Diyarbakır'da "Yolumuzu Aydınlatan Yıldızlar" programı düzenlendi
Peygamber Sevdalıları Vakfı tarafından "Kasım Ayı Sahabe Ayı" programları kapsamında Diyarbakır'da "Yolumuzu Aydınlatan Yıldızlar" temasıyla düzenlenen programda Mus'ab bin Umeyr'in hayatı anlatıldı.
Her yıl olduğu gibi bu sene de "Yolumuzu Aydınlatan Yıldızlar" temasıyla "Kasım Ayı Sahabe Ayı" programları düzenleyen Peygamber Sevdalıları Vakfı, Diyarbakır'da düzenlediği etkinlikle Mus'ab bin Umeyr'in örnek hayatını katılımcılara sundu.
Merkez Sur ilçesi tarihi Kurşunlu Camii'nde gerçekleşen program Emin Yılmaz Hoca'nın Kur'an tilavetiyle başladı. İTTİHADUL ULEMA mevlit grubu tarafından seslendirilen ilahi ve ezgilerle devam eden programda hazırlanan tiyatro canlandırması yapıldı.
Ardından günün anlam ve öneminde dair konuşma gerçekleştiren Ufuk İğdeli, Mus'ab bin Umeyr'in hayatından anekdotlarla katılımcılara duygusal anlar yaşattı.
Ufuk İğdeli
"Onların tek endişesi Rablerini razı etmekti"
Allah Resulü'nün ashaba yönelik metihleriyle tüm insanlığın da sahabeyi iyi anlaması gerektiğini belirten İğdeli, "Bizler ashabı iyi anlamalıyız. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam bizlere onlardan bahsederken diyor ki 'Onlar gökyüzündeki yıldızlar gibidir. Onlardan hangisine tutunursanız Allah'ın izniyle yolunuzu şaşırmazsınız.' İşte bizler inşallah ashabı iyi anlamalı ve aktarmalıyız. Onların hayatını kendi hayatımıza inşallah en güzel bir şekilde uygulayabilmeliyiz. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'dan sonra sahabe, 2 bin 300 kilometrelik mesafeyi ta Medine'den Diyarbakır'a kadar gelip bunca sahabe bu toplumun ihyası için mücadele etmişler. Bunların endişesi, 90 küsurat yaşında Medine'den İstanbul'un surlarına kadar giden Ebu Eyyub el-Ensar'ın endişesi, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın bir işaretiyle Medine'den Çin'e kadar giden İbni Ebi Kebşe'nin endişesi neydi? Onların tek endişesi Rablerini razı etmek, Allah'ın izniyle bu doğrultuda çalışabilmekti." dedi.
İslam ümmetinin içerisine düştüğü durumdan kurtuluşun Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın sünnet-i seniyyesine yönelmek ve ashabın adımlarını takipten geçtiğine vurgu yapan İğdeli, özlenen izzetli günlere dönmenin tek yolunun bu olduğunu kaydetti.
"İnsanlık, kendi evlatlarını diri diri gömmekten imtina etmeyen bir toplulukla karşı karşıyaydı"
İğdeli, "Allah Resulü Aleyhisselatu Vesselam'dan öncesi, insanlık kendi karanlığında kaybolmuş bir durumdaydı. Kendi evlatlarını diri diri gömmekten imtina etmeyen bir toplulukla karşı karşıyaydı Allah Resulü Aleyhisselam. Haram ve günahların aleni bir şekilde işlendiği, yapılan bütün günahların aslında onlar için utanılacak bir sebep değil de belki de bir medhiye sebebiymiş gibi görüldüğü bir dönemdi. Allah Azze ve Celle kullarına rahmet ve merhametinden kaynaklı her dönemde olduğu gibi onlara kendi içlerinden bir Peygamber gönderdi." ifadelerini kullandı.
Konuşmasının devamında, henüz varlıklı bir ailenin çocuğu olan ve herkesin kendisine gıpta ile baktığı ve dünyadaki tüm insanların hayatı boyunca elde etmek istediği; mal, makam ve dünya güzelliklerine sahip olan Mus'ab Bin Umeyr'in islamla müşerref oluşunu anlatan İğdeli, "Mus'ab daha anadan doğduğu gün bu makama, bu varlığa sahipti ama içinde her zaman anlam veremediği bir boşluk vardı. Ta ki arkadaşı Habbab tarafından bu din kendisine anlatılana kadar. Habbab tarafından Mus'ab'a bu din anlatılınca artık Mus'ab teslim olanlardan oldu." dedi.
"O gün iman etmek demek kor ateşi elde tutmak demekti"
Efendimiz Aleyhisselam' Mus'ab Bin Umeyr'in müşriklerce zarar görmemesi için Müslüman olduğunu gizlemesini tavsiye ettiğini belirten İğdeli, "Neden Peygamber aleyhisselam Mus'ab'a, 'ey Musab imanını açıklama diyor?' Çünkü o gün iman etmek demek kor ateşi elde tutmak demekti. O gün iman etmek demek eziyetleri, işkenceleri, belki de şehadeti göze almak demekti. Ama iman öyle bir şeydi ki sahibini değiştirir ve dönüştürür. Mus'ab ailesine ne kadar da iman ettiğini açıklamamış olsa da ailesi kendisindeki değişimi fark edecek. Ahlakındaki, yaşayışındaki, konuşmasındaki değişikliği ailesi fark edecekti. İman bizleri dönüştürmeli, tövbeleriniz bizleri dönüştürmeli, değiştirmeli. Tövbemizden önceki halimiz ve tövbemizden sonraki halimiz arasında koca bir fark olabilmeli. Hiçbir şey anlatmadan dahi karşıdan görüldüğümüzde 'Bu mümindir.' denilebilmeli." diye belirtti.
"Mus'ab bize hayatıyla en güzel şekilde gösteriyor ki insana izzeti de şerefi de veren İslam'dır"
Mus'ab bin Umeyr'in Darul Erkam'a girmesi ailesi tarafından fark edilince onun Müslüman olduğu anlaşıldığını söyleyen İğdeli, işkence ve eziyetler sebebiyle bazı Müslümanlarla birlikte Peygamber'in emriyle Habeşistan'a hicret ettiğini ifade etti.
İğdeli, "Habeşistan hicretlerine katılan Mus'ab Bin Umeyr, bir süre sonra Peygamber Aleyhisselam'ın özleminden ötürü geri döndü. Geri döndüğü dönem, takriben Müslümanların boykota uğratıldığı dönemdir. Hazreti Ali o sahneyi bize şöyle anlatıyor: Müslümanların boykota uğradığı, birçok sıkıntı yaşadığı bir dönemdi. Hazreti Ali diyor ki: 'Bir gün Allah Resulü Aleyhissalatu Vesselam baktı ve 'Bakın kim geliyor!' buyurdu. Bizler baktık. Üstünde yamalı kıyafetiyle Mus'ab geliyor. Evet, üzerinde yamalı kıyafetiyle Mus'ab geliyordu.' Hazreti Ali şöyle devam ediyor: 'Efendimizin gözleri doldu. Bizlerin de gözleri doldu. İslam'dan önce Mus'ab'ın halini hatırladık. O, bir giydiğini bir daha giymeyen Mus'ab, İslam davası için bütün dünyalıkları bir elinin tersiyle itmişti. Hepimizin gözleri yaşla doldu.' Mus'ab, izzetin ve şerefin aslında nerede olduğunu bize öğretiyordu. İzzet ve şeref insanın üzerine giydiklerinde değildir. Üzerindeki gömlekte, giydiğin pantolonda, giydiğin ayakkabıda, elde ettiğin makam ve mevkiide değildir. İsminden önce kullanılan 'falan doktor, falan mühendis, falan öğretmen, falan tacir' gibi unvanlar da izzet değildir, şeref değildir. Mus'ab bize hayatıyla en güzel şekilde gösteriyor ki insana izzeti de şerefi de veren İslam'dır." şeklinde konuştu.
" Mus'ab bin Umeyr arkasında koca bir hayatı, yakınlarını, sevdiklerini, ticaretini bıraktı"
Mus'ab bin Umeyr'in, Medineye öğretmen olarak gönderilme olayına da değinen İğdeli, "Panayırların olduğu bir dönemde Medine'den gelen 6 Müslüman ile Efendimiz Aleyhisselam tanışacak. Bu 6 kişi iman edecek ve bir sonraki yıl için sözleşecekler. Bir sonraki yıl 12 kişi olarak gelen bu Medineli Müslümanlar birinci Akabe biatını gerçekleştirecekler. Biat gerçekleştikten sonra Efendimiz Aleyhisselam'a şöyle bir ricada bulunacaklar: 'Ey Allah'ın Resulü! Bizlere bu dini öğretecek, bu din nasıl yaşanır bize hayatıyla gösterecek birini gönder.' Efendimiz Aleyhisselam'da Mus'ab'ı onlarla beraber gönderecek. Mus'ab'ın Medine'ye gidişini çok basit bir olaymış gibi göremeyiz. Peygamber davet etti, Mus'ab valizini hazırladı, yolculuğa çıktı… Bu kadar kolay değildi. Mus'ab Medine'ye giderken arkasında koca bir hayat bıraktı. En yakınlarını, sevdiklerini bıraktı; belki ticaretini bıraktı. Ama hepsinden önemlisi, uğruna ölmeyi göze aldığı Allah Resulü Aleyhissalatu Vesselam'ı bıraktı. Niçin? Çünkü Peygamber işaret etti." ifadelerine yer verdi.
Mus'ab bin Umeyr'in çalışmaları sonucunda bir yıl sonra İslam'ın yayıldığı Medine'den gelen Müslümanlar'ın Efendimiz Aleyhisselam'a "Medine artık hazır, sahibini bekliyor" dediğini ve bunun üzerine Efendimiz, ashabıyla birlikte Medine'ye hicret ettiğini anlatan İğdeli, Bedir Savaşı'ndan bazı anekdotlar anlattı.
"Sahabe için şehadet korku değil, Rabbine kavuşmaktı"
İğdeli, ardından Uhud savaşı ve Mus'ab bin Umeyr'in şehadetine dair şunları kaydetti:
"Uhud Savaşı'nda 3 bin kişilik müşrik ordusuna karşı 700 Müslüman vardı. Allah'ın yardımıyla savaş başta Müslümanların lehine gitti. Bu savaşta da muhacirlerin sancaktarı Mus'ab bin Umeyr'di. Sancağı taşımak, ölümü göze almak demekti; çünkü sancak düşerse savaş kaybedilirdi. Mus'ab bunu biliyordu ve bütün okların, kılıçların hedefi olacağını görüyordu. Savaşın başında okçular tepesindeki bir kısmın yerini terk etmesiyle durum Müslümanlar aleyhine döndü. Efendimiz Aleyhisselam'ın yanında sadece birkaç sahabe kaldı; onlardan biri de Mus'ab'tı. Zırhı ve duruşuyla Peygamberimize benzeyen Mus'ab, İbn-i Kamia adlı müşrik tarafından saldırıya uğradı. Mus'ab, sancağı bırakmadan iki kolunu kaybetti ve son darbeyle yüzüstü yere düşerek şehadet şerbetini içti. Mus'ab her darbe aldığında 'Ben Muhammed Aleyhisselam'ın kefaretiyim.' diyordu. Sahabe için şehadet korku değil, Rabbine kavuşmaktı. Onlar İslam için mallarını, yakınlarını ve gerektiğinde canlarını feda ettiler."
"Uhud, kahramanların ve cengaverlerin yeridir." Diyerek sözlerine devam eden İğdeli, "Talha bin Ubeydullah ve diğer sahabeler Peygamber'e saldıran okların hedefi olur; gözlerini ve ellerini kaybederler. Mus'ab bin Umeyr ise yüzü koyun düşerek şehadet mertebesine erişir. Savaş sonrası Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam şehitlerin yanına gelir. Mus'ab'ın naaşının yanında, Allah'ın şöyle buyurduğunu hatırlatır: Müminlerde öyle erler vardır ki Allah'a verdikleri sözde durdular, şehid oldular, kimisi ise sırasını beklemektedir." dedi.
"O bedenler Allah'ın dini için çalışmaya adanmıştır"
İğdeli Mus'ab Bin Umeyr'in şehadetinin ardından kefenlenme olayını bir rivayetle anlatarak, son olarak şunları söyledi:
"Abdurrahman İbni Avf'dan rivayet edildiğine göre, oruçlu olduğu bir gün Abdurrahman İbni Avf'ın önüne mükellef bir iftar sofrası getirdiler. O, sofraya şöyle bir baktı ve sonra şunları söyledi: 'Musab İbni Umeyr, Uhud Savaşı'nda şehit edildi. O benden daha iyi idi ama kefen olarak bir kaftandan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açıkta kalıyordu. Sonra dünyalık olarak her şey önümüze kondu. Şimdi bunca nimetler önüme getiriliyor. İyiliklerimizin karşılığı dünyada peşin verilmiş olmasın! Bundan endişelenmekteyiz,' deyip ağlamaya başladı. Hatta iftar yemeğini de yemedi, terk etti.
İğdeli, "Bu dönemde, Mus'ab bin Umeyr'i Allah'ın izniyle kendine örnek alacakların aklında Hasan el-Benna'nın sözü sürekli olmalıdır: “Yarınlar yorgun olanların değil, rahatından vazgeçenlerin olacaktır.” Sahabe ve ondan sonraki yiğit mücahitler, İslam davası uğruna dinlenmeyi ahirete bırakmışlardır. Bu bedenler Allah'ın dini için çalışmaya adanmıştır. Bizler de dinlenmeyi toprağın altına bırakmalı, Allah'ın izniyle cennette Mus'ab'lar ve sahabe ile beraber olmayı hedeflemeliyiz. Allah, Mus'ab'ın ve sahabenin yolundan yürüyebilecek bir liyakati hepimize nasip etsin." ifadelerine yer verdi.
Program, Ömer Durmuş tarafından yapılan dua ile son buldu.