Kitap Künyesi

Yazar: Robert Tressell

Çevirmen: Ayşegül Gürsoy

Orijinal Adı: The Ragged Trousered Philanthropists

Yayın Evi: Literatür Yayıncılık

İSBN: 9799750404008

Sayfa Sayısı: 812

--reklam--

Baldırı Çıplak Hayırseverler Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Onlar "varolan sistem"de yaşıyorlar. İş umuduyla sabahın köründe uyanıp yollara düşüyorlar. Eğer şans yüzlerine gülerse, o günü, o haftayı, çok çok o ayı kurtarabiliyorlar. Ama ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar, yedikleri yine bir dilim kuru ekmek, giydikleri ise partal bir ayakkabı. Kimi marangoz, kimi boyacı... kısacası hepsi birer emekçi, hepsi birer işçi. Varolan sistem ise acımasız çünkü o günün zenginliklerini yaratan işçiler sefalet içinde yüzüyor. Tek gayesi var bu sistemin: en çok kar, en az maliyet. Anlayacağınız, emeği sömürerek kendini var ediyor. Adı ise malum: kapitalizm.

Baldırı Çıplak Hayırseverler, yüz yıl öncesinde, küçük bir İngiliz kasabasında, kapitalizmin "korkunç" düzeni içinde yaşamaya çalışan işçileri anlatıyor. Onların yeni bir düzen kurma konusunda ne kadar aciz, bilinçsiz ve baştan yenik olduklarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Baştan yenikler çünkü sistemin kalıpları yetmezmiş gibi, dinin itaat vaaz eden öğretiler de onları cendereye almış. Bu kölelik zincirlerini kıramadıkları gibi, çabaladıkça yoksulluk batağına daha çok batıyorlar.

Dünya işçi edebiyatının klasiklerinden biri olan, baskı adedi milyonları, bulan, sayısız sendikanın eğitim kitabı niteliği kazanmış bir başyapıttır Baldırı Çıplak Hayırseverler ve anlattığı dünyanın bütün emekçilerinin gerçek hikayesidir.

Baldırı Çıplak Hayırseverler Alıntıları - Sözleri

  • "Tatlı canınızı siyasetle sıkmayın." ..........
  • [Haydutlar, yağmalarını herkesin gözünün önünde yaparlardı; çünkü oy verenler Hayat Gaile'sinden başlarını kaldırıp etrafa bakacak durumda değildi. [Mesala şehir parkı meselesini hatırlatayım. Bu türden ] .
  • "Herif bir zamanlar Belediye Meclisine üye değil miydi?" "Yıllardır mecliste."
  • Kendilerinden farklı düşünenleri “imansız” olarak damgalarken, severmiş ve hizmet edermiş gibi rol kestikleri Efendi’ye ettikleri sistematik sadakatsizliğin ve söyledikleri yalanların asıl kendilerini imansız kıldığını unutuyorlardı.
  • "Aman, başlatmayın fukaraliğın sebebinden!. "Yetti be!"
  • İçlerinden çoğu bir düzine cümleyi kekelemeden yüksek sesle okumayı başaramazdı ama onlara göre herhangi bir konu üzerine düşünmek, inceleme ya da araştırma yapmak gereksizdi. Gerçek, gün gibi açıktı. Yabancılar hem düşmanımızdı, hem de yoksulluğun ve kötüye giden ticaretin baş müsebbibiydi.
  • O paçavralarda yazılanlara hakikaten inanıyorsan, akıldan yana piyadesin demektir.
  • Onlar "varolan sistemde" yaşıyorlar. Iş umuduyla sabahın köründe uyanıp yollara düşüyorlar. Eğer şans yüzlerine gülerse, o günü, o haftayı, çok çok o ayı kurtarabiliyorlar. Ama ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar, yedikleri yine bir dilim kuru ekmek, giydikleri ise partal bir ayakkabı. Kimi marangoz, kimi boyacı... kısacası hepsi birer emekçi, hepsi birer işçi. Varolan sistem ise acımasız çünkü o günün zenginliklerini yaratan işçiler sefalet içinde yüzüyor. Tek gayesi var bu sistemin: en çok kâr, en az maliyet. Anlayacağınız, emeği sömürerek kendini var ediyor. .
  • "Burada sosyalizm hakkında sürüyle nağme dinledim," "ama şimdiye kadar sosyalizmin ne olduğunu adam gibi anlatabilen kimseyi görmedim." .
  • "Keşke gözlerini açıp hangi sefil koşullarda yaşadığını sana bir gösterebilseydim; adaletsizlik, zorbalık ve baskı.

Baldırı Çıplak Hayırseverler İncelemesi - Şahsi Yorumlar

"ONLAR, VAHŞİ KURT SÜRÜSÜNÜN KORUYUCULUĞUNA SIĞINAN BUDALA KOYUN GİBİYDİLER." (S 745) İKİ BÖLÜMLÜK İNCELEMEM Bir kitap hakkında inceleme yazdığımda yazdığım şeyler genellikle kitapta doğrudan söylenmeyenler, dolaylı yolla ya da ima edilerek anlatılanlardan oluşur ve bu da bana yazmak istediklerimi kitabıda aşarak yazmak için bana bahane verir. Bu kitap hakkında ki incelememle (eğer yazmayı başarabilirsem) diğer incelemelerim arasındaki fark nedir diye sorulacak olsaydı eğer, bu incelemenin nedeni olan kitabın bana dolaylı olanı ele alış biçiminde yazdığım incelemelerin bu seferki incelemede doğrudan anlatılanı ele almak,kitabı aşmadan sadece ona paralel yorumlar yaparak ele alışım olduğunu söylerdim. (Böyle bir soru sorulmadı, sorulmuycakda) Uzatmıyayım, kitaba döneyim. 1) Kitap toplumda işçilerin, emekçilerin uğradığı sömürü karşısında kendini sömürenlerden kendilerinden normalde beklenmesi gereken haklarını ve çıkarlarını doğru bir şekilde almaları ve çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri gerekirken, tam aksine , kendilerini bu duruma sokan sömürücülere kul, köle olmaları, adeta tapmaları ve sömürücüleri tarafından atıldıkları ölüm sınırındaki yaşamı kendilerine reva görmeleri şeklindeki hareketleri ele alıyor. Bütün işi kendileri yaptıkları, bütün zenginliğin sebebi kendi emekleri olduğu halde paylarına düşen ölüm sınırında bir yaşam oluyor. Patronlarının zenginliğinin sebebi kendileri olduğu halde onlara kul köle olmaları ve bunu yaparken işçilerin kendi aralarındaki rekabetlerini, adeta kendi sınıfından nefret edercesine birbirini ekarte edişlerini anlatıyor yazar. Emekçilerin zenginliğin tek nedeniyken, haklarını hiç emek sarfetmeyen patronlarına gönüllü bir şekilde verip kendilerine yoksulluğu reva görmelerini yazar sarkastik bir şekilde ele alarak işçilere "Baldırı Çıplak Hayırseverler" adını takıyor. Kitabın isim nedenide işçilerin bu kendi çıkarlarıyla ters tutumlarının sarkastik bir ifadesi oluyor. Yazar aslında işçilerin böyle çıkarlarına ters davranışların sebebinin doğumdan başlayarak ölüme kadar süren sistematik şekilde süren bir koşullandırma olduğunun altını çiziyor adeta her sayfasında. En büyük koşullayıcı ve insanları adeta bir aptal gibi davranmaya iten nedeninde din olduğunu söylüyor. Kapitalist sistemi her yönüyle anlatıyor ve çözümün sadece sosyalizmde olduğunu anlatıyor. Anlatıyor, anlatıyor, şöyle yazmış böyle yazmış yazar diyerek anlattığım incelememin birinci bölümünü bitiriyorum. Şimdi yazarın anlatmak istediği şeyleri paralel, alternatif bir bakış açısıyla ele alacağım incelememin ikinci bölümüne giriyorum. 2) Kader.. Nedir kader? Hayatta gücümüzü aşan, bilmediğimiz durumlar karşısında, kaçınılmaz olan karşısında hissettiğimiz çaresizlik, boyun eğiş, payımıza düşene teslimiyet diye kısa bir tanımlama yapabiliriz kader hakkında. Peki gerçekten kaderimiz bu diye kabul ettiğimiz her şey gerçektende kaçınılmaz olarak kabul edip boyun eğmemiz gereken durumlar katagorisine girer mi? Bilgi arttıkça, bilinmezliklerle kutsanmış kaderin kapsamınında değiştiğini görürüz. Bilgi arttıkça çözümde arttacağı için önceden kader kapsamına giren şeylerin kapsam dışına çıktığını görebiliriz. Yani demek istediğim şey aslında kader dediğimiz, kader kapsamına soktuğumuz şeylerin aslında bu kapsamdan çıkarılabileceğidir, en azından bir kısmının. Bura yakadar yazdığım şeyler birazdan anlatacaklarımın anlaşılması için belki rehber olur diyerek şöyle bir köşede dursun. Kim hayatında haksızlığa uğramamış, adeletsizlikle karşılaşmamıştır. Hangimiz eşitsizlik yüzünden sitem ya da isyan etmemişizdir. Hangimizin( bir kısmımızın en azından)insanların hak, adalet, eşitlik kavramlarına karşı olan kayıtsızlıklarını, bu kavramlara dair cehaletlerinin boyutunu gördüğünde değişime dair, güzel günlere dair umutları kırılmamıştır. Çaresiz hissederiz kendimizi, insanlara doğruyu anlatabilmenin imkansızlığı şaşırtır bizi. Bu zorluk yıldırır bizi ve idealist bütün tavırlarımız yok olur böylelikle. Peki bu yaşadığımız çaresizlik az önce anlattığım kader kavramı kapsamına giren, kaçınılmaz olan, boyun eğmemiz gereken bir durum mudur? Aslında cevabı bilmiyorum :) Bildiğim aslında toplumda ki cehaletin aslında bir boşluktan ibaret olması gereken kuru cehaletten farklı olduğu, böyle bir cehaletin ancak sistematik bir şekilde dizayn edilerek öğretilmiş bir cehalet olduğudur. Bu cehalet nasıl bir cehalettir, bu cehaletin taşıyıcısı insanların karakteristik özelliklerini anlatmak istiyorum bu kısımda, kitabada sadakat göstererek. Kendi çıkarını doğru tespit edemeyen, nedensellik bağını doğru kuramayan, potansiyelleri sınırlanmış, fizyolojik ihtiyaçlarının tatmini engellenmiş, bağımsız düşünceleri olmayan, soyut düşünme becerisi olmayan, bilinçaltında aslında kendinden aşağısı ve kendi düzeyinde olanlardan nefret eden ama kendinden üsttekilere kul köle olan, birbiriyle rekabet ederek, birbirini ekarte eden ve birbirinin kuyusunu kazan insanlar. Statükoyu, yani düzeni körü körüne, kendi çıkarına ters bir şekilde bağnaz şekilde savunarak düzenin en büyük koruyucuları olan insanlar. Her doğruya, her çözüme şiddetle muhalefet eden ve çözüm sunanları derhal bertaraf eden, yaşadıkları düzeni yegane düzen olarak gören, kendi bildikleri doğrular dışındaki her şeye kayıtsız, faydası kendinden menkul bencillikleriyle, potansiyellerinde her sorunu çözecek güç varken, bu şekilde davranarak sorunun hem kaynağı hemde sistemin sürdürülmesinin icracıları. Kitaba sadakatle ilerlemem farz oldu, yoksa konu elimden kayıp gidecek. Bu sadakat yemininden sonra kitaptaki sistem denilen, itici gücü işçiler ve emekçiler olan insanların dışında, emek harcamadan bütün payı kendinde toplayan, işçileri sömürenlerden ve onları kendi çılarlarına ters bir şekilde davranmaya iten zihinsel koşullamayı sağlayan sistemin parçalarından bahsetmem gerekiyor. Sistem deyince ve sistem içinde mevkileri farklı olan insanlardan bahsedilince sanılmasınki karakter yapısı bakımından farklı insanlardan oluşuyor sistem. Sömürenin konumu ve kendini filliyatla gösterdiği tutumu aslında sömürülenin potansiyelinde çıkartmayı umduğu hayali. Yani birinde filliyatta olan şey diğerinde potansiyel olarak var. Böyle olunca yani birinin olduğu yer diğerinin olmak istediği yer olunca sistem değişime kapalı oluyor. Sistem öyle yapılanmışki, öyle aynı özden insanlardan oluşmuşki değişim neredeyse imkansız gibi. İnsanlar arasındaki hiyarişiyi kurnazlıktaki beceriklikleri belirliyor. En bencilin, en kurnazın en liyakatli olduğu bir sistem bu. Unutmadan şunuda söyleyeyim, rekabet sadece işçiler arasında amansız değil, patronlar arasında da amansız bir rekabet var. Ve herkesi olumsuz ama emekçileri dahada zor duruma sokan bir durum. Bütün kırılmalar rekabet nedeniyle dahada acımasız oluyor bu nedenle. Floransa Büyücüsü'nden bir cümle geliyor aklıma, " Asıl lanetimiz farklılıklarımız değil, benzeliklerimiz." İşte bu söz, bu lanet, bu kehanet bu sistemde kendini doğruluyor. Herkes aynı motivasyonla hareket ettiğinden, aynı değerlere sadakat gösterdiğinden dolayı ortaya çıkan bu benzerlik gerçekten insanların laneti oluyor. Peki nasıl oluyorda sonsuz olasılıkta farklı olma ihtimalimiz varken böyle benzer, tektip, aynı kalıptan çıkmışçasına aynılışabiliyoruz. Yazar tarafından bu tektipleşmeye neden olan ve sorunların esas müsebibi olarak gösterilen konuya geliyorum yine kitaba sadık kalarak. Bu kısımda kitapta bu durumlara sebebiyet veren, en büyük neden olarak gösterdiği din konusuna değinmek istiyorum. Yani dizayn edilmiş cehaletin işleyicisi, programcasına. Kitapta insanların sisteme dair her türlü direncini kıran,acıyı ve yoksulluğu kutsayan, karşı koymalarını, isyan etmelerini önleyen faktör olarak gösteriliyor din. Sistem yoksul insanların edilgenliği, yönlendirilirliği üzerine kurulmuş. Bu yüzden yoksulluk sürdürülmeli. O yüzden yapılan yardımlar yoksulluğu kaldırmaya yönelik olmuyor. Tersine daha bağımlı olmaları için sisteme bir araç olarak kullanılıyor yardımlar. Zaten toplanan yardımların bir kısmı aktarılıyor muhtaçlara. Yardım parasının, toplanan paraların büyük kısmı aralarında papazların çoğunlukta olduğu yöneticilerin ceplerine giriyor. Ve yardım alan insanların kendilerini aşağılayan insanlara minnet etmeleri gerçektende iğrenerek okuduğum bölümler oldu kitapta. Neyse ben din üzerinden insanlar nasıl tektipleştiriliyor ve dinin sayesinde insanlar sistem için nasıl kullanışlı hale getiriliyor, onu anlatayım. Hepimiz doğduğumuz andan itibaren toplumun gerçeklerini hem görür, hem ona uyum sağlamanın lehimize olacağı bilgisiyle topluma uyum sağlamanın bakısını hissederiz üzerimizde. Bu baskı ve uyum zorunluluğu toplumun üzerinde mutabakat sağladığı gerçeklere saygı göstermemiz ve boyun eğmemiz adeta kayıtsız şartsız bir gereklilik olur bizim için. Din bu mutabakatların en üstte olan, bütün kültürün adeta özünü oluşturan büyük parçasıdır. Din sadece toplum baskısıyla kabul ettiğimiz bir şey değildir, dünyayı daha tanıyacak durumda olmayışımız, hayatın ve her şeyin anlamına dair insanın kaçamadığı, cevabının bulunması elzem sorulara cevap vermesi bakımından din bir ihtiyaçtırda aynı zamanda. Hem insanı ihtiyaç, hemde toplumsal baskı sonucunda din insan hayatının önemli bir argümanına dönüşüyor. Dolayısıyla din adamlarıda. Ceza ve ödül üzerinden yaptırımlarla ve anlatımlarla korkuları harekete geçirerek eyleme teşvik etme yöntemleri insanda çok büyük hasarlar açan bir zihinsel gelişime sebep oluyor. Korkularını harekete geçirmek duyguları öncellediği için insanı bencil olmaya özendiriyor ve bencillik kurnaz, hesapçı kişilikler ortaya çıkarıyor. Zihin daha gelişimini tamamlamadan dinsel argümanlarla, dini her hurafenin zihne sokulmasıyla ve çelişkileriyle zihin daha gelişimini tamamlayamadan hasar alıyor. Nedensellik bağını kuramayan, bağımsız düşünemeyen, korku ve bencillik üzerinden eyleme geçme biçiminin sonucunda ancak ona korku verenlere, bu korkuyu verebilecek güçteki insanlara saygı duyan bir insan ortaya çıkıyor. Zihin dogmalarla koşullandığından soyut düşünme becerisi kazanamıyor. Ancak somut şeyleri, şimdiki zamanda duyu organlarıyla algılıyabildikleri, ilkel çıkarlarına hizmet eden şeylere duyarlılık gösterebilen insanlara dönüşüyorlar. Nedensellik bağını kuramayan, küçücük çıkarlar peşinde olan, kendi çıkarını tespit edemeyen bu insanlar başkalarının çıkarları lehine haklarından feragat ederek gücü elde etme konusundaki rekabette güçlülerin yolundan çekiliyor. Yoksulluğu öven,çilekeş bir hayatın değerli olduğu gibi birçok söylemle güçle aralarına mesafe koyarak güçlülerin haklarını koruyan din. Onlara ve sisteme iman etmeyi farz sayacak kadar hadsiz söylemler. Kendilerini sisteme adamalarını imanın şartlarından sayarak sistemi kutsayan din. Peki nasıl oluyorda sadece iyiliğin ve iyi olan şeylerin sembolü olması gereken dinin dolaylı ya da dolaysız söylemleri, doktrini hep güçlünün hakkını koruyan tezahürler olarak gösteriyor kendini. Bu bir tesadüf mü? Bu güçlünün yanında olma tutarlılığı rastlantısal bir durum mu? Dini söylemlere şöyle yüzeysel bakmak bile tutarsızlığı ve çelişkileri görmemiz için yeter. Tutarsızlık yönünden hiç şaşmayan din bir tek güçlünün yanında olma ve güçlünün hakkını koruma konusunda tutarlı. İyi gibi duran söylemler bile söylem olarak hiyarişik olarak üstte duran tarafından bertaraf ediliyor. Peki hiyarişik olarak üstte duran, diğerini bertaraf eden söylem hangisi. Tabiki güçlünün hakkını korumak yönünde söylemiş olduğu, tutarlılığını bu yönde gösterdiği söylemler. Ve iyiliğin karşılık beklemeden yapılması gerekliliğinin ahlaksal özü, dinin iyilik anlayışında tam tersi karşılık beklenerek yapılması iyiliğin özünün bozulmasına sebep oluyor. İyilik bilinci ve ahlakı daha doğmadan katlediliyor dindar bilinçte. Bir söz vardı, iyiliğin karşılığında bir şey bekliyorsan iyi olmazsın, olsan olsan tefeci olursun, diye. Yani hem gerçek iyiliği, hem onun asaletini ve bütün doğru şeylerin kaynağı olan doğru bir ahlakın yok edildiği bir durum.Dinin bu tüccar ve tefeci mantığının kapitalist sistemle uyuşması ve birbirlerini kutsamasıda tesadüf değil. Gerçekten yoruldum. Söyleyecek çok şeyim olduğu halde bitirmek istiyorum incelememi. Son olarak söylemek istediğim şey, kitabın sosyalizmin tek çare olduğunu vurguladığı mesajla ilgili. Evet teorik olarak çok güzel duruyor Sosyalizm. Ama tarih bize diyorki, insan zihini sosyalizme uygun şekilde programlanıp koşullandırılmassa hiçbir ideoloji, hiçbir sistem derdimize deva olmaz. Rusya'daki uygulamalar örnek verilebilir duruma. Şimdi sıra bir köşede şöyle dursun, belki rehberlik eder sözlerime diye değindiğim kader konusunda yazdıklarımı incelememle ilişkilendirmeye ve yukarda sorduğum ama vermediğim cevabı vermeye.. SORU Dizayn edilmiş, sistematik şekilde oluşturulmuş cehalet karşısında yaşadığımız çaresizlik kader midir, nedenini ve çözümünü bilmemiz onu kader kapsamından çıkarır, ona boyun eğmemizi gerektirir mi? CEVABIMI Kendi yaşam süremle sınırlı olarak verecek olursam, cevabım kesinlikle bu durum karşısındaki çaresizliğimiz değişmeyecek, nedenini, çözümünü bilsekte yinede bu durum kader kapsamına giriyor. Benim ve benim kuşağımın kaderi bu... (B)

Gerçek adı Robert Phillipe Noonan olan Robert Tressell 1870 yılında Dublin'de doğmuş. Kendisi de inşaat işçisi olan yazarın ilk ve tek kitabı olan "Baldırı Çıplak Hayırseverler" otobiyografik ögeler içeriyor. Önsözde yazar; kitabının basılırsa çok sayıda okuyucunun ilgisini çekeceğini çünkü anlattıklarının tamamının gerçek olduğunu söylüyor. Yazarın ilginç bir hayatı olmuş. Aslında iyi bir eğitim almış, birçok dil biliyormuş fakat 16 yaşından sonra radikal bir siyasi görüş ayrılığına düşmüş. Çalışma hayatının çoğu Güney Afrika'da geçmiş. Burada birçok sosyalist görüş savunucusuyla epey haşır neşir olmuş ki kitapta geçen karakterlerin bazılarının soyisimleri de Ingiliz Sosyalizm'nin önde gelen liderlerininkiyle aynı. Sosyalizmi sonuna kadar savunan görüşlerini en ince ayrıntısına kadar paylaştığı ve bu nedenle de başının belaya gireceğinden korktuğu için kitabi kendi adıyla degil baska bir isimle çıkarmış. Yazar yaşadığı Hastings kasabasının adını kitapta Mugsborough isminde hayali bir yere çevirmiş. Kitabin asıl kahramani olan Frank Owen (muhtemelen ingiliz sosyalist Robert Owen'a ithafen) kendisi gibi inşaatlarda çalışan ve dekaratörlük yapıp, tabela boyayan bir işçi. Hayatin garip cilvelerinden biri olsa gerek, yaşamını bazen mezar taşı yazmakla geçirmek zorunda kalan yazarın, öldükten sonra mezarının yeri tam olarak bulunamamış ve mezar taşı olmamış. Kitapta bir grup inşaat işçisinin, kapitalizmin korkunç düzeni içinde yaşama savaşı verirken çektikleri zorluklara rağmen hala nasıl oluyor da varolan sistemin savunucusu olabildikleri sorgulanıyor. Kitabın ismini okuyunca "hayırsever" olarak farklı birşey anlatmaya çalıştığını düşünmüştüm fakat gördüm ki yazarın kastettiği; bu insanların onları soyup soğana çevirenlere, sömürenlere karşı gösterdikleri körlemesine, coşku dolu hayranlıkmış. Gercekten kitabi okurken yazara hak vermeden edemiyorsunuz. Mevcut durumun hala pek değişmediğini görüp onun kadar umutsuzluğa düşüyorsunuz. İnsanların kullanmadıkları için beyinlerinin paslandiğindan tutun da kapitalist basının satılık kalemlerinin boş sözlü politikacılar icin methiyeler düzen sütunlar dolusu yazılar dökmesine kadar hersey size çok tanıdık gelecek. Kitabı bir mücadele romanı oldugunu söylemek zor. Daha çok hemen herşeyi sorguluyor. Sistemi, halkı, dini...Okudukça üzüleceksiniz! Kitabi Hayvan Çiftliği'ne benzettim ve Orwell'in de çok sevdigi bir kitap olduğunu öğrendim. Son derece akıcı, okunması kolay bir üslupla yazılmış. Tek eleştirim şu olacak; yazar her ne kadar önsözde samimi dine ve dindarlara karşı bir saldırı yapmadığını yazsa da gerçekten bu konuda pek insaflı davranmamış. Icinde tereddütler barındıran bir kişiyi kolaylıkla derin bir kuyuya atabilecek kadar amansız yergiler mevcut. Kitabi okuduktan sonra Sel yayınlarının #sosyalizm101 isimli kitabindan İngiltere Sosyalizm'i ile ilgili kısımları okumak kitabi pekiştirmem konusunda yardımcı oldu. Türkçe olarak hem Evrensel (Baldırıçıplak iyilikseverler/ Cevirmen: Nice Damar/ 463 sayfa) hem de Literatur yayınları (Cevirmen: Ayşegül Gursoy/ 812 sayfa) tarafından basılmış bu kitabı herkese değil gerçekten anlatılanları muhakeme edebilecek zihinlere tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar dilerim. (Öylesine bir okur)

Tek cümle ile kitap,sosyalizmin özünü gözler önüne seriyor,hem de hayırseverlerin,tüm o kendine hayrı olmayan yüreği kocaman Hayırseverlerin çıplaklığı ile. (R Hazan Orhan)

Baldırı Çıplak Hayırseverler PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Robert Tressell - Baldırı Çıplak Hayırseverler kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Baldırı Çıplak Hayırseverler PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Robert Tressell Kimdir?

Gerçek adı Robert Phillipe Noonan olan Robert Tressel 1870′te Dublin′de, beş belki de yedi kardeşin en küçük olarak dünyaya gelir. 1888 yılında Güney Afrika′ya gider ve orada dekoratör olarak çalışır, evlenir ve bir kızı olur. Boer Savaşları nedeniyle 1902′de İngiltere′ye geri döner ve inşaat işlerinde çalışmaya başlar. Vereme yakalanır ve yeni bitirdiği romanına henüz yayıncı bulamadan, 1911 yılında ölür.

--reklam--

Robert Tressell Kitapları - Eserleri

  • Baldırı Çıplak Hayırseverler

--reklam--

Robert Tressell Alıntıları - Sözleri

  • "Keşke gözlerini açıp hangi sefil koşullarda yaşadığını sana bir gösterebilseydim; adaletsizlik, zorbalık ve baskı. (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • "Tatlı canınızı siyasetle sıkmayın." .......... (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • "Burada sosyalizm hakkında sürüyle nağme dinledim," "ama şimdiye kadar sosyalizmin ne olduğunu adam gibi anlatabilen kimseyi görmedim." . (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • "Aman, başlatmayın fukaraliğın sebebinden!. "Yetti be!" (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • "Herif bir zamanlar Belediye Meclisine üye değil miydi?" "Yıllardır mecliste." (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • Onlar "varolan sistemde" yaşıyorlar. Iş umuduyla sabahın köründe uyanıp yollara düşüyorlar. Eğer şans yüzlerine gülerse, o günü, o haftayı, çok çok o ayı kurtarabiliyorlar. Ama ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar, yedikleri yine bir dilim kuru ekmek, giydikleri ise partal bir ayakkabı. Kimi marangoz, kimi boyacı... kısacası hepsi birer emekçi, hepsi birer işçi. Varolan sistem ise acımasız çünkü o günün zenginliklerini yaratan işçiler sefalet içinde yüzüyor. Tek gayesi var bu sistemin: en çok kâr, en az maliyet. Anlayacağınız, emeği sömürerek kendini var ediyor. . (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • Kendilerinden farklı düşünenleri “imansız” olarak damgalarken, severmiş ve hizmet edermiş gibi rol kestikleri Efendi’ye ettikleri sistematik sadakatsizliğin ve söyledikleri yalanların asıl kendilerini imansız kıldığını unutuyorlardı. (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • O paçavralarda yazılanlara hakikaten inanıyorsan, akıldan yana piyadesin demektir. (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • [Haydutlar, yağmalarını herkesin gözünün önünde yaparlardı; çünkü oy verenler Hayat Gaile'sinden başlarını kaldırıp etrafa bakacak durumda değildi. [Mesala şehir parkı meselesini hatırlatayım. Bu türden ] . (Baldırı Çıplak Hayırseverler)
  • İçlerinden çoğu bir düzine cümleyi kekelemeden yüksek sesle okumayı başaramazdı ama onlara göre herhangi bir konu üzerine düşünmek, inceleme ya da araştırma yapmak gereksizdi. Gerçek, gün gibi açıktı. Yabancılar hem düşmanımızdı, hem de yoksulluğun ve kötüye giden ticaretin baş müsebbibiydi. (Baldırı Çıplak Hayırseverler)