsıkı sarılırlar mıydı? (Militan Atatürkçülük)
- ‘şiir, aklın açtığı yaraları tamir eder’ (Aşk Şiir ve Müziğin Coşkusuyla)
- İbni Haldun 14. Yüzyılda, “Çocukları Allah’ın kitabına başlatıp, anlamadıkları şeyleri okuttururlar ve önemli konuların öğretilmesi gerektiği yaşlarda vakitlerini bu işe harcatırlar” diye yazmıştı. (Devrimci Hukuk)
- Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerini uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir zihniyet ortaya çıkmıştır. Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların nasihatleriyle yükselebilsin? Türkiye de bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl biraz da ha gerilemiş ve düşmüştür. Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk'ün Kemiklerini Sızlatan Parti : CHP)
- Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde şunları yazıyor: "Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve 'Osmanlı' idik. İlmihallerde baş dersimiz 'Din ile milliyetin bir olduğunu öğrenmekti'. Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal'i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyette duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında sıraya girer, 'Padişahım çok yaşa' diye bağırırdık." (Kim Bu Hainler?)
- ( Fes, Türkiye'ye Fas'tan gelmiştir. 1832'den 1925'e kadar yurdumuzda kullanılan fesi, Tanzimat devrinde sivil, asker bütün memurlarla merkezdeki bütün erkekler giymiş, sarık yalnız bilginlere ve tarikat mensuplarına bırakılmıştır. Fesin Osmanlılar tarafından kabulü, yenilikçi Padişah II. Mahmut zamanında olmuş, lehinde ve aleyhinde birtakım görüşler ortaya çıkmıştır. İslam Ansiklopedisi MEB, İstanbul 1988 yılı basımı IV. Cildin 575. Sayfasındaki bilgilerden, fesin İslamiyetle ilgili bir başlık olmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki, islamiyetin çıktığı Kur'an'ın nâzil olduğu yıllarda ne fes ne de şapka vardı. Kur'an gibi semavi, kutsal bir kitapta yer alması söz konusu olamaz. Başa konan harhangi bir " serpuş " un din ve imanla ve de milliyetle ilgisi yoktur. Bu, dinin siyasallaştırılması çabalarıdır. Aslında din ve iman, sadece insanın gönlünün derinlerinde, inancındadır. Yoksa, başa konulan veya sarılan herhangi bir bez veya keçe parçasında değildir. Zeki Çelikkol ) (Militan Atatürkçülük)
- “...Bu gençlere cihat yolunda öldüğünde veya öldürüldüğünde, cennet vaat ediliyor. Şehadet, şehitlik kavramı öyle bir işleniyor ki... ‘Beni bekleyen ebedi bir hayat var. Ben öleceğim ve oradan cennete gideceğim’ diyorlar. El Kaide bağlantılı canlı bombacıların hepsinin inancı bu. Ölümsüzlüğü, yaşama tercih etme ideolojisinin adıdır şehadet.” (Devrimci Hukuk)
- ...eski bir Kolordu Komutanı olan Nurettin Paşa, " Anayasayı ihlal eden Şapka Kanunu'nun kişisel hürriyetlere aykırı olduğunu, zira hiçbir vatandaşın yeni başlığı taşımaya zorlanamayacağını " belirten bir önerge sunar. Bir meb'us ona cevap verir: " Türk Anayasası, cüppe giyen ve kafalarının etrafına yirmi metre bez saran insanlar ülkesinin ortamında doğmamıştır. Bu, uymamız gereken bir medeniyetin sonucudur. Halk, pantolonu, kravatı, ceketi kabul etmiştir. Niçin sadece şapkaya karşı direnecekmiş? Yeniçerilerin uzun külahları Viyana'yı savunanları yendi mi? Ya İzmir Valisi'nin fesi Yunan çıkartmasına mani oldu mu? ( Willy, Sperco, Mustafa Kemal Atatürk 1881-1938, Türkçesi: Zeki Çelikkol, Bilgi yayınevi, s.141 ve devamı ) (Militan Atatürkçülük)
- Batı, Atatürk'ten sonra devrimin yaşayabileceğine inanmıyordu." Tek engel " ortadan kalkınca devrim çökecek ve Batı " Lozan'da verdiklerini birer birer geri alacak " beklentisi yaygındı. Batının en büyük umudu da, Türkiye'deki " gerici güçler "di.Yani Atatürk'ü ölümünden sonra bizzat kendi ulusunun reddetmesiydi! (Militan Atatürkçülük)
- Evet bu devlet kötüdür. Bu devlet batan şirketleri kurtardığı için kötüdür. Bu devlet, ucuz teşvik kredileri dağıttığı için kötüdür. Bu devlet, hayali ihracat yapanlara göz yumduğu için kötüdür. Bu devlet, kendi bankasını hortumlayanları baş tacı ettiği için kötüdür. Bu devlet, ihaleleri yağmalattığı için kötüdür. Bu devlet, vergi kaçıran yüzsüzlerin peşine düşmediği için kötüdür. Bu devlet, SSK primlerinin üzerine oturanlara dokunmadığı için kötüdür. ( Hasan Pulur, Kötü Devlet iyi müşteri, Milliyet gazetesi, 4 Kasım 2001 ) (Militan Atatürkçülük)
- Benim için Irak savaşından geriye kalan unutulamayacak görüntülerden biri de, bir papazın, bombalarını boşaltmak üzere üslerinden kalkmaya hazırlanan savaş uçaklarını ve pilotlarını kutsaması oldu.... Yüzündeki anlatım bir din adamınınkine değil, kumar masasında fiş dağıtan bir kuripiyerinkine benziyordu. Bu görüntüyü ve bu anlatımı hiç unutamayacağım. Bombalarıyla pistten kalkmaya hazırlanan savaş uçakları ve uçaklarla pilotlarını kutsayan bir papaz.... Görmesem inanmazdım. Başındaki kask ve kulaklıkların üstünde (gamalı haç da denebilecek) haç amblemleriyle bir papaz... "Ayak Bacak Fabrikası"nı görmüş olanlar oradaki üçkâğıtçı papaz tiplemesini anımsayacaklardır... Onun tıpkısı... Yüzünde, tanımlanması güç bir riyakârlık anlatımıyla "Tanrı'nın kuzuları"nı, savaş uçaklarını ve pilotları kutsuyor.... Pilotun görünümü de betimlenmeye değer.... Kutsanırken gerçekten de bir kuzuyu andırıyor... Öylesine yumuşak, uyumlu, annesinin kollarında bir bebek kadar masum... Az sonra bebeklerin, masum insanların üstüne bombalarını boşaltmak üzere havalanacak... Tanrı onu sağ salim dönmesi için korusun... Bunlar bir parodi olsa, bir tiyatro sahnesinde izlense, gülünebilirdi... İnsanlık tarihinde Hıristiyanlık belki bir tek ortaçağda bu kadar alçalmış, bu ölçüde kirletilmiştir... Nazilerin dinle ilişkileri nasıldı, anımsamıyorum. Almanya'da kilise katliamlar sırasında ne yapıyordu, ya da ne yapabilirdi? Hitler, Mussolini "dindar" kişiler miydi? Bugünün Hitler ve Mussolini'leri öncekiler kadar alçak... Ve en az onlar kadar riyakâr... Tanrı'yı da yedeklemişler... Eski ortaçağda cennetin anahtarlarını satan papaz, girmiş olduğumuz yeni ortaçağda bombaları kutsuyor... (Ataol Behramoğlu, Yeni Ortaçağın Saldırısı, Dünya Yayınları, Ekim 2004, s.53) (Dip Dalgası)
- Büyük Yunan filozofu Platon’un: -Krallar filozof olsa ve filozoflar kralların tahtlarına otursaydı...- şeklindeki dileği, iki bin yıllık tarihte gerçekleşmedi. Halbuki, 20. yüzyılda ilk defa olarak Atatürk’ün şahsında Platon’un istediği gibi, kelimenin tam anlamıyla bunu görmekteyiz. O, bir dâhi, bir fikir adamı olarak bir milletin, yani Türk Milletinin mukadderatını ele almış ve bu milletle atıldığı Kurtuluş Savaşı, bu milletin medenî durumunu değiştiren bir inkılâp ve diğer milletlerin haklarını da koruyan bir barış ile insanlığa muhteşem’bir örnek vermiştir. (Herbert Melzig) (Anılarım)
- Atatürkün huzurunda yapılan bir tartışma sırasında, şu soru ortaya atılır: “Cumhuriyet başbakanı, Cumhuriyet bakanı, Cumhuriyet müsteşarı vb. olmuyor da, neden Cumhuriyet Savcısı? Savcılara neden bu imtiyaz tanınıyor?” Atatürk Mahmut Esat Bozkurt’a “Ne diyorsun?” Diye sorar. Bozkurt’un cevabı nettir: “Çünkü, öyle zamanlar olur ki, Cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen, büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o Cumhuriyet Savcısıdır.” Atatürk gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder ve “Devam et bozkurt” der. (Devrimci Hukuk)
- Dikkat edin: özellikle İslam ülkelerinde “Yaşken eğilmiş ağaçlar”ın çoğaltılmasıyla, o ülkelerin emperyalist devletlerin güdümüne girmesi, demokratikleşmenin olanaksız hale gelmesi, doğal kaynaklarının zenginliği ne olursa olsun iktisaden kalkınamaması, yolsuzluk sıralamasında ön sıralarda yer kaplaması doğru orantılıdır. (Devrimci Hukuk)
- Benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin arzularından vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım. Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk'ün Kemiklerini Sızlatan Parti : CHP)
- Ticaretimizi yabancıların eline bırakamayız. Bırakırsak, yurt kaynaklarını değerlendirme fırsatını kaybederiz.. Bizim hükümetimiz, demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet de değildir. Ve gerçekten kitaplarda mevcut olan hükümetlerin hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Hükümetimizin dayandığı esas, toplum bilimine dayalı bir esastır; fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler biz benzememekle, ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz. Çünkü biz, bize benziyoruz. Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk'ün Kemiklerini Sızlatan Parti : CHP)
- Avrupa Birliğine girebileceğimize inananların, artist olacağım diye kandırılmış kızlardan farkı var mı? (Atatürk'ün Kemiklerini Sızlatan Parti : CHP)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin