Kitap Künyesi
Yazar: Ahmet Yaşar Ocak
Yazar: Haşim Şahin
Yayın Evi: Timaş Yayınları
İSBN: 9786050816723
Sayfa Sayısı: 528
--reklam--
Arı Kovanına Çomak Sokmak Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
"Ahmet Yaşar Ocak daha çocukken bile olgun, ağırbaşlı, okumayı çok seven biriydi. Ben şimdi daha iyi anlıyorum ki, o daha o yaşlarda bilim adamı damarına sahipti. Daha ilkokulda iken öğretmene en fazla soru soran öğrencilerdendi. Okula dergi gelirdi, pek çoğumuz dergiyi angarya kabul ederken o hemen derginin kapağını açar, okumaya başlardı."
-Taha Akyol-
"Ahmet Yaşar Ocak'ın araştırmaları Türkiye'nin bugünkü meseleleri üzerine düşünen ve yazan bütün aydınlar tarafından mutlaka okunmalı."
-Beşir Ayvazoğlu-
"Burada bir liste verecek değilim ancak ilk Türkçe eserini 1980'de yayımlayarak ezber bozan bir bilim insanından ve eserlerinin bende bıraktığı izlerden kısaca söz edeceğim: Batılı yöntemle yerli bir bakışın özdeşleştiği bu kişi Ahmet Yaşar Ocak..."
-Sabri Koz-
"Sevgili meslektaşımın çalışmalarını yürütürken arşiv belgelerine ve her türlü özgün tarihi vesikalara ve kayıtlara önem vermesi, bunları maharetle yorumlaması ve kullanması bir kültür tarihçisi olarak kendisini son derece önemli bir eşiğe ve aşamaya taşımıştır."
-Süleyman Uludağ-
Yozgat gibi küçük bir Orta Anadolu kasabasında doğup, adını yaptığı birbirinden kıymetli çalışmalarla duyuran Ahmet Yaşar Ocak, yetiştiği kültür ortamını; her biri birbirinden değerli hocaları Ömer Nasuhi Bilmen, Nihat Sami Banarlı, Ali Nihat Tarlan, Mahir İz, M. Tayyip Gökbilgin, Nejat Göyünç, Ercüment Kuran, Claude Cahen ve Irene Mélikoff'u ve üzerinde yıllarca titizlikle çalıştığı konuları bu hatıratta anlatıyor. Tarih yazıcılığı alanında Türkiye'de mevcut bazı önyargılara karşı çıkan Ahmet Yaşar Ocak'ın hayat hikâyesi, tarihe meraklı herkesin başucu kitabı niteliğinde…
(Tanıtım Bülteninden)
--reklam--
Arı Kovanına Çomak Sokmak Alıntıları - Sözleri
- Bizim milletimiz tarihine taparcasına bağlı ve sadıktır. Ona laf söyletmez ama iş o tarihin bıraktığı eserleri korumaya gelince sanırım yeryüzündeki en hoyrat, en duyarsız ve en tahripkâr milletlerden birisidir.’
- Türkiye’de tarihçiliğin ana karakteri ‘’Türkosantrik’’ olmasıdır. Dünyada sadece biz Türkler varmışız ve milletimiz, tarihimiz hatasız, kusursuz ve muhteşem tek tarihmiş gibi düşünülüyor; genel görünümü itibariyle Türk tarihine odaklanmış bir tarihçiliğimiz var. Kendi tarihimize eleştirel bakmak sapkınlık gibi görülüyor. Bu yüzden başka toplumların, hatta burnumuzun dibindeki komşularımızın tarihini ve kültürünü hiç merak edip incelememişizdir.
- ‘Bizim milletimiz tarihine taparcasına bağlı ve sadıktır. Ona laf söyletmez ama iş o tarihin bıraktığı eserleri korumaya gelince sanırım yeryüzündeki en hoyrat, en duyarsız ve en tahripkâr milletlerden birisidir.’
- Fıkıh dersine Bulgaristan göçmeni olup el ezher de okumuş Ahmet Davutoğlu Hoca gelmekteydi. Çok iyi bir insandı ama pedagojik formasyonu yoktu. Bazen yatılı da nöbetçi kalırdı o zaman yanına gider hatıralarını dinlemeye bayılırdık. Bulgaristan'da Müslümanların yaşadığı sıkıntıları, maruz kaldıkları eziyetleri anlatırdı. Oldukça hoş sempatik bir hocamızdı, aynı zamanda güreşçi idi. Çok koyu muhafazakar bir bakış açısına sahip olduğu için sonraki yıllarda Hayrettin Karaman Hoca ile bazı polemikler yaşamış dini tamir davasında din tahripçileri isimli kitabında onu ve onun gibilerini çok sert eleştirmiştir. Kendisinden çok da faydalarını yapmadığımızı faydalandığımız söyleyemeyeceğim maalesef
- 27 Mayıs İhtilalinin zorla Diyanet İşleri Başkanı yaptığı, ama bir seneden fazla tahammül edemeyerek ayrılıp İstanbul Müftülüğü görevine tekrar dönen Ömer Nasuhi Bilmen Hoca ise kelam dersimize gelirdi. Tipik bir medrese hocasıydı derste mu muhtasar ilm-i kelam adındaki kitabını açar, cümle cümle okur, sonra izahını yapardı. Soru sorduğumuzda " Ee sen şimdi inanmıyor musun gardaşım?" diye kızardı derslerinin çok faydalı olduğunu söyleyemem.
- Hoca fazla sert değildi ama yüzü pek gülmezdi. Erzurum şivesiyle konuşuyordu. Lacivert takım elbise giyerdi, kravatı var mıydı yok muydu onu Tam hatırlayamıyorum. Ama başındaki fötr şapkasını çok iyi hatırlıyorum. Ders verirken şapkasını çıkarıp masanın üstüne koyardı. Ama sertliğine rağmen hoş ve sempatik bir insandı aynı zamanda. Bir keresinde muziplik yapıp ders çıkışında hocaya şapka giymenin günah olup olmadığını sordum. İskilipli Atıf Hoca hadisesini biliyordum ve sorum maksatlıydı. Üstelik hocanın başında da fötr şapkası vardı. Çok kızdı hiç cevap vermeden döndü gitti. Adamcağız ne cevap versin günah dese siz niye giyiyorsunuz diyeceğim, günah değil dese madem öyle Atıf Hoca niye giymeyi reddetti diyeceğim. Hasılı kelam benim yaptığım kabalık ve ukalalık idi ama gençlik işte, bir bakıma fütursuzluk demek değil midir?
- Merhum Mahir İz tasavvuf tarihi hocamızdı. O da bilhassa rahmetli Mehmet Akif ile hatıralarını anlatırdı genellikle. Bazen heyecanlı heyecanlı ezberden nefis şiirler okurdu. Yılların izinden isimli kitabında hatıralarını toplamıştır.
- Ortaçağ müelliflerinden Abbas bin Mansur El Hanbeli nin el Burhan Fi Akaidi Edyan isimli Arapça küçük kitabını hazırlama mı istedi (Muhammed Tanci Hoca). Ben bu kitabı her gün öğleden sonra Üsküdar'dan vapura binerek karşıya geçer kütüphaneye giderek istinsah ederdim. O dönemde dijital fotoğraf makineleri dünyada yok ama fotokopi bile nerede? Lakin inanır mısınız, bu şekilde çalışmanın da çok faydası var. Çünkü yazmayı öğreniyorsunuz. Bu çok önemlidir bence. Arapça olsun Farsça olsun Osmanlı Türkçesi olsun klasik metinleri yazarak öğrenmek insana çok şey kazandırıyor. Genç meslektaşlarda ben bunun eksik olduğunu görüyorum.
- Hocadan (Nihad Sami Banarlı) öğrendiğim şeylerin başında belki fiş sistemi ile çalışmak gelir. Bir gün evinde bu sistemi anlatmıştı bize. Mesela bibliyografya fişi, bilgi fişi nasıl düzenlenir, nasıl not alınır bilfiil göstererek anlatmıştı. Bugün artık bilgisayarlarda bu iş için değişik formatlar var biliyorsunuz ama onlar fiş sistemi kadar kullanışlı ve pratik değildir. Ekranda en fazla kaç pencere açabilir açabilseniz bile ne kadar rahat kullanabilirsiniz? İşte bu sebeple ben belki biraz fazla zaman almasına rağmen hala a fiş sistemini kullanırım. Bu sistemin bir avantajı da bilgisayarlarda olduğu gibi fişlerinizin çökme silinme riskinin olmaması ve onları başka araştırmalarınızda da gerektiğini de rahatça kullanabilmenizdir. Bu sebeple yüksek lisans ve doktora öğrencilerine de hep tavsiye ederim. Size de tavsiye ederim.
- Sırası gelmişken fiş sistemini nasıl kullandığımı kısaca anlatayım. Üzerinde çalışmakta olduğum konuyla ilgili okumalar yaparken hangi makaleyi matbuu veya yazma kitabı okuyorsan ilgilendiğim kısmı özet olarak değil hangi dilde ise Arapça, Farsça, Osmanlı Türkçesi veya Batı Dilleri fişlerimi aynen geçerim. Çünkü daha sonra yine lazım olduğunda belki o kitaba veya makale ulaşmanız mümkün olmayabilir. Bu sebeple metni aynen kaydetmeniz çok yararlıdır.
- Şunu tüm samimiyetimle ifade edeyim ki o benden çok daha kabiliyetli çok daha zekidir. Çünkü otodidakt bir akademisyendir. Amasya'nın Yazılıtaş Köyü'nden Çorum'a gelip hariçten ilkokulu, hariçten imam hatip okulunu başarıyla bitirmesi inanılmaz şeylerdir. Bu yüzden kendi enstitüde ki öğrencilik yıllarımızda benim gibi genç arkadaşlarımızın hayran olduğu bir ağabeyimizdi. Çok da zeki bir insandır, enteresan görüşleri de vardı. Zaten görüşlerimiz birbirini tuttuğu için hep bir aradaydık, sık sık tartışmalar yapardık. Yatılı okulların o zamanlar bazı mahrumiyetleri de olsa bu tür avantajları da vardı. İşte akşamları ve geceleri berabersiniz konuşabiliyorsunuz. Süleyman Hoca'nın eğer şansı yaver gitseydi imkanı olsaydı da bir Batı üniversiteside kariyer yapma fırsatını bulsaydı bana göre bugünkü Süleyman Uludağ'ın çok fevkinde bir Süleyman Uludağ olurdu.
- Klasik kısasü'l Enbiya, tefsir ve hadis şerhi kaynaklarında inanılmaz boyutlarda mitolojik malzemeye rastlarsınız. Nitekim birkaç yıl önce Milel ve Nihal dergisinde bir İslam ilahiyat problematiği olarak İslam mitolojisi ile ilgili bir makale yayınladım. Çok gürültü koparacağını sanıyordum, (demek ki ya meseleyi gereğinden fazla önemsemişim ya da iyi yazamamışım) lakin şu güne kadar bırakınız gürültüyü bir "sinek vızıltısı" bile duymadım! Burası Türkiye, biliyorsunuz, başka söze hacet yok sanırım.
- Çok tipik bir örnek olduğu için hep vurguladığım bir vakıa da İrlanda'da Hıristiyanlığın yayılışı sürecidir. Hristiyan misyoner rahipler İrlanda'daki antik mitolojiyi özümseyip Hristiyanlaştırarak bu dinin yayılmasını sağlamışlardır. Bunun en güzel örneği 5. Yüzyılda İrlanda'da faaliyet gösteren Saint Patrick'tir. İşte aynı süreç İslam'ın yayılışı için de geçerlidir. İslam yayılırken coğrafyalardaki sıradan halk hiçbir zaman İslam'ın teorik kurallarının bilincine vararak, teolojisinin inceliklerine vakıf olarak Müslüman olmamıştır. Çünkü bu yüksek seviyede entelektüel bir birikim ister. Dolayısıyla sıradan halk tabii bir şekilde önce kazanacaklarına bakar, İslamı kabul etmenin kendisine sağlayacağı pratik yararlara bakar. Sonra da ilk dikkatini çeken şey eski inançlarını andıran inançlar olup olmadığıdır. Onlara benzer unsurları hemen kabullenir ve onları eski inançları ve mitolojisi ile özdeşleştirir.
- Mesela şiirlerdeki ve alevilerdeki Kerbela kültürünün Mezopotamya mitolojisi kaynaklı olduğunu bilim çevrelerinde artık neredeyse bilmeyen yok. Lakin bununla ilgili olarak bir tek merhum Metin And'ın çok güzel bir kitabı vardır.
- Ne ilahiyatçılar ne de eski tabirle halkiyatçılar yani folklorcular bu çok bakir ve mümbit alanla yani İslam mitolojisi ile henüz ilgilenmediler. Artık ne zaman bu meselenin önemi kavranır bilemiyorum. Dediğim gibi burası Türkiye. Ancak dışarıdan birileri bu konuya el atar ve bir iki kitap ve makale yayınlarsa bizimkiler hemen dikkat kesilip en kısa zamanda onları tercüme ederek yayınlar. Onları göklere çıkarır onlardan sonra da taklit çalışmalar yapmaya başlarlar. Türkiye'de ise siz hangi konu olursa olsun, isterseniz çok orijinal çalışmalar ortaya koyun, önemli meseleleri tartışmaya geldiğindr kimse aldırış etmez bilirsiniz. Biz de halk arasında biraz kaba bir deyim vardır, "ev danası öküz olmaz derler" Fransızlar bunu daha çarpıcı ve daha kibar ifade ederek "kimse kendi memleketinde peygamber olmaz" derler. Bunları haşa şahsında bir keramet gördüğüm için söylemiyorum memleketimizdeki kendini Olimpos'un tepesinde gören kendini beğenmiş kibirli bazı sözüm ona akademisyen ve entelektüellerin bir hastalığını vurgulamak için söylüyorum.
--reklam--
Arı Kovanına Çomak Sokmak İncelemesi - Şahsi Yorumlar
--reklam--
Arı Kovanına Çomak Sokmak PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak - Arı Kovanına Çomak Sokmak kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Arı Kovanına Çomak Sokmak PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Ahmet Yaşar Ocak Kimdir?
Yozgat'ta doğan (1945) Ahmet Yaşar Ocak yüksek tahsilini İstanbul İlahiyat Fakültesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Aynı fakültede asistan oldu. Doktorasını Strasbourg Üniversitesi'nde, doçentlik ve profesörlüğünü ise Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde yaptı. Ocak, Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim görevliliği görevini devam ettirmektedir.
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak Kitapları - Eserleri
- Babailer İsyanı
- Türkler, Türkiye ve İslam
- Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri
- Türk Sufiliğine Bakışlar
- Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler
- Arı Kovanına Çomak Sokmak
- Kalenderiler
- Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri
- Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası
- Osmanlı Sufiliğine Bakışlar
- Hızır Yahut Hızır İlyas Kültü
- Sarı Saltık
- Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri
- Selçuklular Osmanlılar ve İslam
- Osmanlı İmparatorluğu ve İslam
- Veysel Karani ve Üveysilik
- Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler
- Tasavvuf, Velâyet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri
- Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Evliya Menakıbnameleri
- Türk Folklorunda Kesik Baş (Tarih-Folklor İlişkisinden Bir Kesit)
- Dede Garkın ve Emirci Sultan
- Yunus Emre
- Benden Sual Ederseniz
- Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak Alıntıları - Sözleri
- Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden Çoluk çocuk ev barktan tam geçmeden Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden Şeytan galip, can verende şaştım işte. (Türk Sufiliğine Bakışlar)
- "kendisini Tanrı aşkına adamış, bu yüzden de "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü seven" O'nun yarattığı insanı da aynı sebeple yücelten, yaşadığı dönemde gördüğü iki yüzlülükleri, bozuk düzenleri, ahlaki yoksunlukları eleştiren, insanlara düzgün insan olmayı öğretmeye çalışan melamet ehli inançlı bir sufî; olduğunu da açıkça göstermektedir. (Yunus Emre)
- Şeyh Bedreddin ve onunla bağlantılı Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanları zaman zaman 1240'taki Babai isyaniyla aynı mahiyette görülmüştür... İdeolojilerindeki benzerliğe rağmen, daha detaylı bir analiz yapıldığında, birinin ideolojisi daha çok İslami cila altında İslam öncesi inançlarla karışık bir mehdicilik, diğerininki ise yine mehdici bir karaktere sahip bulunmakla beraber, İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin birleşiminden doğan bir bağdaştırmacılık, telfik'tir. (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- "Kasapların tartışmasında koyunların taraf tutması, koyunların kaderini değiştirmez." (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Alevi araştırmacılar çoğu, Aleviliği Hz Ali ile Muaviye'nin hilafet çatışmaları ile başlatırlar. Bunu İlk bakışta doğru gösteren, Aleviliğin ana inanç konusu olan Hz Ali'dir. Oysa bu başlangıç noktası Şiilik için geçerlidir ve çok bilindiği üzere Şiiliğin tarihi gerçekten burada başlar. (Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Ricaut asıl çarpıcı bilgileri, Mûsirrîn ( Muserins) adıyla zikrettiği zümre hakkında vermektedir ki aynı şekilde Osmanlı kaynaklarına yansıyan bir zümre de budur. " Sır gizleyenler" anlamına gelen bu kelimede kastedilen"sır" yazara bakılırsa, uluhiyet kavramını inkar etmek, yani ateizmdir (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Saçları, sakalları ve bazen bıyıkları ve kaşları kazınmış, belden yukarılari çıplak, sırtlarında bir hayvan postu, boyunlarında aşık kemikleri ve çıngıraklar, bellerinde baltalariyla dolaşan bu dervişler Allah'ın insan bedenine girip insan kılığında göründüğüne, beden öldükten sonra ruhun başka bir bedende yeniden dünyaya geldiğine inanıyorlardı. Namaz kilmadiklari, oruç tutmadikları, içki içtikleri, esrar kullandıkları için uğradıkları şehir ve kasabalarda çoğunluğu halkın ve ulemanın kinamalarina ve bazen hakaretlerine muhatap oluyorlar, kırsal bölgelerde ise büyük bir saygıyla karşılanıyor ve evliya muamelesi görüyorlardı... kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor ve fethettikleri topraklarda zaviyeler kurararak yerli Hristiyanlık halk arasında bu Müslümanlık anlayışını yayıyorlardı. Oralardaki efsaneleri, eski aziz menkabelerini, hatta Kitabı Mukaddes hikâyelerini kendilerine adapte ederek yeni menkabeler yaratıyorlardı. Bu, rastgele yapılan bir şey olmayıp, esasında oralarda kendi Müslümanlık anlayışlarını yaymak için kullandıkları bir yöntem idi. (Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Çok tipik bir örnek olduğu için hep vurguladığım bir vakıa da İrlanda'da Hıristiyanlığın yayılışı sürecidir. Hristiyan misyoner rahipler İrlanda'daki antik mitolojiyi özümseyip Hristiyanlaştırarak bu dinin yayılmasını sağlamışlardır. Bunun en güzel örneği 5. Yüzyılda İrlanda'da faaliyet gösteren Saint Patrick'tir. İşte aynı süreç İslam'ın yayılışı için de geçerlidir. İslam yayılırken coğrafyalardaki sıradan halk hiçbir zaman İslam'ın teorik kurallarının bilincine vararak, teolojisinin inceliklerine vakıf olarak Müslüman olmamıştır. Çünkü bu yüksek seviyede entelektüel bir birikim ister. Dolayısıyla sıradan halk tabii bir şekilde önce kazanacaklarına bakar, İslamı kabul etmenin kendisine sağlayacağı pratik yararlara bakar. Sonra da ilk dikkatini çeken şey eski inançlarını andıran inançlar olup olmadığıdır. Onlara benzer unsurları hemen kabullenir ve onları eski inançları ve mitolojisi ile özdeşleştirir. (Arı Kovanına Çomak Sokmak)
- XVI. yüzyılın ilk çeyreğine, yani Yavuz Sultan Selim devrine kadar yalnızca ehl-i küfr'e yani Hıristiyan dünyaya karşı mücadele misyonunu üstlenen Osmanlı devleti, bu yüzyılın başlarında, İran'da Safevi devletinin kurulmasıyla başlayan Şii propagandaya karşı yeni bir misyon yüklendi: Ehl-i Rafz'a karşı mücadele. Bu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'ndan sonra Sünni İslam'ın bu misyonu ikinci kez yüklenişiydi. Bu süreç, Osmanlı imparatorluğu genelinde Sünni İslam'ı tam bir devlet ideolojisine dönüştürdü. Bu Sünni ideolojinin teorik temeli, Osmanlı medreselerinde çok eskiden beri okutulmakta olup, Osmanlı Sünniliğine ana istikameti veren, XIV. yüzyılın ünlü âlimlerinden Sadeddin-i Taftazani'nin eserine Ömer Nesefi'nin yazdığı Şerhu'l Akaid idi. Yazıldığı dönemdeki şiddetli dinî cereyanların etkisiyle genellikle Sünnilik dışı İslâm mezheplerine karşı çok katı ve hoşgörüsüz bir tavır takınan ve Osmanlı Sünniliğinin tam bir dogmatizme dönüşmesinde belki en büyük rolü oynayan bu kitabın, bu açıdan ciddi ve derin bir analize tâbi tutulmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu analiz işleminin bu meyanda getirilen diğer literatüre de uygulanması çok yararlı sonuçlar verecektir. (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Uzun zamandır batının akılcılığı(bilimi,teknolojisi,endüstrisi) tasavvufun irfanına galip gelmektedir. (Tasavvuf, Velâyet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri)
- Kaynaklara bakıldığında, conformist sufi çevrelerinin [...] bir medrese eğitimi almış ve onun öğretisini hem pratik, hem teorik yahut en azından teorik olarak benimseyen ve bu sebeple olabildiği kadar şeriat çerçevesinde kalmaya özen gösteren, daha ziyade şehirli sufilerden oluştuğu görülür. (Osmanlı Sufiliğine Bakışlar)
- Rafizilik veya Kızılbaşlık, İslami ve mistik bir cila altında eski inançlarını koyu bir tutuculukla koruyan konargöçer halk kesimi içinde, kendisini vergiye bağlayıp yerleşik hayata geçirmeye zorlayan Osmanlı yönetimine karşı, bunalımı kullanmak suretiyle tahrik eden Şii propagandasınin etkisiyle oluşan yeni bir oluşumdur. (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Hoca fazla sert değildi ama yüzü pek gülmezdi. Erzurum şivesiyle konuşuyordu. Lacivert takım elbise giyerdi, kravatı var mıydı yok muydu onu Tam hatırlayamıyorum. Ama başındaki fötr şapkasını çok iyi hatırlıyorum. Ders verirken şapkasını çıkarıp masanın üstüne koyardı. Ama sertliğine rağmen hoş ve sempatik bir insandı aynı zamanda. Bir keresinde muziplik yapıp ders çıkışında hocaya şapka giymenin günah olup olmadığını sordum. İskilipli Atıf Hoca hadisesini biliyordum ve sorum maksatlıydı. Üstelik hocanın başında da fötr şapkası vardı. Çok kızdı hiç cevap vermeden döndü gitti. Adamcağız ne cevap versin günah dese siz niye giyiyorsunuz diyeceğim, günah değil dese madem öyle Atıf Hoca niye giymeyi reddetti diyeceğim. Hasılı kelam benim yaptığım kabalık ve ukalalık idi ama gençlik işte, bir bakıma fütursuzluk demek değil midir? (Arı Kovanına Çomak Sokmak)
- Sakalımı başımı Bıyığımla kaşımı Hak onara işimi Bu sakalı kırkarım Kaygusuz Abdal (Kalenderiler)
- Kaynaklar bu dönemin tanınmış zındıkları arasında Emevi halifesi II.Velid b. II.Yezid'i (743-744) zikrederler. Ebû'l-Ferec İsfahâni'nin (ö. 967) Kitabu'l-Egani isimli ünlü eserinde, Velid'in daha küçük yaşta mürrebbisi Abdü's-Samed tarafından "zındıklığa" alıştırıldığı, içkiye düşkün olup veliaht iken Kabe'ye bile içki götürdüğü, sefahat âlemlerini halife olduktan sonra da terk etmediği, dini emirleri hafife aldığı ve bunun herkesçe bilindiği ileri sürülür.75 Hatta Ebû Said el-Himyeri'nin naklettiği bir pasajda yer alan manzum arçalar, görünüşe göre aynı zamanda kuvvetli bir şair olan halife Velid'in, Kur'an-ı Kerim'e nazmen meydan okuduğunu gösteriyor. Yine Kitabü'l- gani'deki bir pasaj, halife Velid'in Maniheist inançlar taşıdığını ihsas ediyor. İbnu'l-Esir'in naklettiği bir anekdot ise halife hakkında tamamen değişik şeyler söylüyor; Süyûti de Zehebi'den naklen, her ne kadar içki âlemlerine düşkün ve livataya (homoseksüellik) eğilimli olsa da, halife Velid'in zındık olmadığını belirtiyor. (Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler)
- Anadolu'ya muhtelif göçlerle gelip yerleşen Türkmen babalarının, eski Türk Şamanlarının İslâmîleşmiş şekilleri olduğu eskiden beri bilinmektedir. (Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri)
- Kısaca toparlanacak olursa, bir defa bu tartışmadan, Kalenderliğin, Melametiliğin biraz farklılaşmış biçimi olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama asıl önemli olan şudur: Bu sufi yazarların eserlerini yazdıkları dönemlerde Kalenderliği henüz yüksek bir tasavvufi felsefe ve yaşayış biçimi olarak yaşayanlar bulunduğu gibi, kendilerini bu maske altında gizleyerek hiç bir dini, içtimai ve ahlaki nizam ve kaide tanımayan Kalenderi zümreleri de bulunmaktadır. Sühreverdi'nin yaşadığı devir, aynı zamanda, ileride kendisinden bahsedilecek olan büyük Kalenderi şeyhi Cemalü'd-Din-i Sivi'nin devridir. Bu devir, ayın zamanda Kalenderiler'in Orta Doğu'da iyice yayılıp tanındıkları bir dönemdir. Cami'nin zamani ise, Kalenderi zümrelerinin hemen her tarafı kapladığı çok daha geç bir dönemi yansıtır. İşte her iki yazar da kendi devirlerindeki Kalenderi zümrelerinin durumunu göz önüne alarak belirtilen fikirlerini ileri sürmüşlerdir. (Kalenderiler)
- F. Köprülü, A. İnan, O. Turan, C. Cahen ve I. Mélikoff gibi âlimlerin çalışmaları da bu gerçeği ortaya çıkarmış, hattâ Orta Asya ve Anadolu'da XIII-XIV. yüzyıllarda bile İslâmlaşmanın tamamlanmadığını göstermişlerdir. Adları geçenler, bu duruma sebep olarak, söz konusu yıllarda devam eden göçler sebebiyle durmadan yenilenen Asya menşe'li eski inançları zikretmişler, bunlar arasında özellikle Şamanizm'e ağırlık vermişlerdir. (Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri)
- Bektaşi menakıbnamelerinde tenasüh ile ilgili menkabeler, şüphesiz ki sadece bu kaydedilenlerden ibaret değildir. Bunlar, en tipik olanlarından seçilmiştir. Yukarıda nakledilen bu menkabeler, dikkat edilirse, üç ana grupta toplanmaktadır. a) Bir kısmında aynı ruhun Adem Peygamber'den Hz. Muhammed'e kadar, sırasıyla bütün peygamberlerin bedeninde yaşayıp geldiği anlatılmaktadır. Sultan Şucauddin ve Otman Baba'ya dair bir kısım örnekler bu mealdedir. Bu inanç, XV. yüzyılın ilk yarısında Kaygusuz Abdal'dan itibaren, Bektaşi-Alevi şiirinde de sık sık işlenmiştir. (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Burada son olarak bir de hükümetin Türkmenler üzerindeki baskılarından söz etmek lâzımdır. Bu baskılar bilhassa II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında kendini göstermeye başlamıştır. 1237'de tahta geçen bu genç sultan, rivayetlere göre Gürcü karısının etkisiyle kendini sefahate vermiş ve av partileri, içki meclisleri tertip ederek sorumsuz ve sefih bir yaşantı sürmeye başlamıştır. Devlet işlerinden tamamiyle elini çekerek yetkilerini kendi iktidarı peşinde koşan kurnaz veziri Sâdeddin Köpek'e devrettiğini bütün kaynaklar yazar. Bu vezir ve maiyyetindekiler, memleketi kendi siyasi menfaatleri doğrultusunda idare ediyor, devlet memuriyetlerini ve birtakım yüksek mevkileri rüşvet karşılığında peşkeş çekiyorlardı. Bu otorite boşluğundan ve denetimsizlikten yararlanan mültezimler, halkı yüksek vergilerle eziyorlardı. Bu sûretle birkaç yılda memleketin normal akıp giden sosyal düzeninde bozukluklar başgöstermeye başladı. Bu durum tabiatıyla diğer ahalinin hayatında olduğu gibi Türkmenlerin hayatında da sarsıntılar meydana getirmişti. Fakat Türkmenlerin takip ettikleri hayat tarzı yüzünden bu sarsıntılar onları yerleşik kesimden çok daha fazla etkiliyordu. Çünkü yeterli mer'a ve kışlak bulamamaktan dolayı zaten zorlukla hayatlarını sürdürmekte olan bu insanlar, ödemeye alışmadıkları vergilere çoğu zaman zaten olumsuz bakıyorlardı. Böyle olunca, bir de müsamahasız vergi memurlarının ağır vergi tekliflerinin getirdiği ilâve yük karşısında, iktisaden büsbütün güçsüz duruma düşüyorlardı. Sonuçta hayatlarını sürdüremez hale geldiler. İşte Türkmenleri çileden çıkaracak olan zor noktası burada başlamış olmalıdır. İster istemez yaşayabilmek ve hayatî ihtiyaçlarını giderebilmek için, zaten zaman zaman yaptıkları yağma hareketlerini daha da artırdılar ve sonunda yönetimle ipleri kopardılar. Nitekim bu durum, isyanın başlangıcından itibaren yapılan şiddetli yağmalarla kendini gösterecektir. Görüldüğü gibi, şahsen bizim Babâiler isyanının temel sebepleri olarak değerlendirmekte olup yukarıda açıklamaya çalıştığımız ekonomik, demografik, sosyal ve psikolojik sebepler, aslında birbirinin sebep ve neticesi ve birbirinden ayrılamaz faktörler olarak kabul edilebilir. (Babailer İsyanı)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin