“Modernizmin Parıltısında Kaybolan İnsan”
Modern çağın en büyük yanılgılarından biri, insanı tabiattan uzaklaştırırken bunu “ilerleme” adı altında kutsamasıdır. Bugün birçok insan, toprağa dokunmayı geri kalmışlık; hayvanla, doğayla, üretimle iç içe yaşamayı ise köylülük diye küçümsüyor. Oysa aynı insan, betonların arasında yalnızlaşmış bir hayatın içinde, modernliğin ona sunduğu yapay ritüelleri medeniyet sanıyor.
“Modernizm öyle bir şey ki; sizi köyde koyun çobanlığı yapmaktan utandırıp, parkta gezdirdiğiniz köpeğin pisliğini yerden poşetle toplamayı medeniyet diye gösterir.”
Bu söz aslında çağımızın büyük çelişkisini tek cümlede özetliyor. Çünkü modernizm, çoğu zaman hakikatin üzerini örtüp insana yeni bir kimlik inşa ediyor. Köyde sabahın ilk ışığında sürüsünü otlatan bir çoban; doğayı tanır, emeği bilir, sabrı öğrenir. Yağmurun kokusunu bilir, toprağın dilinden anlar. Hayatla doğrudan temas hâlindedir. Fakat modern dünya ona dönüp “sen geri kaldın” der. Çünkü artık insanın üretmesi değil, tüketmesi makbuldür.
Bugün şehirlerde insanlar, doğallığı kaybettikçe yapay alışkanlıkları incelik zannetmeye başladı. Bir zamanlar insanın utanmadan yaptığı birçok şey küçümsenirken, modern hayatın dayattığı davranışlar “çağdaşlık” etiketiyle sunuluyor. Oysa mesele köpek gezdirmek ya da hayvan sevgisi değildir. Mesele; insanın kendi öz değerlerinden koparılıp, başkasının tanımladığı bir medeniyet anlayışına mahkûm edilmesidir.
Modernizm, çoğu zaman insanı özgürleştirmedi; aksine onu kendi köklerinden utandırdı. İnsan artık dedesinin yaptığı işi küçümsüyor ama yabancı kültürlerin alışkanlıklarını büyük bir hayranlıkla benimsiyor. Toprağı küçümsüyor fakat betonun içinde ruhsuz bir hayatı başarı sanıyor. Çünkü çağımızda “itibarlı görünmek”, “faydalı olmak”tan daha değerli hâle getirildi.
Oysa gerçek medeniyet; insanın özünü kaybetmeden gelişebilmesidir. Bir çoban olmak utanılacak bir şey değildir. Utanç; emeği küçümseyen, alın terini değersiz gören bir zihniyetin esiri olmaktır. Çünkü insanı asil yapan şey, yaptığı işin adı değil; o işi hangi ahlakla yaptığıdır.
Bugün dünya yeniden doğallığı arıyor. Organik yaşam, sade hayat, köye dönüş projeleri konuşuluyor. Çünkü insan ruhu, fıtratından sonsuza kadar kaçamıyor. Beton yükseldikçe yalnızlık artıyor, teknoloji geliştikçe kalpler yoruluyor. Modern insanın en büyük trajedisi de burada başlıyor: Her şeye sahip olup kendini kaybetmek…
Belki de yeniden düşünmemiz gereken şey şudur: Bize yıllarca “medeniyet” diye anlatılan şey gerçekten medeniyet miydi; yoksa sadece köklerinden koparılmış insanların parıltılı yalnızlığı mıydı?