Filistin İslami Cihad Hareketi Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Muhammed el-Hindi, Filistin İletişimciler ve Medya Derneği (FİMED) tarafından düzenlenen basın toplantısında önemli açıklamalarda bulundu.
FİMED'in Gazeteci Şehit Enes el-Şerif Salonu'nda gerçekleştirilen basın toplantısında konuşan el-Hindi, dünyaya yenilmez olarak gösterilen ve ABD ile Batı için vazgeçilmez bir müttefik olan işgal rejiminin Aksa Tufanı sonrasında ABD'ye hizmet etmekten çok hizmet alan bir yapıya dönüştüğünü, kaybettiği güç nedeniyle bölgede daha fazla saldırganlaştığını ifade etti.
Filistin İslami Cihad Hareketi'nin 29'uncu kuruluş yıl dönümü ve Aksa Tufanı'nın da 3'üncü yıl dönümü nedeniyle bölgede yaşanan kritik sürece ilişkin açıklamalarda bulunan el-Hindi, "Özellikle bölgemizde asli unsurların gücü, yaşanan çatışmalar, stratejik olarak atılan adımlar, tüm meydan okumalara karşı stratejik bir akıl ile düşünmek, sahada yaşananlara takılmadan bir plan içerisinde olmamız gerektiğini bize gösteriyor." dedi.
"Bölgemizde kurulan emperyalist sistem bölgeye hâkim olmak için birçok girişimlerde bulundu"
Filistin topraklarının Peygamber Efendimizden (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Osmanlı dönemine kadar geçen Müslümanlar tarafından yönetildiğini belirten el-Hindi, "İslam'ın hakim olduğu bu döneme baktığımızda, birçok olumlu gelişmelerin yaşandığını görüyoruz. Aynı zamanda bu süreçte birçok sorunlar da yaşandı ama tüm bunları ele alıp bir çözüm bulmaya çalıştığımızda yalnızca tek reçete olan Peygamber Efendimizin ortaya koyduğu İslam anlayışıyla çözümlenebilir. İslami sistem ortadan kaldırılmasıyla birlikte Müslümanlar, 'Nasıl bir çıkış yolu bulabiliriz?' sorusuna cevap aramışlar. İlk çıkış yolu, İslam'ın ilk öğretilerine, özüne dönmek olarak ortaya konulurken ikinci yol ise Batı'nın değerlerinin İslam toplumuna uydurulmasıyla içerisine düşülen durumdan kurtulmaya çalışılabileceği düşünceleri ortaya konulmuştur. O dönemde de Amerika'nın temsil ettiği liberal sistem ile Rusya ve Çin'in gösterdiği Komünizm sistemiydi. 'Batı'nın gömleğini giymek' olarak nitelendirilen bu sistemler denendi ama başarılı olunamadı. Ne asıl kimliğimize sahip çıkabildik ne de Batı'nın sistemine göre yaşayabildik. İslam toplumları bu yeni sisteme ayak uydurma sürecinde ciddi başarısızlıklarla karşılaştı. Yalnızca sistemin bize uygun olmaması değil kimliğimizi, fıtratımızı değiştirme, bölgemize yön verme gibi dayatmalarla karşılaştı. Son olarak işgal rejimi bölgemizin kalbinde dayatmalar sonucunda güç kullanılarak yerleştirildi. İşgal rejimi bir emperyalist sistem olarak bölgemize kurulduktan sonra bölgemize yeniden sahip olmak adına birçok girişimde bulundular." diye konuştu.
El- Hindi, "1924'te hilafetin kaldırılmasıyla karşı karşıya kaldık. 1928'de Hasan el-Benna'nın hareketi başladı. Ardından birçok İslami hareket de kuruldu. Bunlardan kimisi farklı yöntemler kullandı. Kimisi toplumun ıslah edilmesiyle yeniden İslami bir sistemin kurulabileceğini benimseyerek çalışma yaptı. 1970'lerin ortasında Filistin'de İslami çalışmalarda kullanılan yöntemlerle ilgili ciddi tartışmalar başladı. Peygamber Efendimiz'den 1924 yılına kadar İslam topraklarının yönetilmesinde kullanılan yöntemin yeniden inşa edilmesi gerekip gerekmediği konuşuldu. Bu tartışmalar yaşanırken Mısır'da öğrenciydim. O dönemde Filistin'in istisnai bir duruma sahip olduğunu gördük. Tarihi ve siyasi bir okuma yapıldığında da Filistin'in özel bir konuma sahip olduğunu tespit ettik. O zamanlarda bir ufuk açmaya çalıştık. Filistin tüm Müslümanları doğrudan ilgilendiren bir dava olduğunu tespit edip stratejilerimizi buna göre inşa etmeye çalıştık. O zamanlarda tüm bu geçmişten gelen okumalar üzerine, direniş merkezli olan 'İslami Cihad Hareketi' kuruldu. O günden bu yana aynı strateji ile yoluna devam ediyor." şeklinde konuştu.
"100 yıllık direnişi, Filistin davasını silmek istediler"
Aksa Tufanı'nın da direniş eksenli bir strateji ile başlatıldığını kaydeden el-Hindi, konuşmasını şu şekilde sürdürdü:
"Birinci ve ikinci Dünya Savaşı sonrasından bölgedeki nüfuz, sistemler arasında taksim edilmişti. Bu sistem ile birlikte işgal rejimi bölgemizde temsilci olarak, istikrarsız bir bölge oluşturmak adına kurulmuştur. Bu düşünce ile 1948'de işgal rejimi kuruldu ve bugüne kara yaşanan tüm kötülükleri bunun üzerinden okumak gerekir. Nasıl ki 1948'de uygulanan plan sonrası için bir dönüm noktası olduysa, Aksa Tufanı da bir dönüm noktası olmuştur ve bugünden sonra bölgede, uluslararası sistemde yaşanacak olanlar bunun üzerinden okunmalıdır. İsrail, Amerika için çok önemli bir konuma sahiptir. Amerika'nın çıkarlarına hizmet etmek adına yaptıkları çalışmalar Batı için vazgeçilmezdir. İsrailin bu hizmetlerinden biri de Sovyetler Birliği'ne ve İslami hareketlere karşı durmaktır. Bugün de İran'a karşı durmak, etkisini azaltmak gibi bir rolü var. Mısır'ın Cemal Abdünnasır döneminde kontrol altına alınması, Suriye'nin kontrol altına alınması, Ürdün'ün sistemsel olarak yönlendirilmesi, İran'da şahın devrilmesi, israilin Amerika için yeniden vazgeçilmez bir yapılanma olduğunu gösterdi. Tüm bu aşamalardan sonra israil Batı ve ABD için test edilmiş, güvenilir ve vazgeçilmez bir ortak haline gelmiştir. İsrail, bölgesel görevleri ile birlikte Afrika, Latin Amerika gibi bölgelerde de ABD tarafından kullanılabileceği söz konusu olmaya başladı. Dünyada israil ile birlikte ortaklıklarını daha da güçlendirme niyetindeler. Son geline noktada sözde 'İbrahim Anlaşmaları' ile israilin 'bölgenin patronu' yapılması planlanıyordu. Aksa Tufanı öncesinde bölgemiz sözde 'İbrahim Anlaşmaları' ile karşı karşıya kalmıştı. İlk dalgada 4 İslam ülkesinin (Bahreyn, Sudan BEA, Fas) bu anlaşmaya taraf olmasıyla karşı karşıya kaldı. Bu anlaşmalar ile israil, Batı için bölgede vazgeçilmez bir müttefik haline geldi. Tüm bu adımalar atılırken Arap ve İslam ülkeleri tarafından Filistin devleti kurulmayana dek işgal rejimi ile hiçbir iletişimin kurulaması kararlaştırılmıştı. Tüm bunlar yapılırken Filistin davası, Filistinlilerin hakları görmezden gelindi. İsrailin bölgenin patronu olması, Asya ve Avrupa'nın enerji merkezi olması hedefleniyordu. İran'ın varlığı, bölge ve Müslümanlar için bir tehlikeymiş gibi gösteriliyordu. 100 yıllık direniş sanki İran'ın eliyle yapılıyormuş gibi gösterilmeye çalışıldı. Böylece Filistin'in haklı davasını silmek istediler."
Batı ve işgal rejimi arasındaki temel noktalardan birisinin de Batı'nın sisteminin bölgede uygulanmaya çalışılması olduğunu aktaran el-Hindi, her yönüyle kendilerine benzeyen işgal rejiminin bölgedeki en ahlaklı, en adil yönetim olduğu yalanının yaymak gibi bir hedeflerinin olduğunu ifade etti.
Bölgenin patronu olma hayali suya düştü
Aksa Tufanı öncesinde işgal rejiminin tüm bölgeden daha güçlü bir merkez haline getirilmeye gayret edildiğini ve kurulabilecek herhangi bir yönetimi veto etme hakkına sahip olduğunu, anlaşmalara rağmen bölge ülkelerine verilebilecek silahların verilmesini dahi engellediğini belirten el-Hindi, işgalin yalnızca Filistin için değil tüm bölge için tehdit oluşturduğunu, Filistin direnişinin de 'bir avuç terörist' olarak gösterildiğini kaydetti.
"ABD'nin desteği işgal rejimi için varlık yokluk meselesi"
Aksa Tufanı sonrasında işgal rejiminin her başlattığı savaşta tıkandığını, yıllardır iftihar ile anlattıkları 'Kesin çözüm' stratejilerinin sakat kaldığını söyleyen el-Hindi, ABD'nin desteğinin olmadığı her noktada işgal rejiminin de boşa düştüğünü, bu nedenle ABD desteğinin işgal için varlık yokluk meselesi olduğunu aktardı.
"Katliamlara rağmen bir şey elde edemeyen işgal rejimi var olan gücünü de kaybetti"
İşgal rejiminin yaptığı onca katliam ve soykırıma rağmen bir kazanım elde demediğini ancak askeri anlamda bazı noktalarda başarı elde ettiğini kaydeden el-Hindi, buna rağmen siyasi ve stratejik bir başarı elde edemediğini, aksine var olan gücünü ve rolünü kaybettiğini ifade etti.
"Mücahitler karşısında zelil oldular"
İşgal rejiminin yıllardır yönetim biçimi olarak kullandığı korku imparatorluğunu kaybettiğini vurgulayan el-Hindi, güç anlamında fazla bir imkânları olmayan mücahitler karşısında nasıl zelil olduklarının tüm dünya tarafından görüldüğünü, itibarlarının yerle bir olduğunu söyledi.
"Yenilmezlik algısı Aksa Tufanı ile ciddi darbe aldı"
Anlatılan kahramanlık hikâyeleri ile işgal rejiminin dünyada olan biten her şeyden haberdarmış gibi gösterilmeye çalışılan bir istihbaratın da Aksa Tufanı ile çöktüğünü hatırlatan el-Hindi, yenilmezlik algısının da bu operasyon ile ciddi darbe aldığını hatırlattı.
Aksa Tufanı'nın işgal rejimi içerisinde tartışmalara yol açtığını ve gerçeği kendilerinin de gördüğünü belirten el-Hindi, son dönemde kendi aralarında da birçok konuda anlaşamadıklarını, Batı'nın da bunun farkında olduğunu söyledi.
"ABD'ye hizmet etmekten öte hizmet alacak duruma geldi"
Dünyada işgal rejimine karşı olan tavırların değiştiğini, artık nefret ile anıldıklarını söyleyen el-Hindi, bu sürecin bir güven sorununa yol açtığını, Amerikan siyasetinde bile bunun tartışıldığını, ABD tarafından başlatılan savaşların kendi çıkarları için değil israilin çıkarlarına hizmet etmek için başlatıldığına dair ciddi eleştirilerin yapıldığını ifade etti.
"İran'ın zayıflaması ABD'ye değil kaostan beslenen işgal rejiminin çıkarlarına yarar"
İran'a karşı başlatılan savaşın Amerika'ya bir çıkar sağlamadığını ancak israile çıkar sağladığını belirten el-Hindi, ABD'nin Irak'ta olduğu gibi gerçek manada sadece savaş ile elde edeceği bir çıkarının olmadığını, milyarlarca dolar ve çok sayıda askeri kayıp ile İran'ın zayıflatılmaya çalışılmasının yalnızca kaostan beslenen işgal rejiminin çıkarlarına hizmet ettiğini söyledi.
"ABD seçimlerinde siyonizmin desteğini reddederek kazanan Memdani örnekleri artacak"
ABD'deki demokratların içinde sol görüşlü olanların gelecek seçimde neredeyse her noktada kazandıklarını, bunların işgal rejimine karşı olduğunu hatırlatan el-Hindi, Memdani örneğinde olduğu gibi siyonist lobilerin desteğini reddedenlerin kazanmaya devam edeceğini ifade etti.
"İşgal rejimi bölge ülkeleri için tehdit oluşturuyor"
İşgal rejiminin Aksa Tufanı sonrasında ABD'ye hizmet etmekten çok hizmet alan bir yapıya dönüştüğünü ve bu kayıpların daha fazla katliam yapmasına, suçlarına yenisini eklemesine neden olduğunu belirten el-Hindi, israilin bölge ülkeleri olan Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, Ürdün ve Türkiye gibi ülkeler için de ciddi tehdit oluşturmaya başladığını hatırlattı.
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin