CEMİYET HAYATINDAKİ ÖFKE PATLAMASI

KÖŞE YAZISI

İnsanın kalbi ile Yüce Yaratıcı arasındaki rabıta kopunca, âdemoğlu inanılmaz derecede vahşileşir. Kalbî bağların zayıflamasıyla berrak pınarlarını kaybeden insan ruhu, kurak bir çöle döner; aniden parlayan, hırçın, öfkeli ve neticesini düşünmeden elinden ve dilinden etrafına sürekli zarar saçan bir kurguya bürünür. İlahi bir aidiyet duygusundan mahrum kalan kalp, merhamet ve sekîneti kaybederek bencil bir ihtirasın esiri olur.

"İnsan, nefsinin öfke ve şehvet gibi süfli arzularını akıl ve iman bağıyla dizginleyemediği zaman, yırtıcı hayvanlardan daha vahşi bir hale gelir. Kalp, Allah’ın zikriyle mutmain olmadıkça, öfke ateşi ruhu yakıp kavurur." İmam-ı Gazali (İhyâu Ulûmi’d-Dîn)

Özellikle Kızıltepe havzasında var olan aşiretlerin, kendilerini hak ve adalet anlamında yeniden tadil etmeleri gerekmektedir. Kendi aşiretlerinden biri eğer zalimane bir fiil işlemişse, ona asla arka çıkılmamalıdır. O insan, yaptığının hesabını tek başına vermelidir. Söz konusu aşiretin tümü, neden bir kişinin hatası yüzünden yıllarca bir kan davası bataklığında çırpınsın?

Aşiret liderleri bugün şu gerçeğin farkında olmalıdırlar: Eskiden suç işleme oranı çok düşüktü; çünkü geleneksel de olsa insanlar dindardı ve "Bir insanı haksız yere öldüren, ebediyen cehennemdedir" ilahi buyruğunun şuurundaydılar. Şimdi ise işler değişti; o kadim irfan kültürümüz aşındı, maneviyattan yoksun kalan insanlar canavarlaştı ve adeta birer öfke topuna döndü. Kanaatimce vakit kaybetmeden tüm aşiret liderleri ortak bir iradeyle şu açıklamayı yapmalıdırlar:

"Biz kendi aşiretimize ancak hak ve adalet ölçülerinde sahip çıkarız. Biri başkalarına haksızlık ve zulüm etmişse ona asla sahip çıkmayacağız; o, yaptığının hesabını bizzat kendisi ödeyecek!"

Maalesef bugün Kızıltepe havzasında, her doğan güne ya acı bir cinayet haberiyle ya da hunharca bir kavga vakasıyla irkilerek uyanmaktayız. Aşırı sinir, tahammülsüzlük ve dizginlenemeyen öfke, adeta koca bir toplumu karanlık bir korku tüneline hapsetmiştir. Sokakları, meydanları ve evleri esir alan bu cinnet halinin faturası ise ne yazık ki çok ağırdır: Bu öfke patlamalarında yitip giden gencecik canlar, erkenden sönen aile ocakları ve arkada gözü yaşlı, boynu bükük kalan yetim çocuklar...

Oysa çok değil, yakın bir geçmişe kadar toplumumuzda, gelenekten tevarüs eden köklü bir inanç ve hürmet iklimi hâkimdi. Dahası, cemiyet hayatına istikamet veren, adalet ve sulhu ayakta tutan hürmete layık üç büyük merci bulunuyordu: Ağalar, seydalar ve şeyhler... Onlar toplumun manevi ve sosyal mihmandarlarıydı. Ne zaman ki topluma rehberlik eden bu değerli üç otorite zayıfladı veya işlevini kaybetti; işte o zaman cemiyetimiz adeta sahipsiz, rehbersiz ve korumasız kaldı. Oluşan bu otorite boşluğu, yerini kural tanımayan nefsi bir vandallığa bıraktı.

"Gerçek pehlivan, güreşte başkalarını yenen değil; öfke anında nefsine hakim olan kimsedir."

— Hz. Muhammed (s.a.v.)

Unutulmamalıdır ki, hiç kimsenin yaptığı zulüm hiç kimsenin yanına kâr kalmaz. İlahi nizamın şaşmaz bir kanunudur bu: Çoğu zaman işlediğimiz günahlar ve fütursuzca sergilediğimiz haksızlıklar, daha ahirete varmadan, henüz bu dünyada birer bedel olarak dönüp bizi yakalar ve kuşatır. Mazlumun ahı yerde kalmadığı gibi, öfkeyle dökülen kanın, kırılan kalbin hesabı da ruz-ı mahşere kalmadan bu dünyada sahibini bulur.

Toplumsal reçetemiz; kalbimiz ile Allah arasındaki o mukaddes rabıtayı yeniden ihya etmekten geçer. Kaybettiğimiz manevi dengeleri, fıtri otoriteleri ve aramızdaki merhamet hukukunu yeniden tesis etmediğimiz sürece, bu korku tünelinden çıkış mümkün olmayacaktır.

Yüce Mevlâ kalplerimize sekînet, cemiyetimize basiret ihsan eylesin.