Basın Hayatı’nda iletişim çağında çocuk olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışarak iletişim çağının çocuklarını bekleyen tehlikeleri ve avantajları konunun uzmanlarına sorduk…

Her şeyin olduğu gibi teknolojinin de ilerlemesi hem çocukların hem erişkinlerin hayatına birtakım olumlu ve olumsuz şeyler getirdi. Teknoloji çocuğun hayatında hiç göremeyeceği kadar çok şeye çok çabuk ulaşabilmesini, çok kolay dünyayla bağ kurabilmesini, bilgiyi çok kolay elde edebilmesini getirdi ama diğer taraftan da o bilginin içinde yanlış, kötü, zararlı bilgiyi ve bir çocuğu korumak zorunda olduğumuz birçok zararlı şeye de daha kolay ulaşmasını getirdi. Çocuk açısından baktığımızda daha kötü şeyleri de getirdi. İletişim çağındaki şu anki çocuk tipine baktığımızda devamlı internette olan çocuk tipini görüyoruz. Çocuk dokunamıyor, sanal dünyada yaşıyor, gerçek dünyada yaşamıyor. Büyük aletler, tabletler, akıllı cep telefonları çocukla iç içe. Çocuğun eline şehir yaşantısında tablet verip ondan kurtulmak amaçlanıyor. Köydeki çocuk yıldızlara bakarak büyüyordu şimdiki çocuk ise tablete bakarak büyüyor. Biz de teknoloji bağımlılığı yaşının giderek düştüğü çocukları bekleyen bu tehlikeyle ilgili konunun uzmanlarına tüm dünyada büyük bir problem olan teknolojinin olumsuz etkilerini sorduk.

Çocuk dokunamıyor, sanal dünyada yaşıyor, gerçek dünyada yaşamıyor. Büyük aletler, tabletler, akıllı cep telefonları çocukla iç içe. Çocuğun eline şehir yaşantısında tablet verip ondan kurtulmak amaçlanıyor. Köydeki çocuk yıldızlara bakarak büyürken şimdiki çocukların hayal dünyası tablete bakarak küçülüyor. 

İLETİŞİM ÇAĞININ ÇOCUKLARINI ANLATTILAR

İletişim bilimci Prof.Dr. Ülkü Doğanay, çocuk, ergen ve erişkin psikiyatristi Prof. Dr. Bengi Semerci ve eğitim pedagogu Doç. Dr. Sait Tüzel,  Basın Hayatı’na iletişim çağının çocuklarını anlattı…
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Profesörü Ülkü Doğanay, çocukların dünyasının yetişkinlerin dünyasından farklı olduğuna özellikle dikkat çekiyor.

-Bir iletişim profesörü olarak size göre dijital dünyanın çocuklarını ne tür tehlikeler bekliyor?
Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Çocukların yaşamlarında internet ve teknolojinin önemli bir yer tuttuğu doğru. Çocuklar eski grup oyunlarını daha az oynuyorlar; artık mahalle aralarında, sokaklarda oynanan çocuk oyunları yok. Aileler çocuklarının sokakta akranlarıyla birlikte olması fikrinden giderek uzaklaşıyor. Hatta hastalanacağı korkusuyla, çocuklarını dışarıya bile çıkarmaktan kaçınıyorlar. Bunun kaçınılmaz bir sonucu, çocukların evde vakit geçirebilmesini sağlamak adına televizyon, bilgisayar ve benzeri teknoloji ürünleriyle baş başa bırakılmaları oluyor.

Ben belli sınırlar içinde kaldığı sürece, çocukların televizyon izlemelerinin de, bilgisayar oyunlarıyla, tabletlerle vakit geçirmelerinin de yanlış olmadığı kanaatindeyim. İnternet, yetişkinlerin olduğu gibi, küçük yaşlardan itibaren çocukların da içinde yaşadıkları dünyayla ilgili sonsuz bir enformasyon alanına erişimlerini mümkün kılıyor.  Bu yönüyle doğru kullanıldığında, hem hayal güçlerinin gelişmesinde, hem görsel algılarının zenginleşmesinde, hem de bilgi donanımlarının genişlemesinde rol oynayacak önemli fırsatlar sunuyor. Buradaki temel amaç, bence çocuğu sanal ortamın tümüyle dışına çıkarmak olmamalı. Bilgisayar, tablet oyunları da diğer oyunlar gibi çocuğun içinde yaşadığı dünyanın nasıl bir dünya olduğunu anlamasına, algısının gelişmesine yardımcı olabilir. Burada, çocuğun hangi içeriğe eriştiğinin denetlenmesi kritik meselelerden biri olmalı. Hangi oyunu oynuyor? Örneğin şiddet içeren oyunlardan ne kadar uzak tutulabiliyor? Tabii bir diğer sorun, çocuğun bunlarla ne kadar süre geçirdiği. Çocuk, günlük hayatının akışını engelleyecek derecede bağımlılık geliştirmemeli. Tek uğraşı ya da başlıca uğraşı bunlar olmamalı. Örneğin akranlarıyla da vakit geçirebilmeli. Bunu kolaylaştırmak için anne-babanın fazladan çaba sarf etmesi gerekiyor tabii ki. Evde, televizyonun ya da bilgisayarın başında çocuğun sessizce oturması, ebevynlerin gündelik hayatını kolaylaştıran bir durum olduğu için tercih edilebilir. Öyledir de…


-Bu noktada ebeveyn ne yapmalı?
Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Bu noktada,  anne-baba, çocuğun akranlarıyla vakit geçirmesini sağlayacak, bunu kolaylaştıracak fırsatlar yaratmayı bir yükümlülük olarak bilmeli.

Evde oturan çocuk belki daha az hastalanır. Ancak her gün dışarıya çıkan, yakındaki parka giden, orada yaşıtlarıyla karşılaşan çocuk hem sosyalleşme becerileri açısından hem de gelişimi açısından evde oturan çocuktan çok daha ileride olacaktır. 

Evde oturan çocuk belki daha az hastalanır. Ancak her gün dışarıya çıkan, yakındaki parka giden, orada yaşıtlarıyla karşılaşan çocuk hem sosyalleşme becerileri açısından hem de gelişimi açısından evde oturan çocuktan çok daha ileride olacaktır.  Bu nedenle, özellikle kentte yaşayan anne-babanın çocuklarının küçük yaşlardan itibaren çocukların kabul edildiği oyun gruplarına dahil edilmesi için çaba harcaması gerekiyor. Tabii belediyelerin ve kamu kuruluşlarının bu tür oluşumları destekleyecek politikalar geliştirmesi de lazım. Oyun gruplarından sonra, tam gün ya da yarım gün hizmet veren gündüz bakım evleri, daha sonra anaokulları, yine çocukların akranlarıyla bir araya gelip oyun oynamalarına, birlikte bir şeyler üretmelerine olanak sağlayan kamusallaşma alanları olarak değerlendirilmeli.

-Devamlı sanal dünyada olacak çocuklar gerçek dünyadan uzaklaşıyor. Çocuklarla ne yapılmalı?
Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Çocuğun devamlı sanal dünyada olması diye bir şey söz konusu olamaz. Öyle değil de zaten. Elbette internetin çocuklarda da, yetişkinlerde de bir bağımlılık haline geldiği ve tedavi gerektiren sıra dışı durumlar var. Bunun önüne geçmek anne-babanın yükümlülüğü. Bunun yolu ise anne-babanın çocuğa kaliteli zaman ayırması. Elbette bu çok kolay bir şey değil. Çocuğu teknolojiyle baş başa bırakmak gündelik hayatın akışında, her zaman kolay olan yol olarak seçiliyor. Yine de, sınırlı sürelerde bile olsa, örneğin çocukla birlikte oyun oynanabilir; hatta bu oyunlar sanal ortamdaki oyunlar da olabilir. Bu, çocukla ebeveyn arasındaki diyaloğu geliştirmenin bir yolu olarak da görülebilir. Kendi ebeveynlik deneyimimden de biliyorum ki, çocuklar, muhteviyatı ne olursa olsun, aslında anne-baba ile “bir şeyler yapmak” isterler. Tabii, sanal alemin çocukların ve gençlerin “gerçek dünya”sının bir parçası olduğunu baştan kabul etmek gerek. Bizim, yukarıdan bakan gözler olarak onlara “hayır, bu gerçek dünya değil” deme konumunda olduğumuzdan emin değilim. Sadece, dengeyi kurmaları için yardımcı olmak gibi bir yükümlülüğümüz olduğunu düşünüyorum.
“Bu dünyanın kendine göre dengeleri var. Çocuk ya da genç, bu dengeyi kurma ve koruma konusunda özendirilmeli; bunun için fırsatlar yaratılmalı.”

"ÇOCUKLAR, MUHTEVİYATI NE OLURSA OLSUN, ASLINDA ANNE-BABA İLE "BİR ŞEYLER YAPMAK" İSTERLER"

Doç. Dr. Sait Tüzel / Eğitim Pedagogu

-Konuyu ‘iletişim’ perspektifinde değerlendirecek olursanız önerileriniz nelerdir?
Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor: Çocukların ve gençlerin dünyası, biz yetişkinlerin dünyasından oldukça farklı. Onlar kendi devirlerinin “gerçek dünyası”nı yaşıyorlar. Bu dünyanın kendine göre dengeleri var. Çocuk ya da genç, bu dengeyi kurma ve koruma konusunda özendirilmeli; bunun için fırsatlar yaratılmalı. Gençlerin bir araya gelebileceği, birlikte vakit geçirebileceği, yine aynı şekilde çocukların diğer çocuklarla buluşabileceği sosyal imkânlar sağlanmalı. Anne babanın bunu kolaylaştırabilmesi için kendi yaşam koşullarının da kolaylaşması gerekiyor. Uzun çalışma saatlerinden sonra eve gelip çocuk bakımı ve diğer gündelik işlerle vakit harcayan anne-babaların çocuklarının iletişimsel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için gerekli gücü bulması çok zor. Bu nedenle, sosyal devlet anlayışının gelişmesi, çocuk bakımını ve okul öncesi eğitimi kolaylaştıran düzenlemeler yapılması gerekiyor. Anne ve babanın çoğu zaman çocuklarıyla kurdukları ilişkiyi gözden geçirmeleri de bir başka gereklilik. Çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamanın, aynı zamanda onların iletişimsel ihtiyaçlarını da karşılamayı gerektirdiğini kavrayabilmeleri gerekiyor. Bunun için ebeveynlere yönelik çeşitli eğitimler düzenlenebilir.

SANAL DÜNYA MAHRUM BIRAKIYOR

Nişantaşı’ndaki ofisinde görüştüğümüz ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Bengi Semerci, teknolojinin eğer çok küçük yaştan itibaren başlarsa beyin gelişimi için gerekli bütün sosyal aktivitelerden, sosyal etkileşimden ve sosyal çevreden çocuğu mahrum bıraktığına dikkat çekti.

-Teknoloji çağında çocuk olmak nasıl bir şey? Sizce tablet çağının çocukları büyük bir tehlike altında mı?
Prof. Dr. Bengi Semerci:  Çocuk olmaktan çok insan olmak diye bakmak lazım bence birazcık. Hiçbir şeyi tam iyi/tam kötü diye sınıflamamak lazım. Çocuk beyni gelişen bir şey. Bedenimiz doğduktan sonra da gelişiyor. Boyumuz uzuyor, kilomuz artıyor, iç organlarımız gelişiyor ama bunların içinde en önemli gelişim gösteren şey beynimiz. Beyin doğduğumuz zaman anatomik yapısını bile tam tamamlamamış olarak doğuyor ve yaklaşık yirmili yaşların başına kadar hâlâ büyümeye ve gelişmeye devam ediyor. Bütün o nöronlar, elektrik bağlantıları, sinapslarımız hâlâ gelişiyor. Dolayısıyla da o gelişmeler sırasında o bağlantılar sağlanırken de o gelişmelerin doğru olabilmesi için bir sürü ‘girdi’ gerekiyor. Aslında dünyadaki en iyi bilgisayar sistemi beynimiz. Zaten bilgisayarlar da beyin örnek alınarak yapıldı. Biz şimdi kendi yaptığımız sistemle o örnek aldığımız sistemi ‘girdi’leri yanlış vererek bir şekilde bozuyoruz. Dolayısıyla da o çocuğun beyninin gelişebilmesi için de birçok etkeni alması lazım, bir çok etkene dokunması lazım, ellemesi lazım, oynaması lazım, koklaması lazım, insan ilişkisinde birebir/yüz yüze ilişki kurması lazım, iletişime geçmesi lazım. Toprağa, suya, havaya, insanlara dokunması lazım. Teknoloji dediğimiz şey eğer çok küçük yaştan başlarsa beyin gelişimi için gerekli bütün bu sosyal aktivitelerden, sosyal etkileşimden, sosyal çevreden çocuğu mahrum bırakıyor. Özellikle 0-3 yaş beynin en hızlı geliştiği dönem. Aslında biraz daha geniş tutabiliriz. 0-6 yaş diyebiliriz ama 0-3 yaş o 0-6 yaşın içinde de en hızlı geliştiği dönem ve o dönemde en çok etki yapan şey de tam bildiğimiz kaba anlamıyla dokunma, sevgi, ilgi, birebir ilişki. O dönemde biz çocuğu sadece teknolojik aletlerle muhatap yaptığımız zaman, bir yandan beyninin gelişimini çok istiyoruz, şu anda anne-babaların en çok istedikleri şey o. Sorduğunuz zaman ne istiyorsunuz diye herkes çocuğunun çok zeki olmasını istiyor. Çok zeki olmasının yolunun da teknolojik aletlerden geçtiğini sanıyor. En iyi zekâ geliştirecek oyun hangisi diye bakıyorlar. Ya da çok zekâ geliştiren oyun hangisi diye bakıyorlar. Devamlı böyle bir arayışları var. Halbuki en çok zekâ geliştiren şey kendileri.

Prof. Dr. Bengi Semerci / Psikiyatrist / Fotoğraf: Erol Çevik / www.bik.gov.tr 

-Üstelik bu arayış sosyoekonomik standartları yüksek kesimde de var, öyle değil mi?
Prof. Dr. Bengi Semerci: Ötekilerin de öyle. Ötekilerin de öyle bir arayışı var ama onlar ulaşamıyorlar. Yoksa bence bütün ebeveynlerin öyle bir özentisi var şu anda. Ulaşabilen daha çok zarar verici olabiliyor. Bir şeylere ne kadar çok ulaşabiliyorsanız bebekle aranıza o kadar çok mesafe koyuyorsunuz. Aynen şuna benziyor: Bir çocuğa ne kadar çok mekanik oyuncak alabiliyorsanız maddi olarak o çocuğun o kadar çok oynayabileceği şey oluyor. Halbuki maddi nedenlerle mekanik oyuncak alınamayan çocuk yaratıcılığını kullanmak ve evdeki bir takım şeylerden bir şeyler yaratıp oyuncak yapmak zorunda kalıyor. Ters orantılı bir şey gelişiyor. Maddi koşullar bir taraftan çocuğa iyi bir ortam sağlamayı becerebilirken, bir taraftan zarar verici de olabiliyor. Dengeyi iyi kurabilmek gerekiyor; yoksunluk ve yoksulluk bazen ters orantılı gidebiliyor. İkisi aynı gitmeyebiliyor. Dolayısıyla teknolojinin böyle bir zararı var. Beyin gelişimini sanılanın aksine olumsuz etkileyebiliyor.

"MADDİ NEDENLERLE MEKANİK OYUNCAK ALINAMAYAN ÇOCUK YARATICILIĞINI KULLANMAK VE EVDEKİ BİR TAKIM ŞEYLERDEN BİR ŞEYLER YARATIP OYUNCAK YAPMAK ZORUNDA KALIYOR"

Yine beyin gelişimi ile bağlantılı olarak bazı şeyler ‘uyaran’ olmadan gelişmiyor. Mesela en önemlilerinden bir tanesi dil gelişimi. Aslında zaman zaman bazen eğitimsiz/cahil diye suçladığımız geçmiş/eski nesiller el yordamıyla/deneysel olarak bazı şeyleri biliyorlar. Mesela büyüklerimiz bebeklerle konuşurlar. Daha doğar doğmaz altını değiştirirken, giydirirken küçücük bebeklerle konuşurlar. Bebek ona tepki göstermez cevap vermez ama konuşurlar. ‘Nasılmış benim yavrum da’ vs. Bu bebeğin dil gelişimi için çok önemlidir. Çünkü bebek dil gelişimini öyle sağlar. Halbuki bebekle konuşmadığınız zaman onu aynı işlevi yaptığınız bir teknolojik aletin karşısına koyduğunuz zaman tamamen yavaş çekim akıp giden bir görüntünün/bebek televizyonunun önüne koyduğunuz zaman ya da  televizyon hiç cevap beklemeden onunla bir insani duygu, bir gülümseme, kızgınlık , mimik göstermeyen kendi kendine konuşan bir şeyin önüne koyduğunuzda aynı etkiyi göstermiyor. Aynı dil gelişimini yapmıyor. O yüzden 0-3 yaşında televizyon ya da tablet gibi şeylerle çok vakit geçiren çocukların dil gelişimi ailelerinin düşündüğünün tam aksine olarak dil gelişimi geride kalıyor. Bunlar teknolojinin beyin gelişimi için olumsuz tarafları. Tabi yaş büyüdükçe bu olumsuzluklara farklı şeyler ekleniyor. Teknoloji bir şekilde iyi bir bilgi kaynağı. Bu erişkinler için de geçerli. Google olmadan ne yapıyorduk denilen bir devreye geldik. Artık, Google’a yazdığınız zaman her şeyi bulabiliyorsunuz. İnsanları, aradıkları her şeyi buldurabilen yanıtlar verilebiliyor. İnsanların bazıları oturup bunun için özel slaytlar bile hazırlamışlar. Birileri buna cevap vermişler. Ama aynı şekilde verilen o cevapların ne kadarının doğru ne kadarının yanlış, ne kadarının kandırmaya, yanıltmaya ya da hileye yönelik olduğunu, ne kadarının da zarar vermeye yönelik olduğunu da bilme şansınız yok. Çok basit soruların bile ne kadarının size zarar verici olduğunu bilme şansınız yok. Hele çocuksanız bunu ayırt etme şansınız iyice sıfırlanıyor. Dolayısıyla biz aslında belli bir kuşak sokağa çıkarken şimdi ise okula yürüyerek kendi kendine gidebilen çocuk sayısı da kalmadı gibi. Çocuklar servislere biniyorlar, tek başlarına sokağa çıkmıyorlar. Ebeveynler sokağa tek başına çıkan çocuğa 'tanımadığın insanlar konuşma, yabancılar sana bir şey önerirse sakın onlarla bir yere gitme, birisi annen baban hastalandı derse inanma, mutlaka biz sana ulaşırız vs.’ gibi birtakım telkinlerde bulunuyor. Artık küçük çocukların bile elinde cep telefonu var. Dolayısıyla internet artık mobil hale gelmiş durumda. İnterneti çocuğun eline verdiğimizde bütün bu çocukları korumak için tembih ettiğimiz tehlikeleri çocukların eline, odasına, avucunun içine vermiş oluyoruz. Dolayısıyla o yabancı artık çocuğumuzla birebir ilişki kurma şansına sahip. Google’a girdiğinde ulaşabilecek herhangi bir mesaj odasından ne konuşacağını , kimin ona uyuşturucu satabileceğini, kimin onunla chatleşip bir pornografi için kurban olarak seçebileceğini; bunların hiçbirini kontrol etme şansımız kalmıyor. Etkileşime açık bir alan orası.

Prof. Dr. Ülkü Doğanay / Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi

“Çocukları bilgisayarı iyi kullanıyor diye sık sık bununla övünen aileler var. Ailelerin anlamadığı bir şey var. Bilgisayarı çok iyi kullanıyor olmak bir zekâ göstergesi değildir. Bilgisayarı çok iyi kullanmanın zekâyla çok ilgisi yok.”

-Bilgiye ulaşmak her zaman iyi midir?
Prof. Dr. Bengi Semerci: Bilgiye ulaşmak iyidir ama gelişiminize uygun olmayan bilgiye erken ulaşırsanız o bilgiyi ne yapacağınızı bilemezsiniz, yanlış kullanabilirsiniz. O bilgi sizin için çok korkutucu olabilir. Mesela pornografi böyle bir şeydir. Eğer yaşınızdan ve gelişiminizden önce o bilgiyi hazmedemeyeceğiniz ve anlamlandıramayacağınız görüntüler görürseniz bu sizin hayatınızı çok olumsuz etkileyebileceğiniz travma nedeni olabilir. Mesela internet bunu sağlayabilir. Ya da siz kendinizi çok yalnız, çok itilmiş, birileri tarafından sevilmeyen hissediyorsanız ve birilerin size internet üzerinden ulaşmış ve aslında sizin hiç de öyle olmadığınızı, çok sevilebilen ve istenebilen biri olduğunuzu söylüyorsa o kişinin kim olduğunu bilmeden çok rahat o kişinin peşine takılıp gidebilirsiniz. Hele de bir çocuksanız ya da bir ergenseniz bu çok kolay yapılabilecek bir şey. Eğer çocuksanız birileri siz çok kolay ikna edip çıplak resminizi çektirtebilir ve bu internet üzerinden çok kolay yayılabilir. Büyüklere de gerek yok, sizin yaş grubunuz internet üzerinden hakaret edebilir, zorbalık yapabilir. Bizim çocukluğumuzda zorbalık derken üç beş yaşıtımız bizi çevirip, yolumuzu kesip dövmesini anlardık. Şimdi bunu internet üzerinden yapabilirler. Bizi dışlayabilirler, bizim için olumsuz/kötü şeyler söyleyebilirler. Bizi tümüyle kendi yaş grubumuzun dışına atabilirler ve biz depresyona girebiliriz hatta bu nedenle kendimizi öldürebiliriz. Özellikle ergenliğin başındaysak bu çok önemli. Bir grubun dışında bırakılmak bizim için çok önemli olur. Uyuşturucu alabiliriz internetten.

İNTERNETİ ÇOCUĞUN ELİNE VERDİĞİMİZDE BÜTÜN BU ÇOCUKLARI KORUMAK İÇİN TEMBİH ETTİĞİMİZ TEHLİKELERİ ÇOCUKLARIN ELİNE, ODASINA, AVUCUNUN İÇİNE VERMİŞ OLUYORUZ

Çocukları bilgisayarı iyi kullanıyor diye sık sık bununla övünen aileler var. Ailelerin anlamadığı bir şey var. Bilgisayarı çok iyi kullanıyor olmak bir zekâ göstergesi değildir. Bilgisayarı çok iyi kullanmanın zekâyla çok ilgisi yok. Ne kadar çok kullanırsanız bilgisayarı o kadar pratik elde edersiniz. Dolayısıyla da bizim neslimiz gibi bilgisayarı yirmi-otuz yaşından sonra görmüş insanların bilgisayar becerisiyle doğduğu andan itibaren klavyeyle oynamaya başlamışların bilgisayar becerisi tabi ki çok farklı olacak. Dolayısıyla onların becerisi zekâyla ilgili değil. Benim çocuğum bilgisayar teknolojisi açısından geri kalacak diye bir endişeye de gerek yok. Çünkü bilgisayar teknolojisi o kadar hızlı değişiyor ki üç yaşındaki çocuğun öğrendiğini varsaydığımız teknoloji o çocuk beş yaşına geldiğinde muhtemelen çöp tenekesine gitmiş olacak. Aslında çocuğun kaçırdığı bir şey yok. Ama o iki yılda normal gelişimi gerekli birebir ilişki, yaşıtlarıyla çocuk oyunu oynayarak kazanacağı şeyleri, kuracağı ilişkileri bir daha yapması mümkün değil. Onlar gerçekten kaçmış olacak. Dönüp 5 yaştan 3 yaşı yaşaması tekrar mümkün değil. Ama üç yaşında öğreneceği bilgisayarı beş yaşında da aynı beceriyle öğrenebilir. Bir eksiği olmayacaktır orada.


"ANNE BABALARIN ŞUNU HATIRLAMALARI LAZIM: TEKNOLOJİK ALETLER ÇOCUK BAKICISI DEĞİL"

-Çözüm olarak neler öneriyorsunuz?
Prof. Dr. Bengi Semerci: Bir kere anne babaların şunu hatırlamaları lazım:  Teknolojik aletler çocuk bakıcısı değil. En önemli şey o bence. Bugün baktığımız zaman bir grup anne baba teknolojik aletlerin çocuklarına iyi bir şey katacağını düşünüyorlar. Ama çevreme de baktığımda çoğunluğun teknolojik aletleri adeta bir çocuk bakıcısı gibi kullandıklarını görüyorum. Çocuk sussun diye cep telefonu eline veriliyor. Bebeklerden bahsediyorum. Çocuk sussun, rahat dursun diye televizyonun karşısına oturtuyor. Çocuk yemek yesin diye eline tablet veriliyor. Ama onlar çocuk bakıcısı değil. Onlar anne-baba da değiller. ‘anne-baba’lık zor bir iş. Kimse onların kolay olduğunu söylemiyor ama teknolojik aletler ‘anne-baba’lık yapmamalı. Annelik babalık dokunarak, hissederek, bazen sıkıntı çekilerek yapılması gereken bir şey. Teknolojik aletleri oradan çıkartmak lazım.

İkincisi teknolojik aletlerin çocukların gelişimi için yarar değil, özellikle 0-6 yaş grubunda aksine zarar vereceğini, gelişimleri için daha farklı oyunların, yaşıtlarıyla birebir oynayacakları, onların yaratıcılıklarını geliştirecek oyunların önemli olduğunu anlatmak lazım. Kontrol olması gerektiğini, daha sonraki yaşlarda da her yaşa ve gelişim dönemlerine göre mutlaka anne babaların kontrollü olarak çocuğu teknolojiyle buluşturması lazım. Yoksa teknolojiyi kaldırın atın/çocukların hayatına koymayın diye bir şey yok. Tabi ki her yaşa göre çocuklar belli oranda teknolojiyle çalışacaklar öğrenecekler, oradan alabilecekleri yararları da alacaklar. Ama onların bir miktarı kadar hiç olmazsa onları denetleyebilecekleri kadar anne babaların da teknoloji bilgisi olması lazım. Onlarla paylaşmaları lazım. Bilgisayarda ne yaptıklarını, internette nereye gittiklerini görmek lazım. Özellikle anne babaların biraz dönüp Amerikan filmlerine bakmaları lazım. Amerikalılar bu konuda dâhiler. Hiç tartışılacak bir şey yok. Ne zaman toplumsal sorun yaratan bir şey olursa o yılın filmlerinde, dizi filmlerinde hemen onu koyarlar. Son iki yılın bütün çok izlenen dizi filmlerinde, filmlerinde çocukların internet üzerinden uğradıkları zararlar bütün hepsinin içlerinde serpiştirilmiş olarak var. Mesela meşhur CIA City’lere CIA Siber diye bir şey eklendi. Erişkinlerin de nasıl zarar gördüğüne ilişkindi. Polisiye dizilerin içinde çocukların nasıl terör örgütlerine katıldıklarına ilişkin bölümler eklenmeye başlandı. Special Victim Units’in içinde nasıl pornografi için internetin kullanıldığını hemen bölümlerin için sokmaya başladılar. Biz daha görmedik ama gazete manşetlerinde özellikle geçen senenin Amerikan gazetelerinde  internet yüzünden ölen çocuklarla ilgili manşetler var, onlarla ilgili filmler yapıldı. Dolasıyla teknolojiyle topluma bir taraftan kötü şeyler yapılıyor ama bir taraftan da bilgilendiriliyor. Bizim biraz gözümüzü açmamız lazım. Biz bir olay olunca çok panikliyor sanki yeni bir şey olmuş gibi heyecanlanıyoruz. Gelip sorular soruluyor. Anlatıyoruz. Sonra ertesi gün bir sessizlik… Sonra aradan bir zaman geçiyor. Yeni bir olay oluyor ve ben bazen gerçekten hayrete düşüyorum. O olaydan sonra yine gelip bazı sorular soruyorlar. Sanki bu toplum, basın sanki ilk defa o konuşmalar yapılıyor gibi, o konuşmalar hiç yapılmamış gibi yeniden başlıyoruz.

AMERİKAN GAZETELERİNDE İNTERNET YÜZÜNDEN ÖLEN ÇOCUKLARLA İLGİLİ MANŞETLER VAR, ONLARLA İLGİLİ FİLMLER YAPILDI. DOLAYISIYLA TEKNOLOJİYLE TOPLUMA BİR TARAFTAN KÖTÜ ŞEYLER YAPILIYOR AMA BİR TARAFTAN DA TOPLUM BİLGİLENDİRİLİYOR

-Çizgi filmler hiç masum değil. Değil mi?
Prof. Dr. Bengi Semerci: Onlar bile değişti. Bir sürü yapılmış çalışma var. Bir çocuk ya da bir erişkin tabi ki bir film ya da çizgi film seyredip birdenbire bambaşka birisi olmaz. Tabi ki yatkınlığı olanları daha çok etkiler, yatkınlığı olan kişilerde daha çok problem yaratır. Ama devamlı devamlı izlenmesi , özdeşim haline getirilmesi, nasıl sunulduğu önemli. Siz katilleri, uyuşturucu satıcılarını, yasalarla problem yaşayan insanları, insanları öldürerek başarı kazananları kahraman haline getirirseniz, filmlerde/dizilerde onlara övgü yaratırsanız, kadın cinayetini/kadın döveni kahraman gibi sunarsanız, olumsuz her şeyi filmin kahramanı ve önemli kişisi haline getirirseniz, adeta ona övgüler yağdırırsanız çocuk da onu özdeşim modeli yapar. Aynı şekilde mobil teknolojinin reklamlar yoluyla da çocukları ne biçim kullandığına ilişkin bir sürü araştırma yapılmaya başlandı. Çocuğunuzun kullandığı/girdiği her sitede en çok nereye baktığına ilişkin bütün pazarlama şirketleri bu verileri alıyor ve çocukların en çok girdikleri yere çocuklara cazip gelecek reklamlar gidiyor. Mesela 12-15 yaş grubu en çok hangi sitelere giriyor, hangi oyunları oynuyorsa ben 12-15 yaş grubuna neyi pazarlayabilirim mantığıyla o yaş grubu verileri pazarlama şirketleri tarafından değerlendiriliyor ve o malların reklamları o siteler daha çok veriliyor. Örneğin bir spor ayakkabısı ya da bir şekerleme ya da cips veyahut da bir gazlı içecekse her açtığında çocuk o reklamla karşılaşmaya başlıyor. Dolayısıyla bu onun etkilenmesi için iyi bir yöntem. Siz istediğiniz kadar evinizde ben sağlıklı tüketim öğretiyorum deyin o çocuk o etkileşimle değişiyor.
Reklamlar çok göz ardı edilen şeylerden bir tanesi. Reklamlar teknolojini bir boyutu olarak önemli. Çocuklar üzerinde hem çocukların reklamlarda kullanımı nedeniyle birtakım kısıtlamaları ve problemleri olan bir süreç. Onun dışında da çocukların üzerinde reklamların toplumsal cinsiyet kavramı üzerinde büyük etkisi var. Örneğin Anneler Günü’nün akabinde  bütün reklamlarda ‘annenize küçük ev eşyası alın, anne evde temizlik/yemek  yapar’ vurgusu yapılıyordu. Bu küçük bir çocuğun kafasında tamamen kadın dediğin evden çıkmaz, işi budur algısı oluşturur. Büyük insanı etkilemeyebilir. Kadını cinsiyet olarak belli bir yere çocuğun kafasında sınıflamak demektir. Dolayısıyla bunlar hiç fark edilmiyormuş gibi yapılan küçük çocuklar için çok etkileyici şeylerdir. Küçük bir çocuğun kafasında bir takım kavramların yerleştirilmesi açısından reklamlar neyin ne olduğuna ilişkin çok önemli figürlerdir. Dolayısıyla reklam çok global bir şey. Yaş grubuna göre etkilenme çok farklı. Siz 0-6 yaş grubundaki bir çocuk için ana haber bülteninde çok sık şiddet görüntüsü yayınlarsanız çok ciddi travmaya yol açarsınız. 9-12 yaşta keza durum böyledir. Bunlar zaman zaman bu ülkede çok tartışılan şeyler. Birçok ülkede bu konuda çok ciddi kısıtlamalar var. Çok önemli olaylar oluyor. Birçok insan ölüyor ama en ufak bir kan, ceset, insanlar rencide edici görüntü görmüyoruz. Halbuki Türkiye’ye baktığınızda haber kanallarına baktığınızda birbiriyle yarışırcasına cesetleri en ufak ayrıntılarına kadar gösterme, insanların acılarını sömürürcesine göstermenin büyüklerin üzerinde de çok olumsuz etkileri var ama çocuklar üzerinde çok büyük, travma edici etkileri var. Siz aynı ölüm görüntüsü on kere gösterdiğinizde 12 yaş altındaki bir çocuk için on kere farklı bir ölüm demektir.  Bunlar sansür değildir. Her ülkede korunması gereken önemli bir takım kurallar olmalı. 

Türkiye'de haber kanallarına baktığınızda birbiriyle yarışırcasına cesetleri en ufak ayrıntısına kadar gösterme, insanların acılarını sömürürcesine göstermenin büyüklerin üzerinde de çok olumsuz etkileri var ama çocuklar üzerinde çok büyük, travma edici etkileri var. Siz aynı ölüm görüntüsünü on kere gösterdiğinizde 12 yaş altındaki bir çocuk için on kere farklı bir ölüm demektir.

-Nasıl önlemler almak lazım?
Prof. Dr. Bengi Semerci: Başta ailelerle başlamak lazım. Mesela Amerika’daki bu konudaki en yetkin grup bir aile grubudur, bir sivil toplum örgütüdür. Yasal özelliği olmayan bir aile grubudur. Bütün televizyon kanalları ciddi derecede çekinirler. Çocuklarla ilgili bir şeyi saatinden önce yayınlamak, o grubun protesto edeceği bir şeyi saatinde koymamak ya da çocuklara özellikle zarar verici bir şeyi yayınladıkları zaman o grubun protestosundan çekinirler. Çünkü o grup protesto ettiği ve bu da basında yer aldığı zaman izlenme oranların düşer, reklam verenleri düşer. Yasal işleme gerek bile kalmaz. Dolayısıyla  aslında aile büyük güçtür. Hem kendi çocuğunuzu korumak açısından da öyledir. Tabi ki yasal önlemler alınmalı, kurallar iyi uygulanmalıdır. Biliyorsunuz akıllı işaretler hazırlandı ama onlar da tam uygulanmıyor. Ben televizyonlarda görüyorum, kriterlerin tam uygulandığını düşünmüyorum. Sinemalarda da koyulduğu halde ben sinemaya gidiyorum on üç yaş altı yasak yazmasına rağmen ailenin altı yaşındaki çocuğunu alıp geldiğini görüyorum. Bu ailenin sorumluluğu nerede? O aileyi oraya sokan sinemacının sorumluluğu nerede? Siz karıştığınızda siz kötü insan oluyorsunuz. ‘Sana ne?’ diyorlar. Biz çocukluğumuzda Pembe Panter, Tırmık, Gıcır ve Bıcır’la büyüdük. O zamanki çizgi filmlerde Tırmık’la, Gıcır Bıcır hiçbir zaman ölmezdi. Üstünden araba geçerdi onlar kalkardı. Bir ölüm sahnesi bile olmazdı. Bize seyrettirilmesi en yasak filmler kovboy filmleriydi. O zaman vahşet gelen filme şimdi baktığınız zaman en kötü kovboy filminde bile gariban Kızılderililer ölürdü. Birkaç kişi ölürdü ama kahramanlar hep iyi adamlardı. Onlar zorda kalmadıkça kimseyi öldürmezdi. Kendi hayatları tehlikeye girmedikçe adam öldürmemeye çalışırlardı. Adam öldürenler hep kötü adamlardı. Öyle verilirdi en azından. Kötü adamlar adam öldürür diye verilirdi. Bu önemli bir mesaj. İyinin kötünün kim olduğunu felsefesinin çocuğun çok anlaması mümkün değil ama verilen şey iyi insanlar adam öldürmez. Ama şimdi iyi kahraman olman için en az bir otuz kişi öldürmen lazım.

Ama bu kuşak çok kötü değil. Bir taraftan da çok iyi donanımlı, bir şeyleri çok iyi ayırt edebilen bir kuşak. Bir taraftan çok bilgililer, herkes de bu kuşağı çok bireysel olmakla suçluyor. Çünkü gelen kuşak öyle bir kuşak, daha bireysel, daha bilgisayar başında bir kuşak. Bizim kuşağın anladığı anlamda gruplaşmalar yokmuş gibi görünüyor ama bu kuşak biraz daha global bir gruplaşma içinde. Çünkü bu kuşak daha sivil toplum örgütü gruplaşması içinde. Aslında bir anlamda daha yardımsever bir kuşak oluşuyor. Daha eski kuşaklar kendi grupları içinde bölünen kuşaklardı. Birebir ilişki daha fazlaydı ama bu kuşağın da iyi taraflarını görmek lazım. Bu kuşak o anlamda gruplaşmalar içinde olmasa bile internetin başında bütün dünyanın çevresinde nerede deprem varsa hep birlikte bir sivil toplum örgütü babında, daha tüm insanlığı kapsayan birlik içinde. Bir tarafları çok bireysel ama bir tarafları da aslında ayrımcılığa daha karşı eskilerden daha uzak olarak tümü kapsayan bir tarafları var. Bu da bu kuşağın olumlu yönü. Daha sivil toplumcu bir kuşak geliyor. Bu da bence iyi bir şey.

Rhode Island Üniversitesi’nden Medya ve Dijital Okuryazarlık Eğitmeni Doç. Dr. Sait Tüzel ise çocuğun hangi içerikle teknoloji ile temas kurduğuna dikkat çekiyor.

-Çocular büyüyecek ve yetişkin bireyler olacak. Sanal tipler geliyor. Devamlı sanal dünyada olacak çocuklar gerçek dünyadan uzaklaşıyor. Çocuklarla ne yapılmalı?
Doç. Dr. Sait Tüzel: Aslına bakarsanız şiddetli bir şekilde gerçek dünya ile sanal dünya arasında yakınlaşma olduğu kanaatindeyim. Belki 21. yüzyıl yaşantısını ikisinin karışımı hibrid bir dünya olarak adlandırabiliriz. Bu hibrid dünyada, bir takım “gerçek” becerilere ve sanal, dijital becerilere bir arada ihtiyacımız var. Şimdilik bu iki dünyaya ilişkin beceriler yan yana ve birbirinin alternatifi olarak devam ediyor. Örneğin bir fatura yatıracaksanız bunu bir banka şubesine giderek de yapmanız mümkün, internetten online bankacılık sistemini kullanarak da.  Ancak yakın gelecekte bunun böyle devam edeceğini kimse garanti edemez.

"ÇOCUĞUN BİLİŞSEL GELİŞİMİ AÇISINDAN BAKILDIĞINDA TEKNOLOJİK ARAÇLARLA GEÇİRİLEN SÜDEN DAHA ÖNEMLİSİ HANGİ İÇERİKLE ZAMAN GEÇİRİLDİĞİ"

-Konuyu ‘eğitim uzmanlığı’ perspektifinde değerlendirecek olursanız önerileriniz nelerdir?
Doç. Dr. Sait Tüzel: Medya ve teknoloji hayatın içerisine oldukça kompleks bir şekilde sirayet etmiş durumda. Sürekli değişen bir ortamda birbirinden etkilenen ve etkileyen unsurları tespit etmek güç. Bir yapılacaklar listesi sunmak imkânsız olsa da genel olarak birkaç tavsiyede bulunmak mümkün.

ÇOCUKLARIN DİJİTAL DÜNYA DENEYİMLERİNİN İKİ BOYUTU VAR. BİRİNCİSİ, ÇOCUĞUMUZUN DİJİTAL ARAÇLARI KULLANMA SÜRESİ. İKİNCİ VE DAHA ÖNEMLİSİ İSE DİJİTAL DÜNYADA NE İLE MEŞGUL OLDUKLARINA YOĞUNLAŞMAK

Ebeveynlerden ve öğretmenlerden duymaya alışık olduğumuz en büyük şikâyet genellikle çocuklarımızın dijital dünyada çok zaman geçirdikleri, dijital dünyanın bağımlısı oldukları şeklinde oluyor. Onların perspektifinden bağımlılığı belirleyen ana unsur ise çocuğun tabletle, bilgisayarla ya da diğer dijital araçlarla ne kadar zaman geçirdiği oluyor. Elbette bu araçlarla geçirilen süre önemli. Özellikle de gelişim çağında olan çocukların iskelet sistemleri, göz sağlıkları gibi fiziksel gelişim unsurları açısından… Ancak çocuğun bilişsel gelişimi açısından bakıldığında bu araçlarla geçirilen süreden daha önemlisi hangi içerikle zaman geçirildiği oluyor. Yani iki saat Pepe çizgi filmini izleyen bir çocukla, iki saat boyunca yüksek heyecan içeren bir macera oyununu oynayan çocuğun dijital dünyadaki deneyiminin aynı olduğunu varsaymak hatalı bir bakış açısı. Dolayısıyla çocukların dijital dünya deneyimlerinin iki boyutu var. Birincisi, çocuğumuzun dijital araçları kullanma süresi. İkincisi ve bence daha önemlisi ise dijital dünyada ne ile meşgul olduklarına yoğunlaşmak. Sağlıklı bir zayıflama diyeti gerçekleştirmek için nasıl yediklerimizin yalnızca miktarına değil kalorilerine de dikkat ediyorsak; çocuklarımızın dijital dünyadaki deneyimlerini düzenleme konusunda da yalnızca kaç saat süreyle bu araçlarla meşgul olduklarına değil hangi içeriklerle meşgul olduklarına dikkat etmemiz gerekiyor.
Diğer yandan ailelerimizin çocuklarının dijital araçlarla ilişkilerini belirlerken sıklıkla düştükleri bir hata olduğu kanaatindeyim. Bu hata; televizyon, tablet ya da bilgisayar oyunlarını okuldaki akademik içeriğe karşı bir alternatif olarak çocuklarına sunmaları. Genellikle “ödevini yaparsan 1 saat tablet oynayabilirsin” ya da “bu kitabı bitirdiğinde televizyon izlemene izin vereceğim” şeklinde söylemlerle ortaya çıkıyor ve çocuğun bu araçları okuldaki yaşamına alternatif olarak görmesiyle sonuçlanıyor. Böylece çocukta okulun ve okul kaynaklı görevlerin sıkıcılığına karşı eğlenceli dijital içerikler algısı pekişmiş oluyor. Dijital araçların öğrenmeye değil eğlenmeye yaradığı algısıyla hareket eden çocuk, bu araçları kendi öğrenmesine destek olabilecek araçlar olarak düşünmüyor. Anne babaların bu noktada yapması gereken bilgisayarı ya da tableti; okul aktivitelerinin bir alternatifi olarak değil tamamlayıcısı, destekleyicisi olarak çocuğa sunmalarıdır.