Ailelerimiz Modern Kuşatma Altında
Güneşin doğuşuyla başlayan o eski, bereketli sabahların yerini; modernizmin ruhsuz ve aceleci gürültüsü aldı. Bugün sadece şehirler değil, zihinler ve kalpler de bir istila altında. Modern hayat, "özgürlük" adı altında bizlere yeni pratikler sunarken, asıl özgürlüğün sığınağı olan aile kurumunu yavaş yavaş aşındırıyor. İlişkilerimizdeki samimiyet, sosyal medyanın soğuk ekranlarında eriyip giderken, geriye "daha çok görünme" tutkusu ve bunun getirdiği derin bir huzursuzluk kalıyor.
Bir zamanlar evin en sıcak köşesi olan akşam yemekleri, yerini artık telefon ışıklarının gölgesinde yenen sessiz öğünlere bıraktı. Modern dünya bize her şeyi bir dokunuşla önümüze serme sözü verirken, yanı başımızdaki insanın sesini duymayı bizden alıp götürdü. Aile, sadece aynı çatıyı paylaşan bireylerin toplamı değil; ortak bir ruhun, bölüşülen bir ekmeğin ve birbirinin gözünün içine bakarak kurulan bir bağın adıdır. Ancak bugün bu bağ, sosyal medyanın "beğeni" labirentlerin de kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya.
Dijital dünyada binlerce "arkadaş" biriktirirken, evlatlarımızın başını okşamayı, eşimizin yorgunluğunu fark etmeyi ihmal eder olduk. Modern hayatın kadını evden uzaklaştıran, "illaki dışarıda ve vitrinde olma" zorunluluğu dayatan tavrı, yuvanın mahremiyetini zedelemekte ve maalesef şiddet gibi tasvip edilemez sonuçlara kapı aralamaktadır. Oysa kadının tesettürü onun özgürlüğüdür; bu vakarla dışarıda ihtiyacını görebilir ancak asıl huzur, sükûnetin kaynağı olan evindedir.
İslam düşüncesine göre aile, tesadüfi bir birliktelik değil, ilahi bir emanettir. Erkek, bu yuvanın idarecisi kılınmışsa da bu "idare", tahakküm kurmak değil; korumak, kollamak ve bir gölge gibi sükûnet sunmaktır. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle; “Kocaların kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da kocaları üzerinde hakları vardır.” Bir kadının iffeti ve imanı yuvanın temel taşıdır; bu binanın çatısını ise erkeğin feraseti ve merhameti ayakta tutar.
Artık kadınlar kocalarına itaat etmiyor. Saygı göstermiyor. Kocasının evin ekmeğini nasıl kazandığı pek umurunda değil ve habire lüks adına yeni şeyler ve daha yüksek standartta bir hayat talep ediyor. Sürekli daha müreffeh hayat yaşayan başkalarını örnek göstererek kocasının daha çok çalışması veya borç altına girmesine vesile oluyor. Bu durumdaki bayanların çoğu çocuklarına da iyi bakmıyor. Sosyal medya veya tv karşısında gündüz kuşağı berbat programlarla vakit geçiriyor. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) "Kadın, kocasının hakkına riâyet etmedikçe, Rabb'inin hakkını (emrini) yerine getirmiş olmaz" buyurmaktadır.
Kadınlarında erkekler üzerinde hakları vardır. Bir erkek kadınının tüm ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır velev ki kadının şahsi malı varsa bile tüm sorumluluk erkeğe aittir. Bir erkek asla kadınına çirkinsin dememeli veya seni sevmiyorum dememeli çünkü fıtrat olarak bir kadın her şeyi unutur ama bu sözleri asla unutmaz. İslami usule göre başka kadınların giydiğinden giydirmelidir. Hatta bazı İslam âlimleri eğer kadın sigara içiyorsa sigarasını bile erkek karşılamalıdır.
Bugün en küçük bir tartışmada yıkılan yuvalar, Hz. Ömer’in (r.a.) o asil tavrını ne kadar da çok özlüyor:
Rivayet edilir ki Sahabeden biri, eşinin sinirli halinden, kendisine bağırıp çağırmasından ve dilini tutamamasından şikâyet etmek için Hz. Ömer’in kapısına gelir. Adam, Hz. Ömer’in evinin önünde beklerken içeriden bir ses duyar. Hz. Ömer’in eşi halifeye yüksek sesle bağırmakta Hz. Ömer ise sessizce dinlemekte, eşine tek bir kelime bile karşılık vermemektedir. Adam, "Müminlerin emiri, koca halife Ömer bile karısının dilinden çekiyorsa, benim halim nice olur?" diye düşünerek şikâyet etmekten vazgeçer ve geri döner.
Hz. Ömer, adamın geri döndüğünü fark edip çağırır. Adam, "Ya Ömer, hanımımı şikâyete gelmiştim ama seninkini dinleyince vazgeçtim" der. Hz. Ömer, hanımına neden sabrettiğini şöyle açıklar: "Eşim bize yemek pişirir evi çekip çevirir. Çocuklarımı emzirir ve onlara bakar. Ateşe harama düşmekle aramda bir perdedir, kalbim onunla sükûnet bulur. Bu kadar hizmete karşı onun bir iki bağırıp çağırmasına sabretmeyecek miyim?" diyerek, sahabeye eşine karşı anlayışlı ve sabırlı olması tavsiyesinde bulunur.
Merhum Erdem Beyazıt da o meşhur dizelerinde kadını bir mülkün asıl sahibi gibi tarif eder:
"Kadınlar bilirim ülkeme ait Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak Göğüsleri Çukurova gibi münbit Dağ gibi otururlar evlerinde Limanlar gemileri nasıl beklerse Öyle beklerler erkeklerini Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi."
Bu dizelerdeki "dağ gibi oturmak" tabiri, pasif bir bekleyiş değil; sarsılmaz bir vakarı, aileyi bir arada tutan o muazzam gücü temsil eder. Kadın, tesettürüyle hürleşen, evinde huzur bulan ve eşi için bir çınar gibi yaslanılacak bir liman olandır.
Modernite bizi hızın kölesi yaptı. Durup dinlemeye, birbirimizin kalbine dokunmaya vaktimiz yokmuş gibi davranıyoruz. Evin içindeki o kadim sıcaklık kayboldu. Birlikteyiz ama yalnızız. Aynı koltukta oturup farklı dünyalara bakmak, fiziksel bir birliktelik sunsa da ruhsal bir kopuşu beraberinde getiriyor. Aile hayatını mahveden şey sadece teknoloji değil; bu teknolojinin aramıza ördüğü o görünmez duvarları fark etmeyişimizdir.
Belki de çözüm, akşamları telefonları bir kenara bırakıp sadece birbirimizin sesine talip olmaktır. Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi; "Bir duruşu olmalı insanın; bir bakışı, bir anlayışı, bir aşkı, bir davası olmalı." Bizim davamız da en kutsal kalemiz olan yuvamızı, bu dijital fırtınaya karşı korumak olmalıdır. Unutmamalıyız ki; sosyal medyadaki hiçbir etkileşim, bir çocuğun babasına sarılmasındaki samimiyeti ya da bir ailenin beraberce içtiği çayın sıcaklığını veremez.
Nisa Suresi’nde belirtildiği üzere, erkekler kadınların koruyucusudur ve iyi kadınlar itaatkârdır. Ancak bu dengenin kurulması, modern dünyanın sahte parıltılarına sırt dönüp, yeniden kendi köklerimize bakmamızla mümkündür. Sosyal medyanın dağıttığı dikkatimizi, yeniden eşimizin gözlerine ve çocuklarımızın gülüşüne çevirdiğimiz gün; modernizm o soğuk yüzüyle kapımızdan defolup gidecektir..